
ARONOFSKY HAYAT SUYUNU ARARKEN...
İnsanlığın var oluşundan itibaren peşinde olduğu, çaresizce aradığı en önemli şey kuşkusuz ki ölümsüzlük. Bu arayışın coğrafyası, dini, dili yok. Sadece yöntemler değişiyor ama biz bulamayacağımızı bildiğimiz halde hep aynı şeyin peşindeyiz. Neden daha çok yaşamak istiyoruz peki? Birçoğumuz istemediğimiz bir hayatı onca savaş vererek yaşamak zorunda kalırken? Asla mutlak doğrular yoktur, dolayısıyla bu soruya muhtemelen diye cevap vermek gerekirse; korkudan! Ölüm korkusundan… Nereye gideceğini, gidersen neyle karşılaşacağını, yoksa hiçbir yere gitmeyip tamamen yok mu olacağını ya da tekrar ve tekrar ve tekrar dünyaya gelip aynı kısır döngüyü mü yaşayacak olacağını bilmemenin verdiği korkudan olsa gerek. Oysa Aronofsky’nin, Kaynak’ta doğu mistisizmi temelinde anlattığı ama aslında tüm ilahi ve felsefi inanışların özünü oluşturan o inanca sahip olabilsek korkmamız için hiçbir neden kalmayacak hatta sükunet ve huzurla gidebileceğiz ölüme. Evren, (ne isim koyarsanız koyun) tek bir özden oluşmuştur ve hepimiz o özün parçalarıyız. Bedense bir hapishanedir sadece. Öldüğümüzde ruhumuz özgür kalır ve parçalarından oluştuğumuz özle birlikte, her yerde, evrenin her köşesinde yaşamaya devam ederiz. Öyleyse gidenlerin ardından üzülmemeli. Baktığınız, dokunduğunuz her yerde yaşamaya devam ettiklerini düşününce.
Kaynak bu çok temel ama çözülemez kısır döngüyü anlatıyor. Öyle ya, kim “bu kesinlikle böyledir” diyebilir ölüm söz konusu olunca? Ama az önce de belirttiğim gibi aslında neye inanırsanız inanın temelde aynı şeye inanıyorsunuzdur. Aronofsky de, karısı kanser hastası olan doktor Creo’nun hikayesini bu temelden yola çıkarak anlatmayı tercih etmiş. Kulağa hoş geliyor aslında ama yönetmenin diğer filmlerine hayran olanlardansanız Kaynak, biraz zayıf kalabilir. Zayıflığı kesinlikle anlatım tarzı, zamanın kurgulanması gibi konularda değil. Tam tersi bu anlamda çok başarılı. Yani geçmiş, gelecek ve şimdi aslında birbirinden farklı şeyler değil düşününce. Öyle ya da böyle isimler, cisimler, mekanlar değişse de aynı şeyleri yaşıyoruz. Yönetmen, bu temel görüş çerçevesinde, kahramanları üç farklı zaman dilimine götürüyor ve bu dilimler arasındaki geçişler öyle yerinde ki, Aronofsky’nin ne düşündüğünü anlatmaya sırf filmin kurgusu bile yetiyor. Bir anlamda geçmiş, şimdi ve gelecek birbirini tamamlıyor. Aynı zamanda Tommy ve Izzi Creo, farklı hikayelerin kahramanları gibi görünseler de hep aynı şeyi yaşadıkları ve aradıkları düşünülünce az önce bahsi geçen ve tüm canlıların “aynı özden olma, birbirinden farkı olmayan” varlıklar olduğu düşüncesine de gönderme yapıyor hatta parmağıyla gösteriyor! Ama sinematografik anlamda kendisinden daha iyisini beklemeye hakkımız olduğunu sanıyorum. Kaynak sizi, Pi ve Requiem For a Dream’de ulaştığınız görsel doygunluğa ulaştırmıyor. Kötü değil ama daha iyi olmalıydı sanki. Ama yine de güç bir konuyu anlatmaya çalışmış ve somut olanla ruhani olanı birleştirip aynı potada eritmeyi gayet iyi başarmış bir filmi eleştirmek de çok doğru gelmiyor. Bir de yönetmenin filmi çekebilmek ve tamamlayabilmek için ne kadar savaş verdiğini düşününce!
Yazıyı tamamlarken Aronofsky çok film çeksin, hep film çeksin demek istiyorum sadece!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder