27 Ekim 2007 Cumartesi

KISA FİLM ÇEKMEK... YA DA ÇEKEMEMEK...


Sinemayla ilgilenen hemen herkes kısa filmle de ilgilenir. Hatta sinemayla fazlasıyla ilgilenen birçok insanın aklından, hayalinden kısa film çekmek en az bir iki defa geçmiştir muhakkak. Peki, neden kısa? Kısa filmi sinemanın ayrı bir kolu olarak görüp uzun metraja hiç bulaşmadan hep kısada kalmayı savunanlar olduğu gibi uzun metraja geçişte aşama olarak görenler de var. Ayrı bir dal diyebiliriz kısa film için, evet. Anlatmak istediğini -becerebiliyorsan- bir dakikada da anlatabilirsin. Zor olan da bu zaten aslında. Belki daha anlamlı kılan da bu aynı zamanda. Kısa film için kısaca “vur-kaç” tabirini kullanmak sanırım yanlış olmaz.

Maalesef yaşadığımız ülkede sinema yapmak çok zor. Çünkü bunun için de paramız yok. Son yıllarda ilerleyen teknolojinin maliyeti düşürmesiyle sinema sektöründe hatırı sayılacak bir kıpırdanma olduğu bir gerçek ama yine de eşi-dostu, az da olsa parası olmayanlar hala izleyici olarak var olabiliyor sektörde. Uzun metrajda hal böyle de kısada farklı mı ki? Her ne kadar kısa film hatır-gönül işi gibi görülüp “parayla ne ilgisi var” sorusunu akıllara getirse de durum öyle değil aslında. Çünkü kısa film de az önce bahsi geçtiği gibi aslında birçok insanın profesyonelce yaptığı bir sanat. Ama ülkemizde hala öğrenci işi gibi görülüyor, o başka. Sorun da burada zaten. Belki somut örnekler verirsem, ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.

Kafanızda “bundan iyi kısa film olur” dediğiniz bir hikaye var. Bir defa senaryoyu yazarken bile oyuncu sayısını, filmin geçeceği mekanları, kullanılacak malzemeyi temin edip edemeyeceğinizi, vs düşünüp kendinizi, dolayısıyla filminizi en baştan kısıtlıyorsunuz. Paranın devreye girdiği ilk aşama bu. Paranız olsa “onu da alırım, burayı da kiralarım” amiyane tabirle “neyse parası veririm” der, istediğiniz gibi yazarsınız. Her neyse senaryoyu yazdık, ne kadar (oto) sansürlense de eh iyi bir şeyler çıktı gibi. Siz sinemayla ilgileniyorsanız etrafınızda illa ki ilgilenen başkaları da vardır. Fikrinizi onlara açıyorsunuz. Herkes çok heyecanlıdır, “ben de oynayacağım, ben de yardım ederim, o gün ben de gelirim” diyen o kadar çok insan olur ki… Siz de güvenirsiniz, dolayısıyla rahatsınız, en azından insan gücü (!) anlamında. Kamerayı da ya siz almıştınız iyi kötü ya da bir arkadaşınız ödünç verecek. Işık mı? Komik olmayın lütfen! Mikrofon mu? Ha ha ha… Bir de monitör ha? Ne gerek var canım? Paranın devreye girdiği ikinci ve en önemli aşama. Ama eksik gedik bir şekilde ayarladınız. Mekanı da seçtiniz, diyelim senaryonuzda bir kitapçıda geçen bir sahne var. Mekanı kullanmak için gidip izin almanız gerekiyor. Öncelikle ne yapmak istediğinizi uzun bir süre anlatmanız gerekecek. Karşınızda Sherlock Holmes duruyor olabilir, dikkat! Hadi diyelim, bir şekilde anlattınız. Bu defa niye yapıyorsunuz, yani bu işin ucunda ne var ki bu kadar isteklisiniz? Nerede yayınlanacak, yayınlanmayacaksa niye çekiyorsunuz, vs. Bu ülkede herkes her şeyi biliyor, inanın. Anlatmadan edemeyeceğim, çok taze. Yeni bir kısa film çekme hazırlığındayım. Bana bir kafe lazım ama biraz özelliği olan bir kafe. Neyse kafe sahibi bir hanım, beni başka bir arkadaşının mekanına götürdü. Meğer fotoğraf çekeceğim sanmış, “al çek” dedi. Ben film çekeceğimi söyleyince bir yapımcı edasıyla elini kaldırıp “aaa, bak o zaman işler değişir, mesela ışık kullanacağım dersen para verirsin” tarzı şeyler söyleyip beni bir masaya oturttu. Kendimi çok önemli bir iş toplantısına giriyormuş gibi hissettim neredeyse. Sonra da çekeceğim şeyin bir reklam filmi olup olmadığını sordu. Ama aslında o emin bu işin ucunda “para” olduğuna. Yoksa niye çekeyim ki? Ben yine de ısrarla sadece hobi olarak kısa film çekeceğimi anlatmaya çalıştıysam da doğal olarak pek inandıramadım. Hobi için olmazmış, siftah atarmışım, vs. Neyse ki tüm mekan sahipleri aynı yaklaşımda bulunmuyor ama yine de kolay değil. Sonuç olarak şimdi ben o filmi sabah sekizde çekmek zorundayım, kolaysa müşteri rolü oynayacak insan bul, falan filan. Çünkü o filminizde oynamayı ya da orada bulunmayı çok isteyen arkadaşlarınız gün geldiğinde kayboluverir genelde. Ya saat uymaz ya başka bir plan çıkıverir, vs, vs. Ama ben mekan sahibine “zararı karşılaşırım, 250 atarım” diyebilsem hiç sorun olmayacak, istediğim saatte çekeceğim. Neyse diyelim bunu da aştık. Sıra geldi kurguya. Neyse ki daha önce de bahsettiğim gibi teknolojinin gelişmesi bu işleri biraz kolaylaştırdı. Evinizde az çok iyi bir bilgisayar varsa oturup kendiniz yapabilirsiniz kurguyu. Ama eskiden böyle miydi? Sinema televizyon okuyorsanız, okulda montaj seti sırasına girersiniz, orada da işler aksar mesela en basitinden otuz dakikalık bir gecikmeyle seti boşaltırsanız, işiniz sizden sonraki arkadaşlarınızın insafına ve anlayışına kalmış demektir. Para var mı? Öyleyse hiç sorun değil, bir prodüksiyon şirketiyle anlaşır, kaç saatte isterseniz yaparsınız kurgunuzu.

Orta sınıf Türk insanı işte bu yüzden çok yaratıcıdır. Yokluklardan bir şey var etmeye çalışırken neler icat etmiştir neler! Kısa filmcilerin jimmy jib tekniklerini, kol-bacak kopma sahneleri için yaratıcılıklarını nasıl kullandıklarını, vs. kısa film sitelerinden okuyunuz.

Peki, tüm bu zorlu aşamaları geçip filminizi bitirdiniz, zaten sonrası için çok fazla beklentiniz yok değil mi? Olmamasını tavsiye ederim. Hangi ödül gerçek sahibine veriliyor ki zaten? Gerçekten iyi olan örneklerin istisna olduğunu söylemeli tabii. Ama sorun ödül falan da değil ya, motivasyon oluyor o da ayrı mesele. Yine de yılmamalı, maneviyatı beslemeli diyorum, kolay gelsin…

1 yorum:

Adsız dedi ki...

taze dertlisin galiba...söylediklerinin hepsi ne yazık ki doğru...hatta bu sıkıntılar açısından bakarsak uzun metraj çekmek daha kolay olur gibi geliyor bana...iyi şanslar...