
Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in “iki film birden” kuşağı olarak tasarlayıp gerçekleştirdikleri projenin ilk ayağı Ölüm Geçirmez. Gönül isterdi ki ikisini bir arada izleyebilelim. Hatta “5 dakika ara” mızı yönetmenlerin “olmayan” filmlere çektikleri fragmanları izleyerek geçirelim. Bunların olmadığını düşününce Ölüm Geçirmez biraz eksik kalmış hissi veriyor çünkü. Rodriguez’in bölümünü merakla beklerken “böyle uygun görülmüş” deyip bağımsız olarak değerlendirmek düşüyor bize de.
Proje için, Tarantino ve Rodriguez’in hayranlık duydukları “grindhouse” türüne bir çeşit saygı duruşu diyebiliriz. Hayranlıkları biliniyordu bilinmesine ama kendi filmlerinde bu kadar birebir kullanmamıştı her iki yönetmen türün özelliklerini daha önce. Aslında geriye dönüp Tarantino filmografisini hatırladığınızda çoğu filminde bu türün izlerini kolaylıkla fark edebiliyorsunuz. Ama belki de ilk dirsek teması yönetmen koltuğunda olmasa da yapımcı olarak destek verdiği Otel-Hostel serisinin ilk filminde gerçekleşti. Ve Ölüm Geçirmez’le de direk teması sağlamış oldu.
Ölüm Geçirmez’de oldukça eğlenceli bir doksan dakika geçireceğinizi öncelikle belirtmek isterim. “Manyak” bir eski dublörün, çok da derinine inip felsefe aramanızı gerektirmeyecek ya da zorlayıp bulsanız da “ne önemi var ki ama zaten” dedirtecek bir sebepten, bir grup kızı seçerek öldürmek üzere peşlerine düşmesinin ne kadar eğlenceli olacağı sorusu gelebilir aklınıza. Ama bu filmin tabiri caizse “olay”ı da bu. Mısırınızı alıp, koltuğunuzda arkanıza yaslanarak, hiçbir şey düşünmeden kendinizi akışa bırakacağınız filmlerden Ölüm Geçirmez. Bittikten sonra da “ne anlatıyordu” diye sorup, aradaki boşlukları doldurma çabasıyla derin manalar çıkarmaya çalışmazsanız filmi seveceksiniz.
Tarantino, “grindhouse”un en önemli özelliği olduğunu söyleyebileceğimiz, vahşeti çok da fazla kullanmamış filminde. Bol kanlı sahneler bekliyorsanız hayalkırıklığına uğrayacaksınız. Özellikle filmin ilk yarısında, eyalet eyalet dolaşıp kurban arayan ve kolaylıkla da (!) bulan dublör Mike, planını uygulamaya başlayıncaya kadar oldukça süt liman ilerliyor film. Tam da “iki film birden” sineması izleyicisini cezbedecek hoş ve boş kızlar ve onların baygın bakışlarına eşlik eden şuh ses tonlarıyla izleyiciye sunulan suya sabuna dokunmayan, sıradan sohbetleri sıkabiliyor bile zaman zaman. Hani üçü bir araya geldiğinde dış görünüşleriyle hemen dikkat çekip de biraz gözlemleyince, kendi hayatlarında önemli ama normalde önemi olmayan olaylara verdikleri abartılı tepkilerle sinir bozan kızlar vardır ya, kahramanlarımız tamı tamına böyleler. Ama bu da aslında, sanki izleyiciye “hayat bu kadar basit ve güzel demek ha, az sonra görürsünüz” dedirtmeyi amaçlıyor gibi. Çünkü “az sonra” Mike birdenbire ve davetsizce hayatlarına giriveriyor. Hatta biraz zorlasa tüm iticiliğine rağmen gizemli görünüşü ve tavırlarıyla esas kızlarımızdan birinin kalbini çalabilecek gibi. Fakat film izleyiciyi çok gerip bekletmeden bu hikayeyi birdenbire nihayete erdiriyor. Mike’ın kızlarla yakın temasa geçip bir kaçma-kovalama durumu yaratmasını beklerken maharetin onda değil korkunç görünümlü arabasında olduğuna tanık oluyorsunuz ki aslında bunun da ipuçları verilmiyor değil. Daha kısa tutulan ikinci bölüm içinse “Sapık hak ettiğini bulacak mı?” alt başlığını açabiliriz. Mike bu defa daha dişli rakiplerle karşılaşıyor. Kızlar ilk bölümdekilerin yanında biraz sönük kalsalar da yine güzel ve iddialılar ama bu defa “kolay lokma” değiller. Mike bu bölümde, kızlarla hiç iletişim kurmaksızın direk harekete geçiyor ama işler hiç de istediği gibi gitmiyor. İzleyiciye de, onun, güce sahip olmanın verdiği mutlulukla karşı tarafa kaptırmanın verdiği korku duyguları arasında gidip gelen ruh haline bir çeşit intikam duygusuyla, gülümseyerek hatta zaman zaman kahkaha atarak tanık olmak düşüyor. Bu bölümde oldukça uzun tutulan ve aslında filmin ruhuyla örtüşen araba takip sahnelerinin ne kadar ustalıkla çekilmiş olduğunu söylemeye bile gerek yok.
Film, bir anlamda zavallı, başına geleceklerden habersiz, zayıf kurbanla başına geleceklerden yine habersiz ama güçlü kurbanı karşılaştırıyor… Ya da kadını mı demeliyiz? Öyle ya seri katiller genelde kendilerine karşı koyacak fiziksel gücü olmayan kadınları seçerler. Mike’ın hangi sebeplerle böyle bir şeye giriştiğiyse öğrenemediğimiz ve çok da umursadığımız detaylardan. Zaten onun hain ve istediğini alan acımasız katil portresi de küçük düşürülüyor ki bu da kurbanla empati kuran izleyici grubu olarak hoşumuza gitmeyecek bir durum değil.
Eğer bir filmi izlerken her şeyin ayrıntılı şekilde anlatılması, hikayede boşluklar kalmaması taraftarıysanız bu filmi izlerken çok soru soracaksınız. Çünkü filmde birçok detay özellikle es geçilmiş. O yüzden sorulara çok takılıp filmden alacağınız keyfi azaltmayın derim çünkü o soruların varlığı zaten filmin çekim amacına hizmet ediyor.
Sonuç olarak Tarantino, bu filmi yazarken ve çekerken çok eğlenmiş belli ki ve aynı bakış açısıyla izlerseniz siz de eğleneceksiniz. Unutmayın, tekrarlanan planlar, eksik bırakılmış sahneler, mantık hataları, yavan sohbetler, araya atılan siyahlar, hatta jenerikteki yazı karakteri ve eski bobin görünümü, hepsi ama hepsi oyunun bir parçası…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder