16 Ekim 2007 Salı

PLANET TERROR-DEHŞET GEZEGENİ



RODRIGUEZ UÇMUŞ, UÇURUYOR

Her anından keyif alacağınız, dikkatinizin bir an bile dağılmayacağı bir film izlemeye hazır olun. Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in ortak projesi “Grindhouse” un merakla beklediğimiz Rodriguez ayağı nihayet gösterimde. Ve hiç şüphe yok ki beklediğimize değdi. Hatta Tarantino kusura bakmasın, bir çeşit aşık atışması izlenimi yaratan “iki film birden” kuşağının galibi bir değil birkaç boy farkla Rodriguez.

Rodriguez, biraz şaibeli bir patlamanın ardından ortalığa yayılan gazı soluyarak canavarlaşan insanların, çevrelerinde yarattığı dehşeti anlattığı filminde istismar filmlerinin tüm özelliklerini öyle güzel kullanmış ki “nerden başlasam, nasıl anlatsam” dedirtiyor insana. Öncelikle yönetmenin bizzat yazdığı senaryonun, Tarantino’nunkine oranla daha tutarlı ve akıcı olduğunu söylemek gerekir. Tabii ki bu filmde de mantık hataları ve kopukluklar var ama hem daha az, hem de biz zaten bunların olacağını bilerek izliyorduk filmi, değil mi?

Biraz 28 Gün Sonra’msı bir girişle başlıyor film. Devamında da yine oradaki gibi sağlam kalan bir avuç insan dünyayı kurtarmaya soyunuyor. Liderleri de, özellikle TV dizisi “Six Feet Under” daki cenaze “rötuşçusu” rolüyle tanıdığımız Freddy Rodriguez. Dizide kendi halinde hatta biraz pasif diyebileceğimiz bir karakteri canlandıran Rodriguez, bu filmde cool görünümü ve gizemli geçmişiyle oldukça karizmatik bir rolde karşımıza çıkıyor ve gayet de güzel üstesinden geliyor. Bir de canavarlaşan insanlara tek bacağını kurban veren sevgilisi Cherry var ki, -Ölüm Geçirmez’de de rol almıştı- hayatı hayallerden ibaret, kendine güvensiz bir “podyum dansçısı” ndan, tek bacağıyla canavarlara dehşet saçan yenilmez bir savaşçıya dönüşmesi görülmeye değer. Ölüm saçan bir silaha dönüşen bu bacağın hikayesi de türün özelliklerine gayet uygun tasarlanmış. Terör şehri kasıp kavurmaya başladığında, Cherry bacağını kaybettiği için ağlayıp sızlamaya fırsat bile bulamadan kendini savaşın ortasında buluveriyor. Bundan sonrası daha da saçma, çünkü o bacak hiç mi acımaz ki, Cherry hiçbir şey yokmuş gibi yürüyor, koşuyor hatta sevişiyor. Aslında filmin tüm oyuncularını, “ikinci sınıf Amerikan filmi oyuncusu” rolünü bu kadar iyi becerdikleri için tebrik etmek lazım. Kötü adamların “kötü adam bakışları”, cool liderlerin saçmaladıkları anlarda bile karizmayı çizdirmemeleri, istismar sineması geleneklerine gayet uygun şekilde –maalesef- meta olarak kullanılan kadınların en dehşet verici sahnelerde bile seksapellerinden bir şey kaybetmemeleri oyuncuların başarılı performansıyla çoğu zaman güldürerek izletiyor filmi. Zaten bu tür absürtlükler olmasa gayet korkutucu bir film olabilirdi Dehşet Gezegeni.

Film bütünüyle istismar filmlerine bir göndermeden ibaret tamam, ama özellikle değinmeden geçersem eksiklik hissedeceğim birkaç şey var tabii ki. Mesela daha önce muhtemelen eline bıçaktan başka kesici alet bile almamış bir sürü insanın bir anda ateşli silahlar uzmanı kesilivermesi. Sonra dramatik anlarda havayı dağıtmak üzere yapılan klasik Amerikan esprileriyle yine dramatik anlarda geçen duygusal diyaloglar. Ve aslında bu diyalogların az sonra geçeceğine dair verilen ipuçları. Her şey o kadar tahmin edilesi ki, olduğunda hiç şaşırmıyor tersine gülümsüyorsunuz. Ülkenin en iyi barbekücüsü olduğuna inanan J.T. karakterinin, ortalık kan gövdeyi götürürken bile insan kanındaki tuzun mükemmel barbekü sosu arayışında eksik parça olduğunu fark etmesi de es geçilemez. Ve kriz anlarında gerçeküstü şekilde ortaya çıkıveren kurtarıcı melekler tabii ki! Rodriguez, sakarlıklarıyla her şeyi berbat eden “aptal” polis karakterini de filmine dahil etmeyi unutmamış. Kanaatimce, şehre gazın yayılmasına neden olan Bruce Willis’in canlandırdığı asker Lt. Muldoon’un –kendisi de aynı gazdan mustarip- olayların başlangıcını Bin Ladin’le olan tesadüfî ilişkisine (!) bağlaması gereksiz bir absürtlük olmuş ama o kadar da olsun diyelim. Bruce Willis demişken, Tarantino’nun filme görüntü yönetmeni olarak yaptığı katkının dışında, Bruce Willis’in tecavüzcü askerlerinden birini canlandırdığını ve oynadığı karakterle karizmayı tam anlamıyla çizdiğini eklemeden geçemeyeceğim. Ama bu rolün onu çok eğlendirdiğine de neredeyse eminim, ayrı.

Filmi ister istemez Ölüm Geçirmez’le karşılaştırıyorsunuz; Tarantino’nun filmindeki yer yer sıkan diyaloglara karşın bu filmde diyaloglar gayet iyi düşünülmüş. Filmin sakin geçen ender bölümlerinde, az önce de değindiğim gibi bazı duygusal konuşmalar ya da ilerleyen bölümlerde kahramanların işine yarayacağını hissettiren diyaloglar öyle güzel yazılıp yerleştirilmiş ki, Rodriguez’i senaryo konusunda bir kez daha tebrik etmek şart oluyor. Bir karşılaştırma daha: Tarantino’nun filminde türden beklendiği kadar kan, vahşet olmadığını söylemiştik, Rodriguez’se tam anlamıyla midenizi altüst edecek. Salyamsı iltihaplar, uçan beyinler, parçalanan vücutlar, ortalığa saçılan iç ve dış organlar, kısacası ortalığı kırmızıya boyayan her şey var filmde.

Grindhouse klasiği “kayıp bobin” uyarısı da tabiri caizse tam yerine denk gelmiş. Tam kahramanlarımız, insanlığı karşı karşıya olduğu terörden kurtarmanın planlarını yapar, siz “e, şimdi ne olacak” diye sorarken bu uyarıyla karşılaşıyor ve filmin ikinci bölümünü sabırsızlıkla beklemeye başlıyorsunuz. Bu arada Ölüm Geçirmez’den bildiğimiz diğer Grindhouse klasiklerinin bu filmde de kullanıldığını söylememe gerek yok sanırım.

Rodriguez, en başından son sahnesine kadar tüm klişelerin yerinde kullanıldığı bir istismar filmi çekme çabasından alnının akıyla sıyrılmış. Bize de, filmde sıklıkla geçen bir diyalogdan yola çıkarak noktayı koymak düşüyor. Cherry’nin dilinden düşürmediği bilmem kaç numaralı işe yaramayan yetenekleri varsa Rodriguez’in kesinlikle işe yarayan bir numaralı yeteneği –bildiğimiz kadarıyla- var: Yönetmenliği.

Hiç yorum yok: