10 Aralık 2009 Perşembe

sürgün

“Öldürmek istiyorsan öldür, affetmek istiyorsan affet”


“Hamileyim” der kadın… Ve ekler “Senden değil”… Sonrası uzun bir karar sürecidir adam için. Öyle yetişmiştir, etik değerleri bunu emreder; “maalesef onu öldürecektir”. Ama bir engel vardır: çocukları. Sorunu karısını öldürmek değil, çocuklarını bir daha görememe ihtimalidir. Kadın sadakatsizliğiyle ölümü zaten hak etmiştir. Ağabeyi de onaylar; öldürmesi gerekiyorsa öldürecektir. İnsan hayatı dediğimiz şey bu kadar kolay alınasıdır onun için. Bağışlayıp yücelik gösterebilir ya da asıl hak ettiğini verip öldürebilir karısını. Vera da hazırdır zaten olacaklara. O bile kabul etmiştir bu oyunu oynarken “hak ettiğini almayı”. Oysa tersi durumda muhtemelen kendisi kocasının ölmesi gerektiğini düşünmeyecektir. Çocuğu ve diğer kadını kabullenme ihtimali bile vardır. Erkek güçtür, kadın nedir?


“Kıskançlık sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur”*. Ama ipin ucunun kaçırılması da an meselesidir. Sürgün’deki örnekte uç öyle kaçar ki, Alex’i geri dönülmez bir yola sokar. Hem o farkında olmasa da boşu boşuna. Belki biraz dinleyebilse ya da anlatabilse ne Vera siyah beyaz hayatını böyle sonlandıracak ne de o elinde kalan suçluluk duygusuyla hayatına devam edecektir. İş bir noktaya vardıktan sonra bile böyle büyüyen adam için kadını dinlemek söz konusu bile olmaz. Zaten Vera’nın anlatacak neyi vardır ki, anlatılacaklar onu sinirlendirmekten, kadını kırmaktan, "incitmekten" başka işe yaramayacaktır... mıdır? Sürgün belki de gidilen, gönderilen yer değil, gidilemeyen, hapsolunan yerdedir. Oradan çıkılabilse, içeridekiler dışa vurulabilse her gün ölünmeyecek, yaşam başlayacaktır. Ama bazen hatta çoğu zaman kolay olmaz içindeki sürgünden kaçabilmek. Ya da kendini açabilmek. Bir başkasının açılmasını sağlamak. Alex o kadar uzaktır ki hayata, içine doğduğu ev, köy, eski arkadaşları, tanıdıkları bile konuşturamaz, heyecanlandırmaz onu. Öyle soyutlanmıştır ki karakter, izleyicinin empati kurması neredeyse olanaksızlaşır. Alex'e dair düşünceler iki çizgi arasında gidip gelir, ne o, ne öbürü olarak bir yere oturmaz Alex izleyicinin kafasında. Öyle soğuk, öyle uzaktır. Kısmen yönetmen Zvyagintsev’in 2003 yapımı filmi The Return’deki babayı anımsatır hatta. Tek farkı ondan biraz daha yumuşak bir karakter olmasıdır. Yoksa kelimeler sınırlı, cümleler kesik kesiktir. Neden yoktur, sonuç vardır. Ve belki de en büyük sorun budur.


“Yabancılaştık”


Kilit kelime de budur aslında, “yabancılaştık”. Hep böyle miydik? Böyle mi kalacağız? Karşısında kendisini anlamaya pek de niyeti olmayan, çoktan yargılamış, hüküm vermiş biri olunca Vera'nın bu sözleri havada kalır, anlamını yitirir. Kendisini sona götüreceğini bildiği halde belki de bunun da anlaşılacağına, dinleneceğine artık inancını kaybettiğinden gerçekte yaşadıklarını, hissettiklerini anlatmaya çalışmaz. Ya da konuşma çabaları geleneğe yenik erkek tarafından başlamadan bitirildiği için sonu beklemekten başka çaresi yoktur. Oysa zaten, artık bir ezberin her gün tekrarlanmasını kaldıramadığından önceden kendisi de denemiştir ölmeyi. O gece kurtarıcısı olan Robert daha sonra bir iletişim eksikliğine daha kurban giderek aşığı diye bilinecektir kocası tarafından. Küçük oğlu bir gün eve geldiğinde Robert’i annesinin yanında, babasının yatağında görünce ilkel yargısını kullanmış, kötü şeyler düşünmüştür: “O adamdan hoşlanmıyorum”. Onun kolektif bilinçaltı da bunu söylemektedir. O evin kadını, babanın arzu nesnesi, kendisinin tüm diğer kadınlarda arayacağı anne bir başkasından gelebilecek tehdit altındadır veya gelmiş olabilecek ihlali yaşamıştır. Kendi evinde değil, onların evinde, ağlayan annenin yanında, babanın olması gereken yerdedir Robert. Babanın, annenin gözyaşlarını görmeye ne kadar uzak olduğu onun farkına varabileceği bir şey değildir an itibarı ile. Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacaktır. Sonuç olarak o ana kadar muğlak olan hedef kişiyi oğlunun bu küçük yardımıyla (!) kimliğe bürüyen Alex, Robert’ten olduğuna inandığı bebeği yok etmeye çalışırken Vera’nın ölümüne neden olur. Belki karısını sevmektedir ama sebep olduğu ölümünün ardından bile hislerini sevileni kaybetme acısı üzerine değil, suçluluk duygusu üzerine kurar. Her ne kadar daha sonra dolaylı yoldan sebep olduğu ağabeyinin ölümüne tepkisi de çok farklı olmasa da Alex’i, Vera bakımından böyle düşündüren aslında yüzyıllardır kodlanan benliğidir. Öte yanda ise zayıf düşmüş bireyselliğiyle savaşmaktadır. Vera’yı sever sevmesine ama bir kez olsun söylemez, söylemenin ne yeri, ne zamanıdır. Belki de o bunu hiç düşünmemiştir ama izleyici böyle olduğuna inanmak ister. O ise yapması gerekeni yapmaya koşullanmıştır, harekete geçme sürecinde yaşadığı ikilemse ona yalnızca zaman kaybettirir. Her şeye rağmen karısını öldürmeyi göze alamasa da bir başka soyun kadının vücudunda filizlenmesini kabullenemez. Karar verilmiştir; kadın yaşayacak ama içindeki “öteki” adam ölecektir, kendisine ait olan bir şeye dokunan, bununla da kalmayıp neslini onun kadınında sürdürmeye yeltenen adam. Onun alanına girilmiş, kadın bedeninin sınırları ihlal edilmiştir. Bırakılan mayın temizlenmelidir. Ancak böylelikle eskisi gibi olup, sıfırdan başlamaları mümkündür. Vera içinse değişmez rutin sürdürülecek, o yine yüzyıllarca öncüllerinin yaptığı, halihazırda milyonlarca hemcinsinin yapmaya devam ettiği gibi sessizce verir kararını. Avazı çıktığı kadar bağırsa bile duymasını istediği duymayacaktır sesini ne de olsa. Anlatmaya kalkmaz, anlamasını istediği kapılarını çoktan kapatmıştır ona. Hem açılmayacağı da çok açıktır. Ve sessizce gider.


“bir aile faciasını sessizce takdimimdir”


Zvyagintsev’in kahramanları bağırmaz, kavga gürültü koparmaz. Zvyagintsev’in filmi ağır ağır, acele etmeksizin yol alır sona. Koşturmaz derdini anlatmak için. Büyük harflerle konuşmadan da kavga edilebileceği, kavga edilmeden de yolların ayrılabileceği, felaketin bağırmadan da geliyorum diyebileceği dersini verir usulca. İçerde fırtınalar koparken dışarıda günlük hayat devam eder. Mutlu çekirdek aile biraz tutuk da olsa mutlu numarası yapmayı sürdürür. Belki de herkes o kadar kör, onlar kadar uzaktır birbirine. Dolayısıyla Alex ile Vera arasındaki uzaklık hiç fark edilmez, olması gerekir ya, arkadaşlar üçüncü çocuğu bile sorabilir hatta. Akşam yemekleri planlanır, çocuk seslerinin doldurduğu kırlarda keyifli yemekler yenir-miş gibi yapılır. Herşey iki kişinin etrafına örülü görünmez duvarın içinde olup biter. Yalan da, anlaşılmama, uzaklaşma da, ölüm de, acı da çevreden bağımsız, rutinden kopmaksızın kendi içinde yaşanır. Yaşadıklarıyla ağırlaşan ruhlar uçsuz bucaksız yeşilin içinde kaybolurken ağır kurgu izleyiciyi onların yaşadığı gerginliğin içine alıp sarmalar.


“İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlik etme yeteneğim olsa, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar kuvvetli imanım olsa ama sevgim olmasa bir hiçim. Varımı yoğumu fukaraya dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem ama sevgim olmasa bana bir faydası dokunmaz. Sevgi sabırlıdır, şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, sevgi övünmez, böbürlenmez. Kaba davranmaz, kendi çıkarını gözetmez, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Haksızlığa sevinmez, gerçek karşısında sevinir. Hep kollar, hep inanır, hep umut eder, hep dayanır.”

Çocukları bu sözlerle uykuya dalarken sevgi aynı dakikalarda öldürmektedir. Suçlu ya da suçsuz hüküm verilmiştir. Belki kazayla gelir ölüm ama en başta niyet edilen de budur aslında. Sonraki pişmanlık gideni geri getirmeyecek, zamanı tersine döndüremeyecektir. Öyleyse sevgi yoktur, yine ol-a-mamış, yine yenilmiştir. Kişinin kendine olan alt edilemez sevgisi ötekini öldürmeyi göze almıştır bir kez daha. Sevgi yine tozlu yapraklar arasında sıkışıp kalmış, masalların, hikayelerin, özlü sözlerin dışına taşmayı başaramamıştır.


“yıkmak düzeltmekten, yalan söylemek ispatlamaktan daha kolaydır”


Kadına pek de güler yüzlü yaklaşmayan bir başka erkeğin, Schopenhauer’ın ağzından dökülen bu tümce aslında Andrei Zvyagintsev’in 2007 yapımı filmi Sürgün’de olan biteni de özetliyor. Alex katı duvarlarıyla farkında olmadan yıktığı ailesini toparlamaya çalışmak bir yana sebep olduğu yıkımı son ana kadar fark etmiyor. Vera ise çoktan vazgeçtiği hayatını kurtarmak için çocuğun aslında kocasından olduğu gerçeğini söyleme gereği bile duymuyor. Bir yalan söylüyor ve “bedelini” ödüyor.


*Descartes


03 Aralık 2009 Perşembe

neyim ben?



Sözler bittiğinde yardıma koşan dokunuşlarız biz. Soğuk, şeffaf şişelere umut dolu notlar yazıp açık denizlere bırakanlarız. Ola ki uyuyanlar uyanır diye sessizce bağıranlarız. Unutulanları hatırlatanlarız. Öğretilmiş tüm duygulardan sıyrılabilenleriz

Ben bir şişenin peşine düşenim. Göndereni bulmak için denizler aşanım. Yorulup yarı yolda vazgeçenim. Geri dönüp baktığında pişmanlık duymayanım. Şimdi yalnızca sabah kapımın önüne bakmak düştü payıma. Güzel günlerim oldu. Ne iyiyi ne kötüyü hatırlamıyorum ama artık. Sanki onları ben yaşamamışım, belki başkalarından ödünç mutluluklar almışım, ödünç hüzünler. İz bırakmadan çekip gitmişler üzerimde ağırlıklarını bırakarak. Nedenini bilmediğim yorgunluklarım bundan belki de. Uyuyanlarsa uyanmazlar artık. Uyumak güzeldir çünkü. Ölüm gibi güzeldir, huzurlu, sessizdir, en korkunç kabusun ortasında sesiniz kısılır, bağıramazsınız, bundandır. Rüya bozulmasın diyedir. Bu yüzden kabuslardan uyanamayız. Herkesin işine gelir uyuyanlar. Bağırırsak çoğalırız, bağırırsak kendimizi güçlü hissederiz. O yüzden uyuturlar bizi. Uyursak görmeyiz olup bitenleri, ne kadar uzun kalırsak uykuda o kadar huzurlu olur dünya. Sahte bir huzur, huzurlu taklidi yapar dünya.

Kin duyan, nefret edenim ben. Gerekirse can alanım. Asla diğer yanağımı döndüğüm görülmemiştir vurana. Unutmayan, unutmayacak olanım. Kötülerin ayaklarıma kapanarak özür dileyeceği, yukarıdan bakışlarımla onları ezeceğim günü bekleyenim. Yorulmadan bağıran. Susarsa kabullenmiş görüneceğini zanneden. Gözlerinden öfke dalgaları geçen, kendini tanıyamayan.

Ne olduğunu bilmeyenim, ne olacağını, nereye gideceğini. Arkasında bir şey bırakmayan, elinde bir şeyi kalmayan. Belki de hiçbir zaman bir şeyi olmayan. Olduğuna inanmak isteyen, boşluğu fark ettiğinde korkunç kederlerle yoğrulan, gözyaşlarında boğulan ve düşmeye doymayan. Kendini yormadan başkalarının hayatlarına ortak olan. Kendine ait bir şeyi olmadığından başkalarınınkini ödünç alan.

Her şeyi görense benim. Gördüğünü zanneden. Duracağı, yürüyeceği zamanı bildiğini sanan. Sahte gülüşleri, dokunuşları hisseden. Midesi bulanan, kusan. Sesi duyulmasın diye ağzı kapatılan. Bazen hırsla, inatla bazen sessizce kalkıp yola devam eden. Ya da yalnızca izleyen. Dahil olmak için boşuna çabalamayan, sonu bilen. Kavga etmeyen, kabullenen. Ya da yalnızca kabullenmiş görünen.

Bitmeyen bir savaşım ben. Kendini öldüren, kendinden doğan. Ölür de bir daha doğmazsam, dinlenecek bir şeylerim kalmazsa dinleyicilerin felaketine sebep olmaktan korkan. Ben bir masalım, yüzyıllardır sıkılmadan dinlenilen. Herkes kendince adlandırır beni. Oysa yaşamım ben, her biri birbirinin aynı olan. Bitmeyi, sonra yeniden başlamayı bekleyen.

24 Kasım 2009 Salı

sanatımın tarihi bitmek bilmiyor!!!

03 Kasım 2009 Salı

demek...


Demek hayatımın bundan sonrası böyle geçecekti. Başlarken böyle olacağını bilemez, hayal bile edemezdim. Yaptığımın, yaptıklarımın ne anlama geldiğini, nelere yol açacağını düşünmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Aslında şimdi hala neden yanlış olduğunu anlamıyorum. Bana göre garip olan bir şey yok. Ben bir şeyi, bana ait olan bir şeyleri saklamaya çalıştım yalnızca. Onları sonsuza kadar kaybetmeyi göze alamayışımdandır tüm bunlar. Ait olmak, sahip olmak… Ne aittim, ne de sahip oysa. Yanlış olan bir şey varsa buydu. Hem çok iyi baktım onlara, yerin metrelerce altında olabileceklerinden çok daha iyilerdi benim dolabımda. Ama sayıları öyle arttı ki, ben bile inanmıyordum. Belki aymayız normalde. Orada, burada, farklı farklı yerlere gömeriz hatıralarımızı. Kaybettiklerimizin sayısını bilmez oluruz yaşlandıkça. Ben bilmek istedim. Bilmek istedim ki unutmayayım. Ve hatırlamanın başka yolu yoktu. Her gün görmezsem, en azından arada bir bakmazsam unutacaktım. Ve kazmaya başladım. Kolay değildi tabii, en zoru temizlemekti, en zoru diri tutmaktı. Yoksa yine unuturdum. Her gün ilgilenmezsem benden giderlerdi. İlgi göstermezsem artık benim olmazlardı. Yaşayanlarla aram iyi olmamıştı hiçbir zaman. Hep unutulmuş, unutmuştum. Ama bunlar, bunlar elimdekilerdi. Unutmayacak, unutulmadığımı varsayabilecektim. Cevapsız sorular, tek taraflı konuşmalar. Hayatım öyle ya da böyle monologlardan ibaretti. Tepkisiz bakışlar, heyecan yok, sevinç yok, hüzün yok. Boş bakıyorlardı bana, Ama buna bile alışmıştım. Bazen ellerim dolaşırdı yüzlerinde. Dudaklarının kenarını hafifçe çektim mi, işte size tepki. Bazen boyardım, delilik bu. Boyayıp fotoğraflarını çekerdim. Kötü olan sergimdi. O sergi olmasaydı hala hep beraber mutlu yaşıyor olacaktık.

Bugünlerde konuşacak bir şeyim yok. Yazacak da tabii doğal olarak. Ne yapıyor bunu bana bilmiyorum, “nasıl olur da insan bu hale gelir” diye soruyorum bazen kendime. Oysa belki de normali bu, hatta büyük ihtimalle normali bu. Ama çok kısıtlı zamanım var, bir gün bu sergiye ben de katılacağım, günlerim böyle başkalarına kölelik yapmakla geçecekse süreyi uzatmanın ne anlamı var ki? Uzun lafın kısası ben hiçbir zaman daha doğrusu çoğu zaman bulunduğum mekanlardan memnun olmadım, hayatın gidişatından da tabii. Bunun nedenini çözebilmiş değilim, somut anlamda çok neden var belki ama aynı nedenlere sahip bir sürü insan için durumun böyle olması sorun yaratmazken bana ne oluyor anlamıyorum. Sonra böyle saçma şeylere girişmek, doğrulayabilirim kendimi, yine de kime göre normal bilmiyorum ama bu normalin dışı sanırım. Bazen işte böyle dönemlerde ihmal ediyorum onları, bir çeşit küskünlük oluyor aramızda tabii. Donuk donuk bakıyorlar yüzüme, bazen görmemek için bakmıyorum onlara, bulundukları odanın yakınından bile geçmiyorum. Bu kokuların bana hatırlattığı şeyleri hatırlamak istemiyorum. Özleme yenik düşer, eksilirim diye belki ya da tam tersi artık özlemediğimin farkına varırım diye. Bundan neden korktuğumu da bilmiyorum. Özlemiyorsam özlemiyorumdur, geçmişi unutmamaya çalışmak neden ki? Yaşayanlarıysa alabildiğine unutmak istiyorum bir taraftan. Onları unutmak beni bu kadar üzmüyor ama onlar, gidenler, şimdi benim, bizim hiç tatmadığımız bir tecrübenin tadını çıkaranlar. Yok olmanın. Birdenbire hiç olmamışlar gibi. Vardılar oysa, gülüyor, yemek yiyor, film izliyorlardı. Neler kaçırıyorlar ya da herşey kaçırıldığına üzülünmeyecek kadar boş, gereksiz. Bizim yüklediğimiz anlamlar, bizim zavallı çırpınışlarımız anlamlı kılan edimleri. Bunu da yapmazsak düşeceğimiz karanlığı hayal edebiliyor musunuz?

Sergiyi açmaya karar verdiğimde başıma gelecekleri tahmin etmiyor değildim. Ama en çok üzüldüğüm amacımın tam aksine cani ilan edilmem oldu. Onları ben öldürmemiştim, hepsi doğal nedenlerden, benim dışımda nedenlerden terk etmiştiler bu dünyayı. Ben yoklarken de değer vermek istemiştim onlara yalnızca. Anlaşılmak çok zor. Anlatmaya çalışmak beyhude. Bu yüzden ben savunmadım kendimi. Bıraktım nasıl isterlerse öyle bilsinler. Belki de artık çok yorulduğumdan, o gün birine neden selam vermediğimin açıklamasını bile yapmak zorunda kaldığım bir hayatı yaşamış olmanın verdiği bıkkınlıktan. Basit şeyleri bile anlamayan bu insanlar benim bu eylemimi nasıl anlayacaklardı? Anlamaları beklenemezdi. Bu hücrede ölüyor olmak dokunmuyor bana. Zamanla eskiden yaptığım, yaparken zevk aldığımı düşündüğüm bir sürü şeyin de önemi yok artık benim için. Bir gün buradan çıksam bile hiçbir şey eskisi gibi olmaz muhtemelen. Film izlemeyi artık o kadar seveceğimi sanmıyorum mesela. Neden bilmem bunun gibi bir sürü şeyin hiçbir cazibesi kalmadı benim için. Amaçları da buydu zaten herhalde, başardılar. Başaranları kutlayalım, alkışlayalım. Ne de olsa en kolayı üç maymunu oynamaktır.

22 Ekim 2009 Perşembe

Açlık üzerine


“Sana sesleniyorum, ey göklerdeki kutsal baba, sen artık yoksun, eğer var olsaydın, cehennem ateşiyle göklerin titresin diye sana lanet ederdim! Sana sesleniyorum, ben sana kulluğumu sundum, sen yüz çevirdin, beni ittin, ben de sana sonsuza dek sırt çeviriyorum, çünkü senin iyilik ve acımadan haberin yok!”

Umudu tükendiğinde böyle seslenir Tanrıya açlıktan öleceğini düşünen -ve hatta ölmek üzere olan- yazar. Çünkü Tanrı onu sevmez, tanrı onun iki saat daha yaşamasına izin vermeyecektir. Oysa elinde küçücük kalan, yenileyemediği kalemiyle bir hayat yazmıştır kendine, iki saat sonra editör bu hayatın can verdiği çizgileri okuyacak, beğenerek yayınlayacak, böylelikle midesine bir şeyler girecek, belki başını sokacağı bir oda bulacaktır. Ve sonuçta O da diğerleri gibi saygı görecek, mutlu bir insan olacaktır. Gözlüğünü, ceket düğmelerini işe yaramayacaklarını söyleyerek almayan rehincinin kapısından başı dik geçecektir. Görünenler dünyasına yeniden girecek, küme düşmeyecektir. Oysa şimdi gelgitleri sırasında inananları, evi, işi, en önemlisi yiyecek yemeği olanları hakir görmeye başlayan biridir, onlar tanrının köleleridir, O ise tanrıyla arasına mesafe koymuştur. Kimin koyduğu tartışılabilecek bu mesafe yalnızca tanrıyla değil diğerleriyle de arasındadır öte yandan. Bazen gülümseyerek selam verirken etrafına, bazen bir kasaptan yalan söyleyerek aldığı, üzerinde et kalmamış kemik parçasını kemirdikten sonra başını duvara yaslayıp isyankar gözyaşlarına boğulur.

Cevabı bilinen ama yüksek sesle söylenmekten kaçınılan, cevapları duyulduğunda acı veren sorular yumağıdır çoğu zaman hayat. Çok açıktır ki herkes şanslı doğmaz, kimi eline geçen fırsatları değerlendiremez, kiminin fırsat kelimesiyle uzaktan yakından ilgisi olmaz, olamaz. Kısır döngünün kırılabileceğine inanılan o kritik noktalardaysa küçük küçük engellere takılıp düşmek an meselesidir, mum olabilir ama kibrit yoktur, sonuç olarak ışığa ulaşmak hiçbir zaman kolay olmayacaktır. Bazen bir şeyler en baştan belirlenmiştir ve değiştirmeye gücü yetenler bellidir, gerisi ise boşlukları doldurur. Diğerlerine, yanlarından geçerken haline şükretmesi gerektiğini hatırlatmaktan ibarettir dünyadaki görevleri. Öyle heybetli görünemediklerinden olsa gerek ne kadar çabalasalar da dikkat çekemez, hep bir köşede, aynı köşede, herhangi bir nesneden algılanım olarak farksız ama işlevsel olarak değersiz "yaşar"lar. Dünyanın adalet terazisi kim bilir belki bir gün tartar da diğer tarafa geçebilirler umudunu taşırlar, bilmem değiştirebilen olmuş mudur döngüyü?


“Sana sesleniyorum, biliyorum ölmek zorundayım, ölüm gözlerimin önünde durduğu halde yine de seninle alay ediyorum ey göksel apis! Sen bana karşı zor kullandın, ama benim felaketler karşısında boyun eğmeyeceğimi bilemedin! Bunu bilmen gerekmez miydi? Benim yüreğimi yoksa uykudayken mi yarattın?”

Yalnızca açlığıyla değil gururuyla da savaşır. Rehine dükkanına verdiği yeleğinin parasını bir dilenciye verdiğinde haline bakıp parayı almak istemeyen dilenciye öfke dolar, binbir hakaretle, bağırarak parayı bırakıp gider. Oysa dükkana dilenci değil, kendi için rehin bıraksa açlıkla savaşını biraz daha erteleyebilecektir. Dalgınlıkla kendisine, ödemediği paranın üstünü veren bakkala tepkisi de farklı olmaz. Önce şaşkınlıkla aldığı parayı ertesi gün yolda sürekli gördüğü dul bir kadına vererek bakkala gidip tüm bunları öfkeyle anlatır. Fizyolojisiyle psikolojisine dair savaşın ilk raundunu kazanan bedeni ertesi gün maneviyatı tarafından hor görülmüş, yok sayılmıştır. Rüyalarına giren ekmek kavgasının inadına inançlarından ödün vermez. Bir gece tesadüfen ağzında bir kemik parçasıyla kaçan köpekle rüyasında rekabete girişse, kendini bir şekilde onunla özdeşleştirse de gerçekte yediği hiçbir şeyi kabul etmiyordur zaten midesi. Belki nasıl sahip olduğunu, yemek için verdiği savaşları hatırladıkça aklı bulandığından, belki günlerce bir şey girmeyen midesi artık yemeyi kabul etmediğinden, ufacık bir şey yese, biraz yediklerini biraz yaşadıklarını kusar.

Bir taraftan seçimler yapılır her daim. Ne yaparsanız yapın önce karar vermeniz gerekir. Ya kendiniz olmaktan vazgeçer, sizi siz yapan değerleri hiçe sayarsınız ki, zaten onlar böyle bir durumda hiç var olmamıştır ya da çıkışı olmayan büyük bir ruhsal labirentin içinde kaybolmayı göz alırsınız. Yaşamak karın doyurmak mıdır, maneviyatı doyurmak mı? Günde üç öğün yemek yiyebilmek midir şans, bunu yaparken boyun eğmemeyi başarabilmek mi? Her şeye rağmen nefes alıp vermek mi tercih edilesidir, kısacık bir ömür sonrası gözlerini kaparken hayata, kendinden memnun olabilmek mi?

Önümüzde, bir adım ilerimizde duran, fizyolojik nedenlere dayanmayan deliliğe dair incecik çizgiyi geçmemizi sağlayacak tetikleyici bir şeyi, herhangi bir şeyi bekleriz diğer tarafa geçmek için. Bu yüzden kontrol kişinin kendisindedir. Söz konusu kahraman da gidip gelmektedir çizginin iki tarafı arasında. Ya da bir şekilde çizginin üzerinde yürür de ne tarafta olduğuna veya olmak istediğine karar veremez hatta böyle bir tercih durumunda olmak gibi bir durum da söz konusu değildir O’nun için. Ya da diğer tarafa çoktan geçmiştir ama bilincinde değildir. Belki de aslında doyma sınırını aştığından artık ne geriye dönebiliyor ne ileri gidebiliyor, olduğu çizgide bir ileri bir geri yürüyüp duruyordur. Bir yerden sonra artık bilinç kaybolur, yapılan hiçbir şey sağlıklı değerlendirilemez hale gelir. Eğer bir şey yapılabiliyorsa tabii.


“Sana sesleniyorum, bütün varlığım, içimdeki kanın her damlası, seninle alay ettiğim, senin iyilik ve acınmalarının içine tükürdüğümden dolayı sevinmektedir. Şu saatten tezi yok, senin bütün yaratıklarından, senin bütün varlığından yüz çeviriyorum! Eğer bir daha seni düşünürlerse düşüncelerime lanet edecek, bir daha seni anarlarsa dudaklarımı parçalayacağım!”

Yine de kendince Ylajali adını verdiği sevgilisine hayatın muhteşem olduğu yalanını söyleyebilir, aslında kendini de inandırdığı bir yalandır bu. Ya da inandırmak istediği… Nitekim aşk da uzun sürmez. Birkaç gün sonra yolda başka -zengin- bir adamla gördüğü sevgilisine selam verirken aklından geçenler bambaşkadır. Aslında Ylajali yerlere kadar eğilip selamlamıştır O’nu. Bir gün bu olacaktır belki, insan biraz hayal, biraz gerçektir. Ama yaşatan genelde hayal kısmıdır. Aşk da böyle tek gecelik, bir anlık bir heyecandan ibarettir zaten. Belki de yalnızca heyecan duymaya yenik düşen bedenlerin doyurulması ya da bu örnekte olduğu gibi doyurulmaya çalışılmasıdır. Hayal edilen sevgilinin aklına ya da olması gereken hayatına aç bir yazardan çok daha fazlası gerekir. Aç yazarla yalnızca bir kaç gün, birkaç saat ruh okşanır ama cebi dolgun bir "beyefendi" ömürlüktür. Bu kişinin tercihi değil, toplumun dayatmasıdır. Ve meydan okumaya cesareti olmayan çoğunluk güvenli bir yaşamı heyecana her zaman tercih edecektir. Bu yüzden diğer tarafta kalan, sınır çizgisinde olduğu yerde sayanlar muhtemelen hayatlarınca yalnız kalacaktır. Yine de çeşit çeşit savunma mekanizmaları yardıma koşar. İncinen gururlar hemen onarılır, başlar dik tutulur. Ya da olan biten yok sayılır, ileride üzerine çullanmak üzere beynin bir köşesine kilitlenir.


“Sana sesleniyorum, gerçekten var isen, yaşarken de ölürken de son sözüm hoşça kal demek olacaktır. Şimdi gidiyorum...”

Geldiği son noktada bağırarak ilan eder durumunu: “Bitti, her şey bitti bayanlar, baylar!” Biten yalnızca umuttur oysa, umut bizzat kendisini yaratanın ellerinde parça parça edilip sokağa saçılmış, artık o noktaya getirenlerin çok da önemi kalmamıştır. İyi günlerin geleceğine dair inanç terk etmiştir bünyeyi. Yoksa hayat nefes alıp vermekten ibaret olsa beden yaşamaya devam etmektedir. Çığlıklar da yalnızca etraftan geçen birkaç kişi tarafından duyulup, akşam orada burada anlatılacak bir deli hikayesi olmaktan öteye gitmez. Anlaşılmayan ya da anlaşılmak istenmeyen, yaşayana münhasır, yaşayanın daracık sınırlarında hapis kalacaktır sonsuza dek. Oysa insan denen şey o kadar da karmaşık, tür özelliklerini yansıtmayan bir yaratık değildir. Elle tutulanlardır farklılığı yaratanlar. Ama öyle de önemlidir ki ele gelenler, diğerlerini yok saymayı meşru kılar.

Ve umut yine bir gemiyle yola çıkar, aslında yola çıkan umut mudur, vazgeçen beden mi bilinmez ama yolculuğun sonu muğlaktır her zaman olduğu gibi.

Norveçli yazar Knut Hamsun’ın 1890 yılında basılan aynı adlı kitabından 1966 yılında uyarlanan filmin yönetmeni Henning Carlsen ve yazara can veren oyuncusu Per Oscarsson’ın iş birliği filmi de tıpkı kitap gibi işte böyle ölümsüzleştirir.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

masal - fragman


Ben bir masalım, daha doğrusu masalın bir parçasıyım. Yıllardır neredeydim, ne yapıyordum diye sorarsanız çok net cevaplar veremeyebilirim. Belki bir prens ya da prensesin beni öpmesini bekliyordum, belki kaybolduğum ormanda iz yaptığım ekmek kırıntılarını arıyordum, belki kötü kalpli üvey annemin zulmüne sabırla göğüs geriyordum, belki de hepsi. Belki gerçekte hep aranızdaydım ama öyle çirkindim ki beni görmüyordunuz, belki hayat beni öyle bir yere götürüp bırakmıştı ki nerden geldiğimi hatırlamıyor, nereye gideceğimi bilmiyordum ve muhtemelen çok fazla kötülük vardı etrafımda, susuyor, sabrediyordum. Ne kadar zamandır kayıp olduğumu bilmiyorum ama görüyorum ki, ben yokken çok fazla şey değişmemiş, daha da kötüleşmiş. Neye göre çirkin olduğumu bilmiyorum ya sayenizde aynalara bakmaktan korkar olmuştum. Oysa annem beni hep “güzel çocuğum” diye severdi, sizinkiler de öyledir muhtemelen, anne değil mi? Sonra beni sevenler oldu aslında ama öyle işlemiş ki zehir zemberek sözleriniz içime, hiç inanamadım, güvenemedim. Şimdiyse farkettim ki kimse kimseyi görmüyor. Hepinizin gözleri sımsıkı bağlanmış, körebe oynar gibi elleriniz boşlukta. Es kaza olur a birini yakalarsanız sahibiymiş gibi sarılıyorsunuz, istiyorsunuz ki başkalarını görmesin, sırf siz doldurun dünyasını. Bizim dünyamızda yine de umut vardı. Bir gün bir kahraman gelip bizi kurtarabilirdi, biz de onu hayatımızın sonuna kadar sever, yemyeşil kırlarda, uçsuz bucaksız, masmavi göğün altında güler yüzlü çocuklar büyütürdük, biz muradımıza ererdik, darısı sizin başınızaydı yani. Ama görüyorum ki size elma falan düşmemiş ya da düşenler hep çürük elmalar olmuş. Ya ben gerçeksem, ya oyunun dışında kalan çocuklar gibi çekilip bir kenara, “olmayan"ı oynamışsam? Ya içine düştüğüm şişelerin dibi yoksa, düştükçe düşmüşsem? Geri dönebileyim diye geçtiğim yollara bıraktığım izleri yıllar silip götürmüşse? Şimdi yolun neresinde olduğumu bilmiyor, ne geri dönebiliyor ne ileri gidebiliyorsam?

Masallar hep güzel biter oysa. Benimki belki de hiç başlamadı.

13 Ağustos 2009 Perşembe

ariel


Hayat akar, ben izlerim…

Hacimsiz, gölgesiz olduklarından değil, görmek istemeyişimizdendir onlara karşı körlüğümüz. Aslında aynı yollarda yürür, aynı otobüslere bineriz, belki bir yerde yan yana masalarda otururuz. Bizden çok farklı oldukları da söylenemez. Her an içimizden birinin, içlerinden biri olma ihtimali vardır. Ama yine de korkuturlar bizi, itinayla yaklaşır, uzak durmaya çalışırız. Kötülük denilen görece kavram bizler tarafından tanımlanmıştır oysa ki. Suç dediğimiz nedir? O sanal çizginin ilk çentiğini kim atmıştır, sonrasında ne tarafta duracağımıza nasıl karar veririz? Kim belirler gerçekte neyin “suçlu”yu masum kılabileceğini? Hayat adaletsizdir, kör olansa bizleriz. Bizimkisi bir çeşit savunma mekanizmasıdır ama. Üç kuruşluk huzurumuz bozulsun, küçük sinekler midemizi bulandırsın istemeyiz. Elimizden gelen görmezden gelmektir bu durumda. Onlar yalnızca üçüncü sayfa haberlerinde gördüğümüz, görmediğimiz, kimliksiz masal kahramanlarıdır en zaliminden. O yüzdendir kolayca yargılayıp, hakir görebilmemiz, en kötü cezayı reva görmemiz. İnce, sanal çizginin bir adım ötesine geçilmiştir artık, geri dönüşü yoktur yapılanın. Nedenlerinin de önemi yoktur. Neden bile yoktur, sorulmaz çoğu zaman. Verilen, verilmeye çalışılan cevaplar savrulup gider boşluğa. Dinleyen yoktur çünkü, merak eden yoktur. O yüzden bazıları hiç anlatmaz, boşuna yorulmaz. Ve hatta öyleleri şaşırmaz, kolayı kabullenmektir, belki de tek yolu kabullenmektir. Dinlenmediğini bildiğinde susarak nereye götürüyorsa hayat oraya gitmektir. Kasurinen gibi.

“Sadece yaşamak istemiştim biraz daha…”

Oysa O da yer altından, madenden “suçlu” olmak hatta cinayet işlemek için çıkmamıştır yola. Yaşadığı yerin ortak kaderinden, intihardan ya da orada çürüyüp ölmekten kaçmak, farklı bir dünya yaratmak istemiştir basitçe. Nedir ki o kasabanın dışında da kötülük kol gezmektedir. Hem de kendinden değil başkasından gelen, hem de ardı arkası kesilmeyen, düştüğünde kalkmana izin vermeden bir daha vuran. Daha yeni bir dünyaya attığı ilk adımda tökezler. İnsanlara güvendiği için elindeki, avucundaki parasını kaybeder, çaldırır. Üstelik aylar sonra karşılaştığı hırsızlardan biriyle kavga ederken suçlu konumuna düşüp hapse giren de O olacaktır. Oysa tam da bunun öncesinde bir kadınla tanışmış, iş aramaya başlamış, aile kurma, diğerlerinin kulvarına girme yolunda ilk adımlarını atmıştır. Ama hayat adaletsizdir. Öyle ki, sizden aldıklarını geri vermek şöyle dursun, düşüş başladı mı sonu gelmez… Kasurinen ve koğuş arkadaşının çok da niyeti yoktur hapiste uzun kalmaya. Bir kaçış planı onları Meksika'ya götürecektir. Nitekim kaçarlar ama bu defa da kendilerine sahte pasaport hazırlayarak umut yolculuklarına sözde katkıda bulunan “kötü”lerin düzenbazlığına kurban giderler, Mikkonen yoktur artık ve Kasurinen de katil olmuştur. Gerçek hayata ne olursa olsun gözlerini kapatarak yaşayanların başına çok gelen bir şeydir, herkesi kendiniz gibi sanırsınız. Dünya etrafınızda döner, kimse hakkınızda onların hakkında düşündüğünüzden farklı düşünmez, güvenirsiniz ve kazık yersiniz. Üstelik bir defa da değil, akıllanmaz, güvenmeye, belki de umut etmeye devam edersiniz. Şampiyonlar liginde adım adım yukarılara çıkacağınızı, küçük hayallerinizi gerçekleştirmelerine izin vereceklerini sanırsınız. Diğerleri gibi Kasurinen için de bu böyle olmaz ama O yine de yeni ailesini alıp bir kez daha umuda yolculuğa başlar. Sonrasını biz bilmiyoruz ama tahmin etmek çok da zor değil herhalde.

“Merhaba kötülük, sana da merhaba…”

Tüm bunlar olup biterken Kasurinen hayatı, geleni ve hatta gidenleri büyük bir soğukkanlılıkla karşılar. Ne parasını çalan hırsızların ardından haykırır, ne suçsuz yere hapse girdiğinde kendini savunmaya çalışır, ne de arkadaşı Mikkonen’i kaybettiğinde ağıt yakar. Hayat budur işte, bir şeyler olur ve biz kabulleniriz. Bazı şeyleri çözmeye gücümüz yetmez, bazıları için çabalamaya değmez, bazen bazılarımız çabalar, bazılarımızsa sadece kabullenip yola devam eder. Kasurinen ikinci sınıftakilerden. Hayatını birleştirmeye karar verdiği Irmeli’yi de aynen böyle bir ruh haliyle alır dünyasına. Beraber oldukları ilk gecenin ardından kendisine ertesi sabah gidip gitmeyeceğini soran Irmeli'ye "bundan sonra hayat boyu beraberiz" der. Bu cümleler senelerce düşünüp söylenmemiş, ince elenip sık dokunmamıştır. Ne kim olduklarını, ne geçmişlerini, ne sevdikleri renkleri, ne nerede yemek yediklerini, ne akşamları ne yaptıklarını sormazlar birbirlerine. Öylece kabulleniştir geleni, sorgulamaksızın.

Finlandiyalı yönetmen Kaurismaki’nin diğer karakterleri için de farklı durumlar söz konusu değil aslında. Gerek diğer filmlerinde gerekse bahsi geçen Ariel’de tüm karakterler sakince, soğukkanlıca olan biteni kabul edip sonrasına bakıyorlar. Irmeli’nin küçük oğlu için bile yeni tanıştığı, kim olduğunu bilmediği, pek de bir şey paylaşmadığı, sigarası ağzından düşmeyen ve pek de fazla konuşmayan bu garip adama “baba” demek çok zor olmaz. Annesi bir gün onu evde yalnız bırakıp, sakince bekleyerek valizini hazırlamasını istediğinde ne nedenini sorar, ne de ağlayıp peşinden gitmek ister. Yalnızca söyleneni yapıp bekler. Belki öbür türlüsünün de bir şeyi değiştirmeyeceğini en baştan biliyor olmasındandır bu tavrı.

Suç planlanmaz gelir bazen…

Bazen kendimizi, bazen başkasını korumaktır nedeni. Ama her zaman planlanmadığı, bazen davetsizce geldiğidir kesin olan. Ve insan suça yatkındır, planlamasa da her an hazırdır doğası gereği. Kasurinen her gün sokakta gördüğümüz, iletişim kurduğumuz bir sürü insandan farklı değil, hep başkalarının yapacağını düşündüğümüz bir sürü eylem de bizlere çok uzak değil. Bir an gelip hakir gördüğümüz o insanlardan biri olmaya bir adım uzağız sadece.