16 Ekim 2007 Salı

INVISIBLE WAVES- HAYALET DALGALAR


DALGALARIN KASVETİ BOĞUYOR!

İçim kıyıldı, afakanlar bastı, sonlara doğru göğsümün üzerine öyle bir ağırlık çöktü ki, nefes alamaz oldum. Bu kadar sıktı beni Hayalet Dalgalar. Bu filmin amacı nedir, niye çekmiş ki deyip durdum. Tabii ilk cümleler bunlar olunca eleştirinin geri kalanını okumaya bile gerek duymayacaksanız belki ama maalesef bunları hissettirdi bana film.

Kişisel bir notla başlamak istiyorum; film festivali kitapçığında gördüğüm ufacık afişi beni bu filme çekmişti. O dönem izleme fırsatı bulamayınca üzülmüş, gösterime girince de büyük bir umutla tutmuştum sinemanın yolunu. Belki de beklentimin bu kadar fazla olması beni hayal kırıklığına uğrattı diyeceğim ama yok, öyle de değil. Her şeyden önce –az sonra değineceğim- hikaye belki ilginç olmayabilir ama görüntü yönetmenliğini Christopher Doyle’un yaptığı bir filmin en azından görsel anlamda bir şölen olacağını düşünmeye hakkım olduğunu sanıyorum. Daha öncekilerde olduğu gibi şiir gibi bir film bekliyordum. Ama onu da bulamadım maalesef. Eğer yapılmaya çalışılan izleyiciye kasvet duygusu vermek, kahramanın yaşadığı buhranları hissettirmekse hakkını yiyemem, film bunu çok iyi başarmış. Baştan sona karanlık değil de gri diyebileceğim bir ortam hakim filme. Gerçekten moral bozuyor. Niye moralimiz bozulsun ki demiyorum -hatta iyi kullanıldığında gayet başarılı filmler yaratabiliyor- ama hikaye de bunu desteklese, değse yani. Ama yok öyle bir şey. Bu arada afişte gördüğünüz o usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo izlenimi yaratan sahne de yok filmde. Filmin sonuna kadar belki flashbackle döner, belki başka bir kızdır o diye bekliyorsunuz ama yok. Flashback demişken, filmde anlamsız bir flashback durumu da sözkonusu. Ortalarda bir yerde cinayeti açıklamak üzere flashback zinciri başlıyor, film anlam kazanacak sanıyorsunuz ama tek bir sahnede kullanılan flashback de oldukça havada kalıyor.

En iyisi baştan başlamak galiba. Konuyu okumuşsunuzdur, Kyoji patronunun karısıyla bir ilişki yaşıyor. Sonra patronu bol para ve hayatında yeni, temiz bir sayfa vaadiyle karısını ona öldürtüyor. Sonrası Kyoji’nin şehri terk edip başka bir yerde güzel bir hayata umutla yelken açması. İşte ilk sorular da burada başlıyor. Kyoji o kadar cool ki, sevdiği kadını öldürüp hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor, yani izin verseler edecek. Bu durumda bu nasıl bir ilişkiydi, gerçekten seviyor muydu, öyleyse nasıl bu kadar kolay vazgeçebildi sorularını soruyorsunuz kendi kendinize. Belki de film bunu, Kyoji’nin içsel yolculuğuyla değil de başına gelenlerle anlatmaya çalışıyor. Çünkü kaçıp gittiği yerde de hatta daha yolculuk esnasında şanssızlıklar peşini bırakmıyor. Bir çeşit “ilahi adalet yerini buluyor” ya da “huzursuz hayalet intikamını alıyor” durumu oluşuyor yani. Ama tüm bu olanlar hiçbir yere varmıyor ki, sorun da bu zaten. Yani yolculuk esnasındaki talihsizlikler insana önce “bu hayalet bu adamın hayatını mahvedecek” diye düşündürtüyor ama sonra ruhani alemden dünyevi aleme bir geçiş oluyor ve Kyoji’nin başına gelenlerin sorumlusunun, öldürdüğü sevgilisinin hayaleti değil gayet kanlı canlı insanlar olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Eh “o zaman film somut olaylara dayalı devam edecek” diye düşünmeye başlıyorsunuz ama bu defa da yine birden ruhani aleme geçiyor! Filmin bu bölümünde klasik Uzakdoğu mistisizmini hissediyorsunuz. Aslında iyi bir senaristin elinden çıktığı zaman gerçekten çok başarılı filmler yaratabilecek bir durum bu. Ama Hayalet Dalgalar’ın en büyük şanssızlığı da senaristi galiba. Konu zaten çok değişik, görmediğimiz bir şey vaat etmiyor ama değişik konu kaldı mı ki? Artık sinemada önemli olan, “aynı şeyi nasıl farklı anlatırım” sorunsalı bence ve açık ki, bunu başarabilen filmleri seviyoruz.

Hayalet Dalgalar’ın sorunu çok ağır ilerlemesi, planları uzun tutması da değil. Eğer tüm bunlar bir amaca hizmet ediyorsa gayet güzel izlenebiliyor. Bunu başarabilen bir sürü yönetmen de var ama bu filmin yönetmeni Pen-Ek Ratanaruang için aynı şey sözkonusu değil maalesef.

Biraz daha ayrıntıya girersek, farklı çekim tekniklerinin bir amacı olduğunu, ileride olabileceklere sizi hazırladığını düşünüyorsunuz. Mesela filmde zaman zaman kullanılan bir kamera açısı var; yönetmen, kahramanların yüzünü göstermiyor, sadece ayakları görüyorsunuz. Hani orada bir şey olacak, bir mesaj var diye düşünüyorsunuz ama onda da yanılıyorsunuz. Ya da gerçekten çok derin bir mesaj var da ben anlamadım!

Son olarak, cinayetin yarattığı iç huzursuzluğunun, filmde yaratılan bunaltıcı atmosferle dışavurumunun baştan sona kadar istikrarlı bir şekilde devam ettiğini ve filmin tek başarısının da bu olduğunu tekrarlamak isterim. Bu da Doyle’un filme katkısı galiba. Ama onun dışında film zaman kaybından öteye gidemiyor.

Hiç yorum yok: