16 Ekim 2007 Salı

EDIE-FACTORY GIRL (FABRİKA KIZI)


BİR KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ (DAHA!)

Edie için ne demeli? Hızlı bir şekilde girip aynı hızla çıktığı parıltılı dünyanın sahte (?) yüzlerinden kendine dostluklar kurmaya çalışan zavallı küçük zengin kızın (poor little rich girl) hayat öyküsü mü? Eğlenceli bir hayat ve şöhret uğruna varolan yetenekleri görmezden gelip köreltmenin acı sonu mu? Ya da hiç yabancısı olmadığımız şekilde uyuşturucunun mahvettiği hayatlardan biri daha mı? Tüm bunları içinde barındıran bir hayat aslında Edie Sedgwick’inki. Film de tüm bunları toplayıp parçaları birleştirmeye çalışmış. Ama ince eleyip sık dokuyan, sadece Edie Sedgwick’in hayatını ayrıntılı bir şekilde anlatan bir film bekliyorsanız, bu film tam olarak o film diyemeyiz.

“O çok güzel, neden resim yapsın ki? Çirkin insanlar resim yaparlar.” Andy Warhol’dan, Edie’ye ve resim sanatına ilginç bir yaklaşım. İkilinin güzel günlerinde sıklıkla boy gösterdikleri NewYork gecelerinden birinde, Warhol’un dudaklarından süzülen bu cümle aslında onun Edie’ye bakışını da özetliyor. Tabii gerçekte böyle miydi yoksa filmde mi böyle yansıtıldı tartışılır, hatta tartışılıyor. Bana kalırsa, sosyal statü anlamında iyi bir aileden gelen yetenekli bir genç kızın aşırı dozdan ölümüne varan olaylar bütününü değerlendirecek olursak, Warhol’dan öncesinde aramalıyız sebepleri. En başta öz kızını taciz edip, çocuklarını belki de sırf evden uzaklaştırmak için küçük yaşlarda akıl hastanesine yatıran sonra da sütten çıkmış ak kaşığa dönüşüp kızını korumaya çalışan baba tavrına bürünen “Fuzzy Sedgwick” de mesela. Geçmişte yaşadıklarını çok da unutamayan, hassas bir genç kızın aniden gelip giden şöhretin yükünü kaldıracak güce sahip olmaması çok da şaşırtıcı değil aslında. Dolayısıyla ilginç yaşam tarzına ve sanatta çığır açan yaklaşımına hayranlık duyduğum Warhol’u bu filmde, insanları amaçları doğrultusunda kullanan, dostluk dediği şey güzelliğe duyduğu hayranlıktan ibaret ve bir insanla işi bittiği zaman yerine hemen başkasını koyan biri olarak izlemek beni şaşırtmadı desem yalan olur. Warhol’un, döneminde eleştirilen sanat anlayışı ve yaşam tarzı onun belki biraz nemrut ve duruma göre ters bir insan olmasına neden olmuş olabilir ama bir insanı yok etmekle suçlamak da fazla ağır kaçıyor gibi. Aslında bu bakış açısı Fabrika’ya gidip gelen tüm diğer sanatçıları da kapsıyor ve bu da öyle bir yerin kuruluş amacına bile ters düşüyor gibi. Bir de olayın Edie Sedgwick tarafı var ki, böyle bir durumda o da fazla zayıf bir karaktere dönüştürülmüş oluyor.

Filmde Fabrika’da yapılan işlere değinilen bölümler, aralara serpiştirilmiş fragmanlar duygusu yaratıyor. Bu durum göze hoş geliyor gelmesine ama hikayede bazı kopukluklar yaratıyor. Eksik kalmış hissi yaratan bölümlerden biri de Edie’nin, filmde adı söylenmese de Bob Dylan’la olan ilişkisi. Birdenbire tanışıyor, aşık oluyor ve ayrılıyorlar. Size de “bir Bob Dylan geldi geçti” demek düşüyor. Tabii, Dylan’ın, Edie ile Warhol’un arasının bozulmasına olan katkısı es geçilemez.

Yönetmen George Hickenlooper, Andy Warhol’un, film içinde, satır arasında söylediği bir cümleyi kendi filminin görselliğine uyarlamış zaman zaman. Warhol, kamera hareketlerinin, mesela kameranın birden sert bir zoom yapmasının izleyicinin film izlediğinin farkına varmasını sağladığını söylüyor. Bu filmde de, sanatçının bakış açısını yansıtmak üzere, özellikle Fabrika’da geçen bölümlerde kamera hareketli kullanılmış. Sinematografik anlamda filmin en renkli bölümleri de Fabrika’da geçiyor zaten.

Edie’yi en izlenilir kılan şey, oyuncuların performansı. Sienna Miller’ı, Jude Law’ın eski sevgilisi olarak tanıyanlardaysanız -ki öyle tanımayan kaç kişi vardır bilinmez- bu filmde Edie rolündeki performansına şaşıracak hatta hayran kalacaksınız. Aktrisin gerçek Edie Sedgwick’e olan benzerliği de ayrıca şaşırtıcı. Andy Warhol rolündeki Guy Pierce’sa -ki onu da tanımayan yoktur muhtemelen- muhteşem performansıyla bir kez daha kendine hayran bırakıyor.

Filmin sorunu galiba, tam olarak neyi anlattığını toparlayamamış olması. Edie’nin hayatı dersek tam olarak o değil ki, belki de bu iddiayla yola çıkmamış olsa çok daha başarılı bir film olabilirdi. Andy Warhol ve Fabrika’sı dersek tam olarak o da değil. İkisi birbirinden bağımsız değil zaten, ikisini birden anlatıyor dersek her iki açıdan da eksik kaldığı yanlar olduğunu ve senaryonun kafası karışık bir elden çıktığını düşündürtüyor. Yine de oyuncuların başarılı performansı, Andy Warhol’un Fabrika’sı ve dönemin ruhunu az da olsa hissetmek adına izlenmeli diye düşünüyorum.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

bazen kandırılmış hissediyorum