16 Ekim 2007 Salı

LA VIE EN ROSE-KALDIRIM SERÇESİ

HÜZNÜN SESİ

Bir insan hayatına ne kadar hüzün sığabilir? Ve sığabileceği kadarını yaşayan bir insan nasıl ayakta durabilir? Söz konusu olan kişi Edith Piaf ise cevap “şarkı söyleyerek” olur herhalde. Acılara müzikle karşı duran bu hayatın kahramanını anlatıyor Kaldırım Serçesi. Ama bunu, sizi gözyaşlarına boğarak değil, bilakis her şeye rağmen neşesinden ödün vermeyen haliyle Edith Piaf’a -biraz acı dolu tebessümlerle de olsa- gülümseterek yapıyor.

Çok küçük yaşlarda, hani kendimi bildim bileli deriz ya, belki onu bile söyleyemediği yaşlarda karşılaşıyor Piaf trajedilerle. Belki babası tarafından bırakıldığı, büyükannesinin genelevinde, hayat kadınlarından Titine’le karşılaşmasa sevgiyi, gülmeyi bile asla öğrenemeyecek yaşlarda... Bir çocuk için garip bir büyüme mekanı olabilir ama Piaf çocukluğunun en mutlu, en sevgi dolu günlerini geçiriyor burada. Tabii uzun sürmüyor. Cepheden geri dönüp onu Titine’inden koparan babasıyla sirk günleri başlıyor. Hüzün dolu bakışlar da tam anlamıyla o zaman yerleşiyor küçük Edith’in gözlerine. Ergenlik döneminde, henüz 15 yaşındayken sokak şarkıcılığı yapmaya başlıyor ve alkolle tanışıyor. Kabare sahibi Leplée tarafından keşfedilmesi belki de hayatının en büyük şanslarından biri oluyor ve dar bir çevrede de olsa “Kaldırım Serçesi” olarak tanınmaya başlıyor. Sonrasıysa malum… Kısa süre içinde Fransa’nın ve tüm dünyanın en hüzünlü sesi oluveriyor. Fakat bu durum onu trajedilerden soyutlayamıyor maalesef. Ve henüz 47 yaşındayken neredeyse 70 yaşındaki bir kadın görünümüne bürünerek hayata veda ediyor. İster istemez, bir nevi “acıların kadını” durumu akla geliyor Edith Piaf’ı düşününce. Fakat o, yaşadığı tüm acılara rağmen ayakta durmayı, gülmeyi başarıyor. Filmi izlemeye başladıktan kısa süre sonra, günlük yaşantısında hiçbir şey olmamış gibi davranan Piaf’ın o hüznü neresine sakladığını düşünmeye başlıyorsunuz. Ve çok kısa bir süre sonra da cevabı buluyorsunuz: Şarkılarına. Sadece şarkı söylerken yaşıyor sanki Edith Piaf. Tüm kırılganlığını, acılarını hep sahnede dışa vuruyor. Onu, o yapıp bugünlere taşıyan da bu zaten galiba. Sahnelerden, Piaf’ın müziğe olan aşkından bahsetmişken söylemeden geçemeyeceğim ki; filmde sanki olması gerekenden daha az müzik kullanılmış gibi. Ya da daha fazlasını beklemek yanlış olmaz diyelim.

Yönetmen Olivier Dahan, Piaf’ın dramatik hayat öyküsünü zamanda sıçramalar yaparak anlatmayı tercih etmiş. Film, Piaf’ın son dönemlerinde verdiği bir konser sırasında sahnede bayılmasıyla başlayıp çocukluğuna dönüyor. Sonrasındaysa hayatının çeşitli dönemlerini rast gele diyebileceğimiz bir şekilde ardı ardına sıralıyor. Aslında anlatım tarzı olarak gayet hoşa gidebilecek bir şey bu ama zamanlar arasındaki geçişler biraz zayıf kalmış gibi. Geçişler arasında, olay örgüsüyle kurulmayan bağlantı en azından görsel olarak kurulmuş olsaydı daha hoş bir seyirlik olabilirdi Kaldırım Serçesi. Film boyunca bu bağlantının hiç kurulmadığını söyleyemeyiz ama yönetmenin filmin bütünü için böyle bir kaygı taşımadığı da çok açık.

Bu durum başka eksikliklerle de birleşince Piaf’ın hayatındaki birçok şey eksik kalmış hissi yaratıyor. Mesela; Piaf’ın genç yaşlarda, 3 yaşındaki çocuğunu kaybetmesi belki de onu yaralayan en önemli olaylardan biri ama filmde bunun, onun üzerindeki etkisini pek fazla hissedemiyorsunuz çünkü sonlara doğru adeta “bunu da koyalım bari” denerek filme yerleştirilmiş gibi. Bir taraftan da Piaf’ın hayatında olup da filmde hiç yer almayan olaylar söz konusu: Sanatçının oyunculuk serüveni ve eğitimsiz olmasının ülkesinde bazı kesimlerce küçümsenmesinin kendisini ne kadar yaraladığı gibi.

Rahatsız edici detaylardan biri de dekor kullanımı. Özellikle New York manzaralarının perdeye yansıtıldığı sahnelerde kullanılan –belki de eski filmlere, geçmiş zamana bir gönderme söz konusu- “dekor olduğunu fazla belli eden dekor” filmde bütünlüğü bozması açısından biraz yersiz durmuş. Yani bu tavrı benimser ve filmin tamamında kullanırsanız, bu kabullenilebilir bir şey ama sadece birkaç sahnede kullanılınca biraz göze batıyor, gereksiz geliyor.

Filmin en büyük artısı şüphesiz, Piaf’ı canlandıran Marion Cotillard. 32 yaşındaki oyuncu, Piaf’ın ergenlik döneminden son dönemine kadar her yaşını kusursuz bir şekilde canlandırmış. Piaf’ın şarkı söylerken yüzüne vuran hüzün, Cotillard’ın yüzünde birebir anlamını bulmuş. Sonra ani ruh hali değişimleri, histerik diyebileceğimiz kahkahaları hatta ses tonu Cotillard’ın oyunculuğuna on üzerinden on vermekten başka şans bırakmıyor bize. Oyunculuktan bahsederken, filmin değinmeden geçilemeyecek başarılarından biri de makyaj.

Evet, Cotrillard, Piaf’ın özellikle son dönemini gayet iyi oynamış ama bunda makyaj da es geçilemeyecek bir paya sahip. Aynı başarı tabii ki diğer oyuncuların makyajı için de geçerli.

Edith Piaf, yaşadığı tüm acılara rağmen ayakta kalmayı başarabilmiş, güçlü bir kadın ve bu gücü sadece ve sadece müzikten aldığı da yadsınamaz bir gerçek. Film de tüm eksikliklerine rağmen bunu gayet başarılı bir şekilde yansıtmış. Bir Edith Piaf hayranı olmasanız bile bu ilginç hayat hikayesini kaçırmayın. Ayrıca sinemada Edith Piaf şarkıları dinlemek de cabası.

Hiç yorum yok: