16 Ekim 2007 Salı

GOYA'S GHOSTS-GOYA'NIN HAYALETLERİ

GOYA’NIN (FORMAN’IN?) ARİSTOKRASİYLE İMTİHANI

İspanyol resminin en ünlü temsilcilerinden Francisco de Goya’nın en önemli özelliklerindendir aristokrasiyle olan sessiz savaşı. Görünürde bir savaş da yoktur ya aslında, para kazanmak için tuvali karşısına geçen Goya onları kendi gördüğü gibi, komiklik derecesinde çirkin çizerek bir çeşit intikam alır soylu sınıfından. İhtişamlı fanusları içinde neredeyse steril bir hayat süren aristokrasi için Goya’nın tabloları aslında bir ayna işlevi görür desek yeridir.

Goya tabii ki bundan ibaret değil ama asıl temamız, kişisel fikrimin, biyografik filmlerin ustası olarak gördüğü Milos Forman’ın, onun ismi etrafında kurduğu öyküsünü anlattığı film olunca, Goya’nın en sevdiğim bu özelliğiyle bir girizgah yapmak şart oldu.

Her ne kadar filmin ismi Goya’yla ilişkilendirilse ve hikaye onun etrafında kurulmuş gibi görünse de bu bir Goya filmi değil. Filmi görmeden önce 1999 yapımı Carlos Saura imzalı Goya (Goya en Burdeos) vardı aklımda. Saura’nın, karşılaştırıldığında çok daha ağır anlatımlı filmi, Goya’ya çok daha iyi rehberlik ediyordu. Forman’sa elinde, hem önemli tarihsel gelişmeler hem de Goya gibi renkli bir kişiliğin etrafında dönebilecek bir hikaye varken adeta ondan da olsun bundan da, biraz da şundan koyalım der gibi ortaya karışık bir dönem filmi çıkarmış. Sorun aslında Goya’yı değil de dönemi anlatması da değil. Kaldı ki yönetmene çok daha iyi malzeme çıkardı bu durumdan. Forman, filmin ilk bölümünde bu malzemeyi kullanmayı bilmiş ama özellikle sonlara doğru filmin yapısı melodrama dönmüş neredeyse. Goya ve Fransız işgalinin onun üzerindeki etkileri de bu melodramatik yapının içinde neredeyse kaybolup gitmiş (bu dönemde hayatında oldukça önemli bir yer edinen Alba Düşesi’yle olan ilişkisine hiç değinilmediğini de ayrıca not düşelim). Filmde anlatılan da rahip Lorenzo’nun yanardöner kişiliğinin (son bölümde biraz da bilinçli olarak) ilahi adalete (!) teslimiyetiyle engizisyonda sorgulandıktan sonra aklını ve de bebeğini kaybeden Ines’in çaresiz arayışına dönmüş. Bir de bu arayış esnasında yaşanan tesadüfler silsilesi var ki en alasından pembe dizileri aratmıyor.

Yazının başlığı her ne kadar Goya’yla ilişkilendirilmiş olsa da Forman’ın da aslında dönemin İspanya’sında güce sahip olan zümrelerle ilgili söyleyecek birkaç lafı olduğu kesin. O nedenle olmalı ki, filmini de özelden yola çıkarak genele yaymış ve imalarla da olsa sistem eleştirisine dönüştürmüş.

Filmin ne anlattığına değil de görsel olarak nasıl anlattığına bakarsak Forman’a laf söylemek ne haddimize? Özellikle dekor, kostüm ve makyaj anlamında filmin görsel başarısını yadsıyamayız. Ayrıca Goya’nın tablolarına iliştirilen kanlı işgal görüntülerinin seyir keyfini artırdığına şüphe yok.

Filme hayat veren üç oyuncudan biri olan Natalie Portman’ın (Ines), Javier Bardem (Lorenzo) ile Stellan Skarsgard (Goya)’la karşılaştırınca biraz zayıf kaldığı görülüyor. Bir de filmin Goya’dan çok onun etrafında döndüğü düşünülünce… Her devrin adamı Lorenzo rolüyle Javier Bardem’se “her devir” de oyunculuğunu konuşturmuş şüphe yok ki! Goya’yı canlandıran Skarsgard’la yakaladıkları uyum da es geçilemez.

Bu filmi başka bir yönetmen çekmiş olsaydı belki bu kadar hayal kırıklığı yaratmazdı. Ama söz konusu yönetmen Milos Forman gibi bir usta olunca insan ister istemez nerede Amadeus, nerede The People vs. Larry Flynt, nerede Man On the Moon diyor. Sinemanın büyüsü mü kaçtı, biz mi zor beğenir olduk, onlarda mı sorun var bilmiyorum ama çok sevdiğimiz usta yönetmenlerin son dönem filmlerinden hayal kırıklığıyla çıkmak artık adet oldu gibi.

Hiç yorum yok: