KIM KI-DUK SUSSUN, BİZ ANLIYORUZ!
İki veya daha çok kişiden oluşan bir topluluk en fazla kaç dakika sessiz kalabilir? İki, üç, beş? Peki, o dakikalar saat gibi gelir mi zaman zaman? “Bir şey bulmalı da söylemeli mi”dir illaki?
Oysaki sessizlik, hiçbir şey söylememek gibi görünse de çok şey söyler aslında. Konuşmadan anlaşabilmek iletişim kurmanın en zor ve belki de zorluğundan dolayı en anlamlı yoludur. Diyelim bunu yaşayabildiğiniz insanlar var. Peki, anlatmanız gerekseydi iki kişinin sessiz, sözsüz iletişimini başkalarına nasıl anlatırdınız? Bunu Kim Ki-Duk’a sorsanız, muhtemelen “filmlerimi izleyin ve görün” diye cevaplardı. Çünkü O’nun belki de söyleyecek en çok sözü olan tüm karakterleri susuyor. Olay örgüsünden çok karakterlere odaklanılan Kim Ki-Duk filmlerinde, genelde kısır döngüsüyle dişlerinin arasına aldığı insanları ezen çarkın mutsuz kısmında yaşayan kesimi izliyoruz. Ancak karakterlerin mutsuzluğu sosyal statüden, imkansızlıklardan kaynaklanmıyor. Kim Ki-Duk karakterleri söz konusuysa anlaşılamamak susturuyor onları. Öyle ya çevrenizdekiler sizi anlamıyorsa anlatmaya çalışmak kadar beyhude bir çaba olabilir mi? Öyleyse susmak en büyük çığlık olmalı onlara atılacak! Ve öyle de oluyor zaten.
Yönetmenin genelde farklı bir kurguyla yansıttığı olgulardan biri de zaman. Bazen hiç akmıyor gibi görünüyor, bazen her şeyin ne kadar büyük bir ahenkle aktığını anlatmak istercesine birbirini kovalıyor günler, bazen de onu biz istediğimiz gibi değiştiriyor, öyle yaşıyoruz der gibi zamanı bozuyor, kışın baharı getirebiliyor yönetmen. Akışı nasıl olursa olsun zamanın genelde Kim Ki-Duk karakterlerine etkisinin pek de pragmatik olmadığı söylenebilir herhalde. Gerçi O’nun karakterleri de çabalamıyor değiştirmek için. Sessizce kabulleniyor, akışına bırakıyorlar hayatı. Yönetmenin Koreli olması Uzakdoğu felsefesine götürüyor bizleri ve o felsefeden hareketle karakterlerin nehre düşen bir yaprak gibi akıntıya kapılıp gittiğini görüyor, hayatta başımıza gelen kötü şeyler için isyan etmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyoruz yer yer. Bazen bir şeyleri değiştirmeye çabalasak da sonunda hep kürkçü dükkanına dönen tilki misali dönüp dolaşıp kaldığımız yerden devam edeceğimize inanıyoruz belki de, belki, de gerçekten böyle oluyor. En azından Nefes için sözkonusu olan bu.
Bahsi geçen temel Kim Ki-Duk filmi özellikleri Nefes’te de mevcut. Sessizliği seçen karakterler gibi. İdam mahkumu Jang Jin mesela. Neden bu cezaya çarptırıldığını bile çok sonra laf arasında öğreniyoruz. Sayılı günlerini, biri kendisine umutsuzca aşık iki hücre arkadaşıyla olan tuhaf ilişkisiyle geçiriyor, hücre duvarlarına kalan günlerini çizip, resim yapmaktan başka pek de renk yok hayatında. Sonra tanımadığı bir kadın gelip ona adeta yeniden hayat veriyor. Ki o kadın neden onu seçiyor konuşmak için, kendisi ne kadar sahip ki yaşam enerjisine, haydi diyelim biraz var ama onu da neden tanışıklığı haber bültenlerinden ibaret, idam edilmeyi beklemenin psikolojisiyle baş edemeyip sürekli intihara kalkışan bir mahkuma vermeye çalışıyor? Öyle ya da böyle Jang Jin öyle uysalca kabulleniyor ki bu gelişi. Sorgulamıyor çünkü önemli olan orada oluşu ve hayatının son günlerini yaşayan biri için gerisi boş. Bir heykeltraş olan Yeon’un dünyasıysa soğuk ve düzenli burjuva evinde yaptığı heykelleri, kocası ve kızından ibaret. Kendisini aldatan kocasının gömleklerini asarken her defasında “yanlışlıkla” düşürüyor elinden ve sonra da aşağı inip çöpe atıyor, susan bir kadın için bunun da bir çeşit dışavurum olduğu söylenebilir. Yeon ilişkisiyle ilgili kocasına tek laf etmese de işaret etme yöntemi öyle manidar ki, kocasıyla birlikte biz de anlıyoruz ne kadar kırıldığını. Aldatan ve fark edilmediğini zanneden koca ise roller değiştiğinde, Yeon gibi sessizce karşılamıyor aldatılmayı. Ancak ne yapsa boş olduğunu görünce o da kabullenmek zorunda kalıyor, karısını yeniden kazanma yoluna gidiyor.
Jang Jin’le buluşmalarında Yeon bambaşka birine dönüşüyor. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, … Ve İlkbahar filmindekinin biraz daha minimal bir versiyonunu Nefes’te uygulayan yönetmen Yeon’a kışın ortasında, incecik elbiseler giydirerek, hapishanenin soğuk görüşme odasını çiçek bahçesine, sessiz bir kumsala, sarı sonbahara dönüştürüp şarkılarıyla Jang Jin’e hayat veren bir karaktere dönüştürüyor O’nu ve bu sahnelerdeki Yeon bizim en baştan beri gördüğümüzden o kadar farklı, kıyaslanınca o kadar renkli ki, hangisinin gerçek Yeon olduğunu düşünüyorsunuz ister istemez. Ancak belki de düşünülecek çok fazla bir şey yok, çünkü insan dediğimiz şey çok da homojen değil. Her zaman, her yerde aynı olaylara aynı tepkileri veremiyoruz ve aslında her durumda, farklı şekillerde yaşayan taraflarımızın hepsi biziz. Bu Yeon için neden farklı olsun ki?
O yola giriyormuş gibi görünse de bir aşk hikayesi değil Nefes. Hem de hiçbir anlamda. Aşk oyunu oynamaya çalışan iki mutsuz insanın, hayatlarının olanca durağan, hatta sıkıcı bir döneminde, onları birbirine bağlayanın ne olduğunu çok da sorgulamadan tutkuyla bir kez daha tanışmasının hikayesi demek daha doğru olur. Buradan anlık da olsa çıkan mutluluksa karakterlerin –özellikle Yeon’un- kendilerini zorlamasıyla oluşuyor aslında. Kocasının sözünü dinleyip (!) evde heykel yapacağına dışarıya çıkan Yeon, ölüme giden bir adama görüp görebileceği son mutluluğu vermeyi amaç ediniyor kendine. Böylelikle O da kendine geçici de olsa, geçici olacağını en baştan biliyor olsa da bir uğraş bulmuş oluyor. Belki de Jang Jin’i görmek için verdiği onca çabanın temel nedeninin kendisini aldatan kocasından intikam almak olduğunu düşünülebilir. Sonuç olarak hapishane duvarlarının ardında olan şeyi çok iyi bilen kocası, kızıyla avluda kar topu oynarken O’nun Jang Jin’le nihayetinde beraber olduktan sonra ailesine geri dönmesi ve bu küçük aşk hikayesinin bu şekilde sona ermesi de bunu doğrular gibi zaten. Araya atılan kısa bir jingle misali bu aldatma-aldatılma maceraları sona eriyor ve onlar arabalarına binip, birbirlerine sevgiyle gülümseyerek yağan kara o çok bildik şarkıyla (dilimizdeki versiyonu; Her Yerde Kar Var) eşlik ederken Jang Jin ölümü beklemeye devam ediyor hücresinde. Filmin yapımından bir süre önce bir kaza geçiren yönetmen Kim Ki-Duk belki de hayatın çok da ciddiye alınacak bir yanı olmadığını, her şeyin olması gerektiği gibi olup bittiğini, ne olursa olsun bir şekilde kendi yaşantımıza, olduğumuz kişiye geri döndüğümüzü vurgulamaya çalışıyor böylelikle.
Her ne kadar biz Kim Ki-Duk’u 2004 yapımı Boş Ev’le tanımış olsak da yönetmen Boş Ev’in öncesinde tam on film çekmişti. Boş Ev’se yönetmen için bir taraftan büyük bir şans gibi gözükse de aslında sonrası için bir o kadar büyük bir şanssızlıktı. En son Rüya’sını izlediğimiz yönetmenin filmlerinde uzun bir süre daha ikinci bir Boş Ev arayacak gibiyiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder