31 Ekim 2007 Çarşamba

NEFES


KIM KI-DUK SUSSUN, BİZ ANLIYORUZ!

İki veya daha çok kişiden oluşan bir topluluk en fazla kaç dakika sessiz kalabilir? İki, üç, beş? Peki, o dakikalar saat gibi gelir mi zaman zaman? “Bir şey bulmalı da söylemeli mi”dir illaki?

Oysaki sessizlik, hiçbir şey söylememek gibi görünse de çok şey söyler aslında. Konuşmadan anlaşabilmek iletişim kurmanın en zor ve belki de zorluğundan dolayı en anlamlı yoludur. Diyelim bunu yaşayabildiğiniz insanlar var. Peki, anlatmanız gerekseydi iki kişinin sessiz, sözsüz iletişimini başkalarına nasıl anlatırdınız? Bunu Kim Ki-Duk’a sorsanız, muhtemelen “filmlerimi izleyin ve görün” diye cevaplardı. Çünkü O’nun belki de söyleyecek en çok sözü olan tüm karakterleri susuyor. Olay örgüsünden çok karakterlere odaklanılan Kim Ki-Duk filmlerinde, genelde kısır döngüsüyle dişlerinin arasına aldığı insanları ezen çarkın mutsuz kısmında yaşayan kesimi izliyoruz. Ancak karakterlerin mutsuzluğu sosyal statüden, imkansızlıklardan kaynaklanmıyor. Kim Ki-Duk karakterleri söz konusuysa anlaşılamamak susturuyor onları. Öyle ya çevrenizdekiler sizi anlamıyorsa anlatmaya çalışmak kadar beyhude bir çaba olabilir mi? Öyleyse susmak en büyük çığlık olmalı onlara atılacak! Ve öyle de oluyor zaten.

Yönetmenin genelde farklı bir kurguyla yansıttığı olgulardan biri de zaman. Bazen hiç akmıyor gibi görünüyor, bazen her şeyin ne kadar büyük bir ahenkle aktığını anlatmak istercesine birbirini kovalıyor günler, bazen de onu biz istediğimiz gibi değiştiriyor, öyle yaşıyoruz der gibi zamanı bozuyor, kışın baharı getirebiliyor yönetmen. Akışı nasıl olursa olsun zamanın genelde Kim Ki-Duk karakterlerine etkisinin pek de pragmatik olmadığı söylenebilir herhalde. Gerçi O’nun karakterleri de çabalamıyor değiştirmek için. Sessizce kabulleniyor, akışına bırakıyorlar hayatı. Yönetmenin Koreli olması Uzakdoğu felsefesine götürüyor bizleri ve o felsefeden hareketle karakterlerin nehre düşen bir yaprak gibi akıntıya kapılıp gittiğini görüyor, hayatta başımıza gelen kötü şeyler için isyan etmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyoruz yer yer. Bazen bir şeyleri değiştirmeye çabalasak da sonunda hep kürkçü dükkanına dönen tilki misali dönüp dolaşıp kaldığımız yerden devam edeceğimize inanıyoruz belki de, belki, de gerçekten böyle oluyor. En azından Nefes için sözkonusu olan bu.

Bahsi geçen temel Kim Ki-Duk filmi özellikleri Nefes’te de mevcut. Sessizliği seçen karakterler gibi. İdam mahkumu Jang Jin mesela. Neden bu cezaya çarptırıldığını bile çok sonra laf arasında öğreniyoruz. Sayılı günlerini, biri kendisine umutsuzca aşık iki hücre arkadaşıyla olan tuhaf ilişkisiyle geçiriyor, hücre duvarlarına kalan günlerini çizip, resim yapmaktan başka pek de renk yok hayatında. Sonra tanımadığı bir kadın gelip ona adeta yeniden hayat veriyor. Ki o kadın neden onu seçiyor konuşmak için, kendisi ne kadar sahip ki yaşam enerjisine, haydi diyelim biraz var ama onu da neden tanışıklığı haber bültenlerinden ibaret, idam edilmeyi beklemenin psikolojisiyle baş edemeyip sürekli intihara kalkışan bir mahkuma vermeye çalışıyor? Öyle ya da böyle Jang Jin öyle uysalca kabulleniyor ki bu gelişi. Sorgulamıyor çünkü önemli olan orada oluşu ve hayatının son günlerini yaşayan biri için gerisi boş. Bir heykeltraş olan Yeon’un dünyasıysa soğuk ve düzenli burjuva evinde yaptığı heykelleri, kocası ve kızından ibaret. Kendisini aldatan kocasının gömleklerini asarken her defasında “yanlışlıkla” düşürüyor elinden ve sonra da aşağı inip çöpe atıyor, susan bir kadın için bunun da bir çeşit dışavurum olduğu söylenebilir. Yeon ilişkisiyle ilgili kocasına tek laf etmese de işaret etme yöntemi öyle manidar ki, kocasıyla birlikte biz de anlıyoruz ne kadar kırıldığını. Aldatan ve fark edilmediğini zanneden koca ise roller değiştiğinde, Yeon gibi sessizce karşılamıyor aldatılmayı. Ancak ne yapsa boş olduğunu görünce o da kabullenmek zorunda kalıyor, karısını yeniden kazanma yoluna gidiyor.

Jang Jin’le buluşmalarında Yeon bambaşka birine dönüşüyor. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, … Ve İlkbahar filmindekinin biraz daha minimal bir versiyonunu Nefes’te uygulayan yönetmen Yeon’a kışın ortasında, incecik elbiseler giydirerek, hapishanenin soğuk görüşme odasını çiçek bahçesine, sessiz bir kumsala, sarı sonbahara dönüştürüp şarkılarıyla Jang Jin’e hayat veren bir karaktere dönüştürüyor O’nu ve bu sahnelerdeki Yeon bizim en baştan beri gördüğümüzden o kadar farklı, kıyaslanınca o kadar renkli ki, hangisinin gerçek Yeon olduğunu düşünüyorsunuz ister istemez. Ancak belki de düşünülecek çok fazla bir şey yok, çünkü insan dediğimiz şey çok da homojen değil. Her zaman, her yerde aynı olaylara aynı tepkileri veremiyoruz ve aslında her durumda, farklı şekillerde yaşayan taraflarımızın hepsi biziz. Bu Yeon için neden farklı olsun ki?

O yola giriyormuş gibi görünse de bir aşk hikayesi değil Nefes. Hem de hiçbir anlamda. Aşk oyunu oynamaya çalışan iki mutsuz insanın, hayatlarının olanca durağan, hatta sıkıcı bir döneminde, onları birbirine bağlayanın ne olduğunu çok da sorgulamadan tutkuyla bir kez daha tanışmasının hikayesi demek daha doğru olur. Buradan anlık da olsa çıkan mutluluksa karakterlerin –özellikle Yeon’un- kendilerini zorlamasıyla oluşuyor aslında. Kocasının sözünü dinleyip (!) evde heykel yapacağına dışarıya çıkan Yeon, ölüme giden bir adama görüp görebileceği son mutluluğu vermeyi amaç ediniyor kendine. Böylelikle O da kendine geçici de olsa, geçici olacağını en baştan biliyor olsa da bir uğraş bulmuş oluyor. Belki de Jang Jin’i görmek için verdiği onca çabanın temel nedeninin kendisini aldatan kocasından intikam almak olduğunu düşünülebilir. Sonuç olarak hapishane duvarlarının ardında olan şeyi çok iyi bilen kocası, kızıyla avluda kar topu oynarken O’nun Jang Jin’le nihayetinde beraber olduktan sonra ailesine geri dönmesi ve bu küçük aşk hikayesinin bu şekilde sona ermesi de bunu doğrular gibi zaten. Araya atılan kısa bir jingle misali bu aldatma-aldatılma maceraları sona eriyor ve onlar arabalarına binip, birbirlerine sevgiyle gülümseyerek yağan kara o çok bildik şarkıyla (dilimizdeki versiyonu; Her Yerde Kar Var) eşlik ederken Jang Jin ölümü beklemeye devam ediyor hücresinde. Filmin yapımından bir süre önce bir kaza geçiren yönetmen Kim Ki-Duk belki de hayatın çok da ciddiye alınacak bir yanı olmadığını, her şeyin olması gerektiği gibi olup bittiğini, ne olursa olsun bir şekilde kendi yaşantımıza, olduğumuz kişiye geri döndüğümüzü vurgulamaya çalışıyor böylelikle.

Her ne kadar biz Kim Ki-Duk’u 2004 yapımı Boş Ev’le tanımış olsak da yönetmen Boş Ev’in öncesinde tam on film çekmişti. Boş Ev’se yönetmen için bir taraftan büyük bir şans gibi gözükse de aslında sonrası için bir o kadar büyük bir şanssızlıktı. En son Rüya’sını izlediğimiz yönetmenin filmlerinde uzun bir süre daha ikinci bir Boş Ev arayacak gibiyiz.

27 Ekim 2007 Cumartesi

KISA FİLM ÇEKMEK... YA DA ÇEKEMEMEK...


Sinemayla ilgilenen hemen herkes kısa filmle de ilgilenir. Hatta sinemayla fazlasıyla ilgilenen birçok insanın aklından, hayalinden kısa film çekmek en az bir iki defa geçmiştir muhakkak. Peki, neden kısa? Kısa filmi sinemanın ayrı bir kolu olarak görüp uzun metraja hiç bulaşmadan hep kısada kalmayı savunanlar olduğu gibi uzun metraja geçişte aşama olarak görenler de var. Ayrı bir dal diyebiliriz kısa film için, evet. Anlatmak istediğini -becerebiliyorsan- bir dakikada da anlatabilirsin. Zor olan da bu zaten aslında. Belki daha anlamlı kılan da bu aynı zamanda. Kısa film için kısaca “vur-kaç” tabirini kullanmak sanırım yanlış olmaz.

Maalesef yaşadığımız ülkede sinema yapmak çok zor. Çünkü bunun için de paramız yok. Son yıllarda ilerleyen teknolojinin maliyeti düşürmesiyle sinema sektöründe hatırı sayılacak bir kıpırdanma olduğu bir gerçek ama yine de eşi-dostu, az da olsa parası olmayanlar hala izleyici olarak var olabiliyor sektörde. Uzun metrajda hal böyle de kısada farklı mı ki? Her ne kadar kısa film hatır-gönül işi gibi görülüp “parayla ne ilgisi var” sorusunu akıllara getirse de durum öyle değil aslında. Çünkü kısa film de az önce bahsi geçtiği gibi aslında birçok insanın profesyonelce yaptığı bir sanat. Ama ülkemizde hala öğrenci işi gibi görülüyor, o başka. Sorun da burada zaten. Belki somut örnekler verirsem, ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.

Kafanızda “bundan iyi kısa film olur” dediğiniz bir hikaye var. Bir defa senaryoyu yazarken bile oyuncu sayısını, filmin geçeceği mekanları, kullanılacak malzemeyi temin edip edemeyeceğinizi, vs düşünüp kendinizi, dolayısıyla filminizi en baştan kısıtlıyorsunuz. Paranın devreye girdiği ilk aşama bu. Paranız olsa “onu da alırım, burayı da kiralarım” amiyane tabirle “neyse parası veririm” der, istediğiniz gibi yazarsınız. Her neyse senaryoyu yazdık, ne kadar (oto) sansürlense de eh iyi bir şeyler çıktı gibi. Siz sinemayla ilgileniyorsanız etrafınızda illa ki ilgilenen başkaları da vardır. Fikrinizi onlara açıyorsunuz. Herkes çok heyecanlıdır, “ben de oynayacağım, ben de yardım ederim, o gün ben de gelirim” diyen o kadar çok insan olur ki… Siz de güvenirsiniz, dolayısıyla rahatsınız, en azından insan gücü (!) anlamında. Kamerayı da ya siz almıştınız iyi kötü ya da bir arkadaşınız ödünç verecek. Işık mı? Komik olmayın lütfen! Mikrofon mu? Ha ha ha… Bir de monitör ha? Ne gerek var canım? Paranın devreye girdiği ikinci ve en önemli aşama. Ama eksik gedik bir şekilde ayarladınız. Mekanı da seçtiniz, diyelim senaryonuzda bir kitapçıda geçen bir sahne var. Mekanı kullanmak için gidip izin almanız gerekiyor. Öncelikle ne yapmak istediğinizi uzun bir süre anlatmanız gerekecek. Karşınızda Sherlock Holmes duruyor olabilir, dikkat! Hadi diyelim, bir şekilde anlattınız. Bu defa niye yapıyorsunuz, yani bu işin ucunda ne var ki bu kadar isteklisiniz? Nerede yayınlanacak, yayınlanmayacaksa niye çekiyorsunuz, vs. Bu ülkede herkes her şeyi biliyor, inanın. Anlatmadan edemeyeceğim, çok taze. Yeni bir kısa film çekme hazırlığındayım. Bana bir kafe lazım ama biraz özelliği olan bir kafe. Neyse kafe sahibi bir hanım, beni başka bir arkadaşının mekanına götürdü. Meğer fotoğraf çekeceğim sanmış, “al çek” dedi. Ben film çekeceğimi söyleyince bir yapımcı edasıyla elini kaldırıp “aaa, bak o zaman işler değişir, mesela ışık kullanacağım dersen para verirsin” tarzı şeyler söyleyip beni bir masaya oturttu. Kendimi çok önemli bir iş toplantısına giriyormuş gibi hissettim neredeyse. Sonra da çekeceğim şeyin bir reklam filmi olup olmadığını sordu. Ama aslında o emin bu işin ucunda “para” olduğuna. Yoksa niye çekeyim ki? Ben yine de ısrarla sadece hobi olarak kısa film çekeceğimi anlatmaya çalıştıysam da doğal olarak pek inandıramadım. Hobi için olmazmış, siftah atarmışım, vs. Neyse ki tüm mekan sahipleri aynı yaklaşımda bulunmuyor ama yine de kolay değil. Sonuç olarak şimdi ben o filmi sabah sekizde çekmek zorundayım, kolaysa müşteri rolü oynayacak insan bul, falan filan. Çünkü o filminizde oynamayı ya da orada bulunmayı çok isteyen arkadaşlarınız gün geldiğinde kayboluverir genelde. Ya saat uymaz ya başka bir plan çıkıverir, vs, vs. Ama ben mekan sahibine “zararı karşılaşırım, 250 atarım” diyebilsem hiç sorun olmayacak, istediğim saatte çekeceğim. Neyse diyelim bunu da aştık. Sıra geldi kurguya. Neyse ki daha önce de bahsettiğim gibi teknolojinin gelişmesi bu işleri biraz kolaylaştırdı. Evinizde az çok iyi bir bilgisayar varsa oturup kendiniz yapabilirsiniz kurguyu. Ama eskiden böyle miydi? Sinema televizyon okuyorsanız, okulda montaj seti sırasına girersiniz, orada da işler aksar mesela en basitinden otuz dakikalık bir gecikmeyle seti boşaltırsanız, işiniz sizden sonraki arkadaşlarınızın insafına ve anlayışına kalmış demektir. Para var mı? Öyleyse hiç sorun değil, bir prodüksiyon şirketiyle anlaşır, kaç saatte isterseniz yaparsınız kurgunuzu.

Orta sınıf Türk insanı işte bu yüzden çok yaratıcıdır. Yokluklardan bir şey var etmeye çalışırken neler icat etmiştir neler! Kısa filmcilerin jimmy jib tekniklerini, kol-bacak kopma sahneleri için yaratıcılıklarını nasıl kullandıklarını, vs. kısa film sitelerinden okuyunuz.

Peki, tüm bu zorlu aşamaları geçip filminizi bitirdiniz, zaten sonrası için çok fazla beklentiniz yok değil mi? Olmamasını tavsiye ederim. Hangi ödül gerçek sahibine veriliyor ki zaten? Gerçekten iyi olan örneklerin istisna olduğunu söylemeli tabii. Ama sorun ödül falan da değil ya, motivasyon oluyor o da ayrı mesele. Yine de yılmamalı, maneviyatı beslemeli diyorum, kolay gelsin…

24 Ekim 2007 Çarşamba

THE FOUNTAIN-KAYNAK


ARONOFSKY HAYAT SUYUNU ARARKEN...

Ne kadar bekleniyor olsa da alıştıramayız kendimizi ölüme. Hele ki, yokluğuna asla alışamayacağımızı düşündüğümüz birini alıp götürecekse. En pozitif bilimler yanlısı insan bile çaresiz kalınca nereye koştuğunu bilmeksizin arayışa girer. Doktor Creo’nun biricik karısı Izzi’yi kaybetmenin eşiğindeyken gerçeği kabullenip eli kolu bağlı oturmaktansa kanseri yenip (doktor olması avantaj tabii) karısını kurtaracağına ilişkin tükenmez inancı gibi.

İnsanlığın var oluşundan itibaren peşinde olduğu, çaresizce aradığı en önemli şey kuşkusuz ki ölümsüzlük. Bu arayışın coğrafyası, dini, dili yok. Sadece yöntemler değişiyor ama biz bulamayacağımızı bildiğimiz halde hep aynı şeyin peşindeyiz. Neden daha çok yaşamak istiyoruz peki? Birçoğumuz istemediğimiz bir hayatı onca savaş vererek yaşamak zorunda kalırken? Asla mutlak doğrular yoktur, dolayısıyla bu soruya muhtemelen diye cevap vermek gerekirse; korkudan! Ölüm korkusundan… Nereye gideceğini, gidersen neyle karşılaşacağını, yoksa hiçbir yere gitmeyip tamamen yok mu olacağını ya da tekrar ve tekrar ve tekrar dünyaya gelip aynı kısır döngüyü mü yaşayacak olacağını bilmemenin verdiği korkudan olsa gerek. Oysa Aronofsky’nin, Kaynak’ta doğu mistisizmi temelinde anlattığı ama aslında tüm ilahi ve felsefi inanışların özünü oluşturan o inanca sahip olabilsek korkmamız için hiçbir neden kalmayacak hatta sükunet ve huzurla gidebileceğiz ölüme. Evren, (ne isim koyarsanız koyun) tek bir özden oluşmuştur ve hepimiz o özün parçalarıyız. Bedense bir hapishanedir sadece. Öldüğümüzde ruhumuz özgür kalır ve parçalarından oluştuğumuz özle birlikte, her yerde, evrenin her köşesinde yaşamaya devam ederiz. Öyleyse gidenlerin ardından üzülmemeli. Baktığınız, dokunduğunuz her yerde yaşamaya devam ettiklerini düşününce.

Kaynak bu çok temel ama çözülemez kısır döngüyü anlatıyor. Öyle ya, kim “bu kesinlikle böyledir” diyebilir ölüm söz konusu olunca? Ama az önce de belirttiğim gibi aslında neye inanırsanız inanın temelde aynı şeye inanıyorsunuzdur. Aronofsky de, karısı kanser hastası olan doktor Creo’nun hikayesini bu temelden yola çıkarak anlatmayı tercih etmiş. Kulağa hoş geliyor aslında ama yönetmenin diğer filmlerine hayran olanlardansanız Kaynak, biraz zayıf kalabilir. Zayıflığı kesinlikle anlatım tarzı, zamanın kurgulanması gibi konularda değil. Tam tersi bu anlamda çok başarılı. Yani geçmiş, gelecek ve şimdi aslında birbirinden farklı şeyler değil düşününce. Öyle ya da böyle isimler, cisimler, mekanlar değişse de aynı şeyleri yaşıyoruz. Yönetmen, bu temel görüş çerçevesinde, kahramanları üç farklı zaman dilimine götürüyor ve bu dilimler arasındaki geçişler öyle yerinde ki, Aronofsky’nin ne düşündüğünü anlatmaya sırf filmin kurgusu bile yetiyor. Bir anlamda geçmiş, şimdi ve gelecek birbirini tamamlıyor. Aynı zamanda Tommy ve Izzi Creo, farklı hikayelerin kahramanları gibi görünseler de hep aynı şeyi yaşadıkları ve aradıkları düşünülünce az önce bahsi geçen ve tüm canlıların “aynı özden olma, birbirinden farkı olmayan” varlıklar olduğu düşüncesine de gönderme yapıyor hatta parmağıyla gösteriyor! Ama sinematografik anlamda kendisinden daha iyisini beklemeye hakkımız olduğunu sanıyorum. Kaynak sizi, Pi ve Requiem For a Dream’de ulaştığınız görsel doygunluğa ulaştırmıyor. Kötü değil ama daha iyi olmalıydı sanki. Ama yine de güç bir konuyu anlatmaya çalışmış ve somut olanla ruhani olanı birleştirip aynı potada eritmeyi gayet iyi başarmış bir filmi eleştirmek de çok doğru gelmiyor. Bir de yönetmenin filmi çekebilmek ve tamamlayabilmek için ne kadar savaş verdiğini düşününce!

Yazıyı tamamlarken Aronofsky çok film çeksin, hep film çeksin demek istiyorum sadece!

20 Ekim 2007 Cumartesi

SOKAK (FİLM BİLGİLERİ)


FİLMİN ADI: SOKAK
YAPIM YILI:2005
YÖNETMEN: DİLEK AYDIN
SENARYO: DİLEK AYDIN
KAMERA: DİLEK AYDIN
KURGU: FIRAT OKAYGÜN, ÖZKAN TEKİN
ÖZGÜN MÜZİK: JERFİ ÇAKICI
OYUNCULAR: ARİF KARABULUT, EBRU AYDIN, JERFİ ÇAKICI, SEVİLAY TOPÇU,
REFİK TOPÇU, ÖZGÜR TAŞDÖĞEN, RUPEN ÇIRAK
FİLM; AYNI SOKAKTA OTURDUKLARI HALDE BİRBİRLERİNİ TANIMAYAN İKİ
GENCİN TRAJİ-KOMİK BİR ŞEKİLDE TANIŞMASININ ARDINDAN
TESADÜFLERİN İNSAN HAYATINDAKİ YERİNİ VE ŞANSLA ŞANSSIZLIĞIN HER AN YER DEĞİŞTİREBİLECEĞİNİ ANLATIYOR.


19 Ekim 2007 Cuma

SOKAK (KISA FİLM SENARYO)



SOKAK

Jenerik yazıları çıkar.
Jenerik biter.

01.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik giriyor.

Arif izleyiciye bakıyor, sinirli ve mutsuz bir ifadeyle…

ARİF
Beni o öldürdü, inkar edecek biliyorum ama o yaptı.

diyor.

Müzik yükseliyor.

/FLASHBACK/ BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Arif’in üzeri gazeteyle örtülü, etrafında kan lekeleri görülüyor. Yanı başında kırılmış bir saksı. Ebru oturmuş ona bakarak ağlıyor. Jerfi evinin penceresinde elini ağzıyla kapatmış, korkuyla camdan ona bakıyor.

02.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik dipte devam ediyor.

Jerfi izleyiciye bakarak üzgün ve şaşkın bir şekilde konuşuyor.

JERFİ
Ben kimseyi öldürmedim. Kapı çaldı, kimin geldiğine
bakmak için cama koştum sadece.

Müzik yükseliyor.

/FLASHBACK/JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Bir el kapı zilini çalıyor. Jerfi camdan bakarak bağırıyor.

JERFİ
Kim o?

Eli pencere kenarındaki saksıya çarpınca saksı o sırada Ebru’yla birlikte yoldan geçmekte olan Arif’in kafasına düşüyor. Jerfi şaşkınlıkla eliyle ağzını kapatıyor.

Müzik dipte devam ediyor.

03.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay cam kenarındaki koltuğunda oturup izleyiciye bakarak…

SEVİLAY
Ben şahidim, aynen öyle oldu… Ben kim miyim?
Şu çocuğun karşı komşusu.

diyor. Jerfi’nin yüzü ekranda beliriyor.

SEVİLAY
O beni tanımaz gerçi… Bütün günüm camın önünde
geçtiği için her şeyi gördüm ben.

04.EBRU EV/SALON İÇ/GÜN

Ebru elindeki sigaradan bir nefes çekip tedirgin gözlerle sağına soluna bakınıyor. Sonra izleyiciye dönerek alçak bir sesle…

EBRU
Ben… Biz… Tanışalı çok olmamıştı aslında… Sevgilim de
sayılmaz… Ama belki de sevgilimdi. Yani galiba... Sanırım...
diyor. Gözlerini önüne indirip ani bir hareketle ekrana yaklaşıp sesini iyice alçaltarak

EBRU
Belki de peşimdeki adamlar öldürttü onu?

diyor.

05.BAR/SALON İÇ/GECE

Müzik bitiyor, diğer müzik giriyor.

Arif ve Refik ellerinde biralarıyla bara girip boş masa bakıyorlar. Köşede bir yerde masa
bularak oturuyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Arif bir süre sonra sigarasını yakmak için yan masada tek başına oturan Ebru’nun yanına gidip çakmak istiyor. Karşılıklı gülüşüyorlar, Arif yerine oturuyor ama arada dönüp Ebru’ya bakıyor. Birkaç mahcup bakışmadan sonra Arif ve Refik, Ebru’nun masasına oturmak için izin istiyor. Ebru kabul edince oturup konuşmaya başlıyorlar. Bir süre sonra Refik izin isteyip kalkıyor.

Ekran kararıp açılıyor.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Arif ve Ebru oldukça samimi bir şekilde oturuyorlar.

06.REFİK EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik bitiyor, diğer müzik giriyor.

Refik üzgün bir şekilde izleyiciyle konuşuyor.

REFİK
Tüh be, amma da şanslı çocuktu… Para pul yoktu ama
hangimizde var ki? Ama o yolunu bulurdu… O gün de
çok şanslıydı, altılıyı tutturdu, sevgili de buldu.

Kafasını sallayıp etrafına bakıyor.

REFİK
Kim derdi ki… Öyle ölecek? Şans işte…

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Müzik dipte devam ediyor.

Refik sokakta bir kaldırma oturmuş elindeki ganyan kuponunu incelerken Arif yanına geliyor.

ARİF
Baba ne haber ya, ne yapıyorsun?

Refik şaşkınlıkla başını kaldırıp ona bakıyor.

REFİK
Oğlum, nerelerdesin ya?

Elindeki kuponu gösteriyor.

REFİK
Ne tüyolar kaçırdık!

ARİF
Buralardayım ya, işlerim vardı biraz. Boşver şimdi…
Nasıl bugün, ekmek var mı?

REFİK
Var, var da para… Para yok ki!

Arif gülümseyerek onu kolundan tutup kaldırıyor.

ARİF
Para var oğlum, kalk, oynayalım.

Refik sevinçle yerinden kalkıyor, gülüşerek uzaklaşıyorlar.

Ekran kararıp açılıyor.

Arif ve Refik gülüşerek yürüyorlar.

REFİK
Oğlum ne oldu böyle ya?

ARİF
Son ayakta öldüm öldüm dirildim, yatacağız diye var ya!
Neyse içkiler benden, dağıtıyoruz bu gece!

Müzik yükseliyor.

Bu arada yanlarından geçtikleri Ebru ve Jerfi sokakta tartışıyorlar.

07.EBRU EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik dipte devam ediyor.

Ebru heyecanla izleyiciye bakarak konuşuyor.

EBRU
İşte! Demek o gece tanışmışız! Ben sevgilimden yeni
ayrılmıştım daha. O bana inanmıyordu.

Jerfi’nin somurtkan yüzü ekranda beliriyor.

EBRU
Ama o inandı…

Arif’in gülümseyen yüzü ekranda beliriyor.

EBRU
Yani aslında arkadaşça başlamıştı herşey…

Başını önüne eğip mahcup bir şekilde gülümsüyor.

EBRU
Alkol işte!

08.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay omzunu silkerek bilmiş bir edayla izleyiciye bakıyor.

SEVİLAY
Can sıkıntısı işte… Zaman başka türlü geçmiyor ki!
Yıllardır neler gördüm bu mahallede ben… Neyse
konumuz o değil tabii… Bu kız, bu çocuğu terk etti.
Sokağın ortasında kavga ettiler, gördüm.

Ebru ve Jerfi’nin kavga etme görüntüleri ekranda beliriyor. Sevilay şaşkın bir ifadeyle devam ediyor.

SEVİLAY
Sonra bir baktım, bir iki gün sonra öteki çocukla el ele…
Ben tabii böyle şeylerden uzağım, tek yaptığım… Bizim
sokağı izlemek…

Başını sallayıp cama dönüyor.

09.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Jerfi kızgın bir şekilde izleyiciye bakıyor.

JERFİ
Demek benden ayrılır ayrılmaz buna koştu. İnanmışmış…
Bu kız paranoyaktır, inanmazsanız doktorlarına sorun.
Ha bire “peşimdeler, yok seni de öldürecekler”

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Müzik yükseliyor.

Ebru sürekli arkasına dönüp bakarak koşarcasına yürüyor. Bir apartmanın kapısına gelip tekrar arkasına bakıyor, kimse yok. İçeri girdikten sonra arkasından gelmekte olan iki adam(?)
birbirine bakıp gülüyor.

Müzik dipte devam ediyor.

JERFİ
Yardım etmeye çalıştım ama ne fayda? Sonunda
terk etti beni!

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Ebru ve Jerfi sokakta tartışıyorlar. Ebru oldukça sinirli.

JERFİ
İlaçlarını alıyorsun değil mi? Sakın yine bıraktım
deme bana.

EBRU
Ya, ilaçla ilgisi yok diyorum sana! Ben senin iyiliğini
istiyorum, peşindeler işte! Hem inanmıyorsan niye
benimle birliktesin?

Yüzünü buruşturarak

EBRU
Öf, tamam ya, seni inandırmaya çalışmayacağım daha
fazla! Bitsin gitsin!

deyip hırsla arkasını dönerek uzaklaşıyor.

10.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Arif hayıflanıp başını sallayarak izleyiciye bakıyor.

ARİF
Paranoyak olsun, güzel kızdı. Şansım iyice açıldı diyordum,
sabah yolda o parayı bulmam, altılıyı tutturmam, sonra
hatunla tanışmam… Hepsi şu sakarın saksısıyla mı son
bulacaktı? Bir de şansınla doğdun sen derdi annem!

11.REFİK EV/SALON İÇ/GÜN

Refik şaşkın bir şekilde izleyiciye bakar.

REFİK
Vay be, parayı yolda mı bulmuştu?

12.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay bir şeyi unutmuş olmanın şaşkınlığıyla izleyiciye bakıyor.

SEVİLAY
Yolda buldu tabii, onu söylemedim mi ben? Hatta
cama vurdum arkasından ama duyuramadım.

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Müzik yükseliyor.

Jerfi aceleyle evden çıkıp yürüyor. Telefonu çalınca elini cebine atıp telefonu çıkarıyor. Bu sırada arka cebinden düşürdüğü parayı fark etmiyor.

Müzik dipte devam ediyor.

JERFİ
Efendim canım! Yoldayım, bankaya gidiyorum…
Fatura ödemeye… Buluşalım mı? Şimdi mi, şimdi
olmaz, öğleye kalmadan ödemem lazım.

Arif ıslık çalarak ağır adımlarla sokakta yürürken yerde duran parayı görüyor. Etrafına bakınıp parayı alıyor, gülümseyerek sayıp cebine koyuyor.

JERFİ
E, başka türlü harçlık alamıyordum, ne yapayım?
Tamam, ben işim bitince ararım seni, söz… Alo… Alo!

Telefon kapanınca yüzünü buruşturarak yürümeye devam ediyor.
Sevilay başını sallayıp izleyiciye bakarak gülümsüyor.

SEVİLAY
Ya, işte böyle, bunca yıldır bu sokakta gördüğüm en
ilginç olaylardandır bu… Sen çocuğun parasını bul,
git altılı oyna kazan, bir de sevgilisini kap… Cık cık!

SEVİLAY ANNE
Kızım, tuvalete gitmeyecek miydin sen? Hadi sırtıma…
Götüreyim seni!

Sevilay utanarak başını önüne eğiyor.

13.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Jerfi kızgın, izleyiciye bakıyor.

JERFİ
Bir de ben katil mi oldum şimdi? O para nasıl önemliydi,
biliyor musun? Bankada bir baktım, para yok! Sonra
annemin çenesi mi, sevgilimin dırdırı mı? Zaten şans hiç
gülmemiştir ki bana!

14.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Arif de sinirli…

ARİF
Tabii hayatının baharında ölen sen değilsin! Benim
artık hiç şansım yok ya!

diyor.

15.EBRU EV/SALON İÇ/GÜN

Ebru ağlamaklı bir şekilde izleyiciye bakıyor.

EBRU
Yoksa beni kıskandığın için mi öldürdün onu?
Demek o kadar seviyordun! Öf, ne aptalım! Ama
ben hapisten çıkıncaya kadar beklerim seni…

16.REFİK EV/SALON İÇ/GÜN

Refik hayıflanıyor.

REFİK
Ulan adalet mi bu be? Benim aslan gibi arkadaşım
gitti.

Ebru’ya bakar gibi başını çeviriyor.

REFİK
Ne uğursuzmuşsun be!

17.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Jerfi kızgın

JERFİ
Evet!

diyor.

18.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Arif kızgın

ARİF
Evet!

diyor.

19.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay bilmiş bir edayla

SEVİLAY
Evet, hepinize yazık oldu tabii!

diyor.

Ekran kararıyor, müzik yükseliyor.

Oyuncuların çekimler esnasındaki hata görüntüleri üzerine arka jenerik yazıları çıkıyor.

SON

DİLEK AYDIN

16 Ekim 2007 Salı

CANDY


ACI “ŞEKER”

Zevk veren maddelerin hayatımıza kattığı acı tatlara dair bir film Candy. Ancak selefleri Trainspotting ve Requiem For a Dream olunca ister istemez bir karşılaştırma durumu sözkonusu oluyor ki bu da “Candy” nin işini hayli zorlaştırıyor.

Nedense hayatta en çok acıyı sevdiklerimiz yüzünden çekeriz ve yapmaktan zevk aldığımız şeyler genelde zararlıdır. Bu cümle, filme ismini veren ana karakter Candy’nin hayatında birebir anlamını buluyor. Kısa sürede tanıyıp evlenme kararı aldığı, kendi deyimiyle “keş” sevgilisi Dan,onu uyuşturucu maddelerin en tehlikelisi diyebileceğimiz eroinle tanıştırıyor ve

Candy’yi önce cennete götüren bu madde bir süre sonra cehennemi yaşatıyor. Aslında filmin daha başında, onlara bir baba (!) şefkatiyle sarılan, ihtiyaçları olduğunda para ve uyuşturucu sağlayan Casper, Candy’e eroinle ilgili sihirli cümleyi söylüyor: “Bırakabileceğin zaman bırakmak istemezsin, bırakmak istediğin zamansa bırakamazsın” Ama bu cümle, cennet günlerini yaşayan Candy’nin bir kulağından girip diğerinden çıkıyor.

Yönetmen Neil Armfield, Luke Davies’in kitabından uyarladığı filmini cennet, dünya ve cehennem’den oluşmak üzere üç bölümde anlatmış. Candy ve Dan aşkla bulutlarda uçuyor, gerçeklerle yeryüzüne iniyor ve gerçeğin tadı acılaştıkça yeraltında kayboluyorlar.

Başkalarının parasıyla da olsa bulmayı başardıkları eroinin verdiği haz, sonsuza kadar birlikte olma sözleri ve nihayetinde virane bir depoda mutlu başlayan evlilik günleri, Candy’nin uyuşturucu bulmak için fuhuş yapmaya başlamasıyla ikiliyi yeryüzüne indiriyor. En azından Candy’yi. Dan’in bu duruma olan duyarsızlığı, Candy’nin ileride geçireceği sinir krizlerinin yavaş yavaş sinyal vermeye başlamasına neden oluyor. Dan’in de bir çeşit hırsızlıkla bir miktar para bulma gibi iyi niyetli çabaları yok değil ya (!) bu defa da Candy’nin beklenmedik hamileliği ve önce uyuşturucuyu bırakma çabalarının Casper’ın söylediği şekilde sonuçlanması, sonra bebeğin ölü doğması onları kaçınılmaz sona yaklaştırıyor. Şehirden uzaklaşıp bir kır kasabasında yaşamaya başlıyorlar ve hakkını yemeyelim bu defa da Dan hayatlarını yoluna koymak için çaba sarf ediyor ama Candy çoktan ona karşı kinle dolmuş oluyor bile. Bundan sonrası her ikisini ve ilişkilerini tamamen çözülme günlerine götürüyor. Biri hastaneye yatarken, diğeri eski günlerine dönüyor. Mendilleri hazırlayalım...

Aslında filmin bölümlerini kötü, daha kötü, en kötü diye adlandırmak daha yerinde olur gibi.
Çünkü “cennet” diye adlandırılan bölümde bile kahramanlarımız aslında pek de cennette yaşamıyor. Sahip oldukları tek şey birbirleri ve hayalleri. Yetmez mi diyebilirsiniz ama yetmiyor maalesef. Yani cennet hayallerde kalıyor, hem de oldukça kısa bir süre yaşanarak.

Candy’yi uyuşturucu batağına saplayıp güzel olması muhtemel bir geleceği yok eden kişi Dan mi yoksa annesi mi ya da herkesin ötesinde bizzat kendisi mi tartışılır ama Candy, bulunduğu durumun sorumlusu olarak annesini görüyor, orası kesin. Onu ufak tefek hatalarından dolayı eleştiren, her şeyin her zaman dört dörtlük olmasından yana anne modellerinden Candy’ninki. Bu da kendi deyimiyle, küçük yaşlardan itibaren yumruklarını sıkmasına neden oluyor. Ve Dan’le tanıştığında amiyane tabirle akacak mecra buluyor. Annesiyse Dan’i kızının hayatını mahvetmekle suçluyor. Bu suçlama aslında Dan’e değil Candy’e belki de. “Sen iradesizsin, aklın yok, bir adamın peşinden gidip hayatını mahvettin” diyor bir anlamda. Oysaki Candy’nin uyuşturucu macerasında kimsenin zorlaması söz konusu değil.

Yazının başında Candy’nin, selefi sayılabilecek filmlerle karşılaştırıldığından bahsetmiştim. Oysa Candy ile adı geçen filmler arasında kıyas yapmak çok da doğru olmaz çünkü Candy her ne kadar öyleymiş gibi görünse de tam olarak bir uyuşturucu filmi sayılamaz. Onun için daha çok bağımlılık üzerine bir film diyebiliriz. Bu, bir eşya, bir müzik grubu, sigara, alkol yani her şey olabilir. Bu film içinse iki gencin birbirlerine ve zincirleme olarak uyuşturucuya bağımlılıkları söz konusu. Yani “Trainspotting” ya da “Requiem For a Dream”deki gibi muhteşem halüsinasyon sahneleri beklemeyin. Birbirlerine olan bağımlıklarındaysa ağustos böceği tarzı bir yaşam söz konusu ki, bu onları uçuruma götürüyor. Neredeyse tüm film boyunca duyarsızlığa son noktayı koyan Dan, ayrılık sürecinde bunu fark ederek üzerine düşeni yapıyor yapmasına ama kaybedilenler geri gelmiyor sonuçta. Eğer ısrarla uyuşturucu filmleri kategorisine sokup değerlendirerek karşılaştırma yapmamız gerekirse, Candy maalesef oldukça zayıf kalıyor ve “biz bu filmi görmüştük” cümlesini dedirtiyor. Acı bir aşk hikayesi desek, onu da görmüştük. Sonuçta Candy, daha önce görmediğimiz bir şey göstermiyor ve geriye hoş vakit geçirten 108 dakikadan başka bir şey bırakmıyor.

DEATH PROOF-ÖLÜM GEÇİRMEZ


ÖLÜM GEÇİRİYOR... MU?
Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in “iki film birden” kuşağı olarak tasarlayıp gerçekleştirdikleri projenin ilk ayağı Ölüm Geçirmez. Gönül isterdi ki ikisini bir arada izleyebilelim. Hatta “5 dakika ara” mızı yönetmenlerin “olmayan” filmlere çektikleri fragmanları izleyerek geçirelim. Bunların olmadığını düşününce Ölüm Geçirmez biraz eksik kalmış hissi veriyor çünkü. Rodriguez’in bölümünü merakla beklerken “böyle uygun görülmüş” deyip bağımsız olarak değerlendirmek düşüyor bize de.

Proje için, Tarantino ve Rodriguez’in hayranlık duydukları “grindhouse” türüne bir çeşit saygı duruşu diyebiliriz. Hayranlıkları biliniyordu bilinmesine ama kendi filmlerinde bu kadar birebir kullanmamıştı her iki yönetmen türün özelliklerini daha önce. Aslında geriye dönüp Tarantino filmografisini hatırladığınızda çoğu filminde bu türün izlerini kolaylıkla fark edebiliyorsunuz. Ama belki de ilk dirsek teması yönetmen koltuğunda olmasa da yapımcı olarak destek verdiği Otel-Hostel serisinin ilk filminde gerçekleşti. Ve Ölüm Geçirmez’le de direk teması sağlamış oldu.

Ölüm Geçirmez’de oldukça eğlenceli bir doksan dakika geçireceğinizi öncelikle belirtmek isterim. “Manyak” bir eski dublörün, çok da derinine inip felsefe aramanızı gerektirmeyecek ya da zorlayıp bulsanız da “ne önemi var ki ama zaten” dedirtecek bir sebepten, bir grup kızı seçerek öldürmek üzere peşlerine düşmesinin ne kadar eğlenceli olacağı sorusu gelebilir aklınıza. Ama bu filmin tabiri caizse “olay”ı da bu. Mısırınızı alıp, koltuğunuzda arkanıza yaslanarak, hiçbir şey düşünmeden kendinizi akışa bırakacağınız filmlerden Ölüm Geçirmez. Bittikten sonra da “ne anlatıyordu” diye sorup, aradaki boşlukları doldurma çabasıyla derin manalar çıkarmaya çalışmazsanız filmi seveceksiniz.

Tarantino, “grindhouse”un en önemli özelliği olduğunu söyleyebileceğimiz, vahşeti çok da fazla kullanmamış filminde. Bol kanlı sahneler bekliyorsanız hayalkırıklığına uğrayacaksınız. Özellikle filmin ilk yarısında, eyalet eyalet dolaşıp kurban arayan ve kolaylıkla da (!) bulan dublör Mike, planını uygulamaya başlayıncaya kadar oldukça süt liman ilerliyor film. Tam da “iki film birden” sineması izleyicisini cezbedecek hoş ve boş kızlar ve onların baygın bakışlarına eşlik eden şuh ses tonlarıyla izleyiciye sunulan suya sabuna dokunmayan, sıradan sohbetleri sıkabiliyor bile zaman zaman. Hani üçü bir araya geldiğinde dış görünüşleriyle hemen dikkat çekip de biraz gözlemleyince, kendi hayatlarında önemli ama normalde önemi olmayan olaylara verdikleri abartılı tepkilerle sinir bozan kızlar vardır ya, kahramanlarımız tamı tamına böyleler. Ama bu da aslında, sanki izleyiciye “hayat bu kadar basit ve güzel demek ha, az sonra görürsünüz” dedirtmeyi amaçlıyor gibi. Çünkü “az sonra” Mike birdenbire ve davetsizce hayatlarına giriveriyor. Hatta biraz zorlasa tüm iticiliğine rağmen gizemli görünüşü ve tavırlarıyla esas kızlarımızdan birinin kalbini çalabilecek gibi. Fakat film izleyiciyi çok gerip bekletmeden bu hikayeyi birdenbire nihayete erdiriyor. Mike’ın kızlarla yakın temasa geçip bir kaçma-kovalama durumu yaratmasını beklerken maharetin onda değil korkunç görünümlü arabasında olduğuna tanık oluyorsunuz ki aslında bunun da ipuçları verilmiyor değil. Daha kısa tutulan ikinci bölüm içinse “Sapık hak ettiğini bulacak mı?” alt başlığını açabiliriz. Mike bu defa daha dişli rakiplerle karşılaşıyor. Kızlar ilk bölümdekilerin yanında biraz sönük kalsalar da yine güzel ve iddialılar ama bu defa “kolay lokma” değiller. Mike bu bölümde, kızlarla hiç iletişim kurmaksızın direk harekete geçiyor ama işler hiç de istediği gibi gitmiyor. İzleyiciye de, onun, güce sahip olmanın verdiği mutlulukla karşı tarafa kaptırmanın verdiği korku duyguları arasında gidip gelen ruh haline bir çeşit intikam duygusuyla, gülümseyerek hatta zaman zaman kahkaha atarak tanık olmak düşüyor. Bu bölümde oldukça uzun tutulan ve aslında filmin ruhuyla örtüşen araba takip sahnelerinin ne kadar ustalıkla çekilmiş olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Film, bir anlamda zavallı, başına geleceklerden habersiz, zayıf kurbanla başına geleceklerden yine habersiz ama güçlü kurbanı karşılaştırıyor… Ya da kadını mı demeliyiz? Öyle ya seri katiller genelde kendilerine karşı koyacak fiziksel gücü olmayan kadınları seçerler. Mike’ın hangi sebeplerle böyle bir şeye giriştiğiyse öğrenemediğimiz ve çok da umursadığımız detaylardan. Zaten onun hain ve istediğini alan acımasız katil portresi de küçük düşürülüyor ki bu da kurbanla empati kuran izleyici grubu olarak hoşumuza gitmeyecek bir durum değil.

Eğer bir filmi izlerken her şeyin ayrıntılı şekilde anlatılması, hikayede boşluklar kalmaması taraftarıysanız bu filmi izlerken çok soru soracaksınız. Çünkü filmde birçok detay özellikle es geçilmiş. O yüzden sorulara çok takılıp filmden alacağınız keyfi azaltmayın derim çünkü o soruların varlığı zaten filmin çekim amacına hizmet ediyor.

Sonuç olarak Tarantino, bu filmi yazarken ve çekerken çok eğlenmiş belli ki ve aynı bakış açısıyla izlerseniz siz de eğleneceksiniz. Unutmayın, tekrarlanan planlar, eksik bırakılmış sahneler, mantık hataları, yavan sohbetler, araya atılan siyahlar, hatta jenerikteki yazı karakteri ve eski bobin görünümü, hepsi ama hepsi oyunun bir parçası…

EDIE-FACTORY GIRL (FABRİKA KIZI)


BİR KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ (DAHA!)

Edie için ne demeli? Hızlı bir şekilde girip aynı hızla çıktığı parıltılı dünyanın sahte (?) yüzlerinden kendine dostluklar kurmaya çalışan zavallı küçük zengin kızın (poor little rich girl) hayat öyküsü mü? Eğlenceli bir hayat ve şöhret uğruna varolan yetenekleri görmezden gelip köreltmenin acı sonu mu? Ya da hiç yabancısı olmadığımız şekilde uyuşturucunun mahvettiği hayatlardan biri daha mı? Tüm bunları içinde barındıran bir hayat aslında Edie Sedgwick’inki. Film de tüm bunları toplayıp parçaları birleştirmeye çalışmış. Ama ince eleyip sık dokuyan, sadece Edie Sedgwick’in hayatını ayrıntılı bir şekilde anlatan bir film bekliyorsanız, bu film tam olarak o film diyemeyiz.

“O çok güzel, neden resim yapsın ki? Çirkin insanlar resim yaparlar.” Andy Warhol’dan, Edie’ye ve resim sanatına ilginç bir yaklaşım. İkilinin güzel günlerinde sıklıkla boy gösterdikleri NewYork gecelerinden birinde, Warhol’un dudaklarından süzülen bu cümle aslında onun Edie’ye bakışını da özetliyor. Tabii gerçekte böyle miydi yoksa filmde mi böyle yansıtıldı tartışılır, hatta tartışılıyor. Bana kalırsa, sosyal statü anlamında iyi bir aileden gelen yetenekli bir genç kızın aşırı dozdan ölümüne varan olaylar bütününü değerlendirecek olursak, Warhol’dan öncesinde aramalıyız sebepleri. En başta öz kızını taciz edip, çocuklarını belki de sırf evden uzaklaştırmak için küçük yaşlarda akıl hastanesine yatıran sonra da sütten çıkmış ak kaşığa dönüşüp kızını korumaya çalışan baba tavrına bürünen “Fuzzy Sedgwick” de mesela. Geçmişte yaşadıklarını çok da unutamayan, hassas bir genç kızın aniden gelip giden şöhretin yükünü kaldıracak güce sahip olmaması çok da şaşırtıcı değil aslında. Dolayısıyla ilginç yaşam tarzına ve sanatta çığır açan yaklaşımına hayranlık duyduğum Warhol’u bu filmde, insanları amaçları doğrultusunda kullanan, dostluk dediği şey güzelliğe duyduğu hayranlıktan ibaret ve bir insanla işi bittiği zaman yerine hemen başkasını koyan biri olarak izlemek beni şaşırtmadı desem yalan olur. Warhol’un, döneminde eleştirilen sanat anlayışı ve yaşam tarzı onun belki biraz nemrut ve duruma göre ters bir insan olmasına neden olmuş olabilir ama bir insanı yok etmekle suçlamak da fazla ağır kaçıyor gibi. Aslında bu bakış açısı Fabrika’ya gidip gelen tüm diğer sanatçıları da kapsıyor ve bu da öyle bir yerin kuruluş amacına bile ters düşüyor gibi. Bir de olayın Edie Sedgwick tarafı var ki, böyle bir durumda o da fazla zayıf bir karaktere dönüştürülmüş oluyor.

Filmde Fabrika’da yapılan işlere değinilen bölümler, aralara serpiştirilmiş fragmanlar duygusu yaratıyor. Bu durum göze hoş geliyor gelmesine ama hikayede bazı kopukluklar yaratıyor. Eksik kalmış hissi yaratan bölümlerden biri de Edie’nin, filmde adı söylenmese de Bob Dylan’la olan ilişkisi. Birdenbire tanışıyor, aşık oluyor ve ayrılıyorlar. Size de “bir Bob Dylan geldi geçti” demek düşüyor. Tabii, Dylan’ın, Edie ile Warhol’un arasının bozulmasına olan katkısı es geçilemez.

Yönetmen George Hickenlooper, Andy Warhol’un, film içinde, satır arasında söylediği bir cümleyi kendi filminin görselliğine uyarlamış zaman zaman. Warhol, kamera hareketlerinin, mesela kameranın birden sert bir zoom yapmasının izleyicinin film izlediğinin farkına varmasını sağladığını söylüyor. Bu filmde de, sanatçının bakış açısını yansıtmak üzere, özellikle Fabrika’da geçen bölümlerde kamera hareketli kullanılmış. Sinematografik anlamda filmin en renkli bölümleri de Fabrika’da geçiyor zaten.

Edie’yi en izlenilir kılan şey, oyuncuların performansı. Sienna Miller’ı, Jude Law’ın eski sevgilisi olarak tanıyanlardaysanız -ki öyle tanımayan kaç kişi vardır bilinmez- bu filmde Edie rolündeki performansına şaşıracak hatta hayran kalacaksınız. Aktrisin gerçek Edie Sedgwick’e olan benzerliği de ayrıca şaşırtıcı. Andy Warhol rolündeki Guy Pierce’sa -ki onu da tanımayan yoktur muhtemelen- muhteşem performansıyla bir kez daha kendine hayran bırakıyor.

Filmin sorunu galiba, tam olarak neyi anlattığını toparlayamamış olması. Edie’nin hayatı dersek tam olarak o değil ki, belki de bu iddiayla yola çıkmamış olsa çok daha başarılı bir film olabilirdi. Andy Warhol ve Fabrika’sı dersek tam olarak o da değil. İkisi birbirinden bağımsız değil zaten, ikisini birden anlatıyor dersek her iki açıdan da eksik kaldığı yanlar olduğunu ve senaryonun kafası karışık bir elden çıktığını düşündürtüyor. Yine de oyuncuların başarılı performansı, Andy Warhol’un Fabrika’sı ve dönemin ruhunu az da olsa hissetmek adına izlenmeli diye düşünüyorum.

INVISIBLE WAVES- HAYALET DALGALAR


DALGALARIN KASVETİ BOĞUYOR!

İçim kıyıldı, afakanlar bastı, sonlara doğru göğsümün üzerine öyle bir ağırlık çöktü ki, nefes alamaz oldum. Bu kadar sıktı beni Hayalet Dalgalar. Bu filmin amacı nedir, niye çekmiş ki deyip durdum. Tabii ilk cümleler bunlar olunca eleştirinin geri kalanını okumaya bile gerek duymayacaksanız belki ama maalesef bunları hissettirdi bana film.

Kişisel bir notla başlamak istiyorum; film festivali kitapçığında gördüğüm ufacık afişi beni bu filme çekmişti. O dönem izleme fırsatı bulamayınca üzülmüş, gösterime girince de büyük bir umutla tutmuştum sinemanın yolunu. Belki de beklentimin bu kadar fazla olması beni hayal kırıklığına uğrattı diyeceğim ama yok, öyle de değil. Her şeyden önce –az sonra değineceğim- hikaye belki ilginç olmayabilir ama görüntü yönetmenliğini Christopher Doyle’un yaptığı bir filmin en azından görsel anlamda bir şölen olacağını düşünmeye hakkım olduğunu sanıyorum. Daha öncekilerde olduğu gibi şiir gibi bir film bekliyordum. Ama onu da bulamadım maalesef. Eğer yapılmaya çalışılan izleyiciye kasvet duygusu vermek, kahramanın yaşadığı buhranları hissettirmekse hakkını yiyemem, film bunu çok iyi başarmış. Baştan sona karanlık değil de gri diyebileceğim bir ortam hakim filme. Gerçekten moral bozuyor. Niye moralimiz bozulsun ki demiyorum -hatta iyi kullanıldığında gayet başarılı filmler yaratabiliyor- ama hikaye de bunu desteklese, değse yani. Ama yok öyle bir şey. Bu arada afişte gördüğünüz o usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo izlenimi yaratan sahne de yok filmde. Filmin sonuna kadar belki flashbackle döner, belki başka bir kızdır o diye bekliyorsunuz ama yok. Flashback demişken, filmde anlamsız bir flashback durumu da sözkonusu. Ortalarda bir yerde cinayeti açıklamak üzere flashback zinciri başlıyor, film anlam kazanacak sanıyorsunuz ama tek bir sahnede kullanılan flashback de oldukça havada kalıyor.

En iyisi baştan başlamak galiba. Konuyu okumuşsunuzdur, Kyoji patronunun karısıyla bir ilişki yaşıyor. Sonra patronu bol para ve hayatında yeni, temiz bir sayfa vaadiyle karısını ona öldürtüyor. Sonrası Kyoji’nin şehri terk edip başka bir yerde güzel bir hayata umutla yelken açması. İşte ilk sorular da burada başlıyor. Kyoji o kadar cool ki, sevdiği kadını öldürüp hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor, yani izin verseler edecek. Bu durumda bu nasıl bir ilişkiydi, gerçekten seviyor muydu, öyleyse nasıl bu kadar kolay vazgeçebildi sorularını soruyorsunuz kendi kendinize. Belki de film bunu, Kyoji’nin içsel yolculuğuyla değil de başına gelenlerle anlatmaya çalışıyor. Çünkü kaçıp gittiği yerde de hatta daha yolculuk esnasında şanssızlıklar peşini bırakmıyor. Bir çeşit “ilahi adalet yerini buluyor” ya da “huzursuz hayalet intikamını alıyor” durumu oluşuyor yani. Ama tüm bu olanlar hiçbir yere varmıyor ki, sorun da bu zaten. Yani yolculuk esnasındaki talihsizlikler insana önce “bu hayalet bu adamın hayatını mahvedecek” diye düşündürtüyor ama sonra ruhani alemden dünyevi aleme bir geçiş oluyor ve Kyoji’nin başına gelenlerin sorumlusunun, öldürdüğü sevgilisinin hayaleti değil gayet kanlı canlı insanlar olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Eh “o zaman film somut olaylara dayalı devam edecek” diye düşünmeye başlıyorsunuz ama bu defa da yine birden ruhani aleme geçiyor! Filmin bu bölümünde klasik Uzakdoğu mistisizmini hissediyorsunuz. Aslında iyi bir senaristin elinden çıktığı zaman gerçekten çok başarılı filmler yaratabilecek bir durum bu. Ama Hayalet Dalgalar’ın en büyük şanssızlığı da senaristi galiba. Konu zaten çok değişik, görmediğimiz bir şey vaat etmiyor ama değişik konu kaldı mı ki? Artık sinemada önemli olan, “aynı şeyi nasıl farklı anlatırım” sorunsalı bence ve açık ki, bunu başarabilen filmleri seviyoruz.

Hayalet Dalgalar’ın sorunu çok ağır ilerlemesi, planları uzun tutması da değil. Eğer tüm bunlar bir amaca hizmet ediyorsa gayet güzel izlenebiliyor. Bunu başarabilen bir sürü yönetmen de var ama bu filmin yönetmeni Pen-Ek Ratanaruang için aynı şey sözkonusu değil maalesef.

Biraz daha ayrıntıya girersek, farklı çekim tekniklerinin bir amacı olduğunu, ileride olabileceklere sizi hazırladığını düşünüyorsunuz. Mesela filmde zaman zaman kullanılan bir kamera açısı var; yönetmen, kahramanların yüzünü göstermiyor, sadece ayakları görüyorsunuz. Hani orada bir şey olacak, bir mesaj var diye düşünüyorsunuz ama onda da yanılıyorsunuz. Ya da gerçekten çok derin bir mesaj var da ben anlamadım!

Son olarak, cinayetin yarattığı iç huzursuzluğunun, filmde yaratılan bunaltıcı atmosferle dışavurumunun baştan sona kadar istikrarlı bir şekilde devam ettiğini ve filmin tek başarısının da bu olduğunu tekrarlamak isterim. Bu da Doyle’un filme katkısı galiba. Ama onun dışında film zaman kaybından öteye gidemiyor.

PLANET TERROR-DEHŞET GEZEGENİ



RODRIGUEZ UÇMUŞ, UÇURUYOR

Her anından keyif alacağınız, dikkatinizin bir an bile dağılmayacağı bir film izlemeye hazır olun. Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in ortak projesi “Grindhouse” un merakla beklediğimiz Rodriguez ayağı nihayet gösterimde. Ve hiç şüphe yok ki beklediğimize değdi. Hatta Tarantino kusura bakmasın, bir çeşit aşık atışması izlenimi yaratan “iki film birden” kuşağının galibi bir değil birkaç boy farkla Rodriguez.

Rodriguez, biraz şaibeli bir patlamanın ardından ortalığa yayılan gazı soluyarak canavarlaşan insanların, çevrelerinde yarattığı dehşeti anlattığı filminde istismar filmlerinin tüm özelliklerini öyle güzel kullanmış ki “nerden başlasam, nasıl anlatsam” dedirtiyor insana. Öncelikle yönetmenin bizzat yazdığı senaryonun, Tarantino’nunkine oranla daha tutarlı ve akıcı olduğunu söylemek gerekir. Tabii ki bu filmde de mantık hataları ve kopukluklar var ama hem daha az, hem de biz zaten bunların olacağını bilerek izliyorduk filmi, değil mi?

Biraz 28 Gün Sonra’msı bir girişle başlıyor film. Devamında da yine oradaki gibi sağlam kalan bir avuç insan dünyayı kurtarmaya soyunuyor. Liderleri de, özellikle TV dizisi “Six Feet Under” daki cenaze “rötuşçusu” rolüyle tanıdığımız Freddy Rodriguez. Dizide kendi halinde hatta biraz pasif diyebileceğimiz bir karakteri canlandıran Rodriguez, bu filmde cool görünümü ve gizemli geçmişiyle oldukça karizmatik bir rolde karşımıza çıkıyor ve gayet de güzel üstesinden geliyor. Bir de canavarlaşan insanlara tek bacağını kurban veren sevgilisi Cherry var ki, -Ölüm Geçirmez’de de rol almıştı- hayatı hayallerden ibaret, kendine güvensiz bir “podyum dansçısı” ndan, tek bacağıyla canavarlara dehşet saçan yenilmez bir savaşçıya dönüşmesi görülmeye değer. Ölüm saçan bir silaha dönüşen bu bacağın hikayesi de türün özelliklerine gayet uygun tasarlanmış. Terör şehri kasıp kavurmaya başladığında, Cherry bacağını kaybettiği için ağlayıp sızlamaya fırsat bile bulamadan kendini savaşın ortasında buluveriyor. Bundan sonrası daha da saçma, çünkü o bacak hiç mi acımaz ki, Cherry hiçbir şey yokmuş gibi yürüyor, koşuyor hatta sevişiyor. Aslında filmin tüm oyuncularını, “ikinci sınıf Amerikan filmi oyuncusu” rolünü bu kadar iyi becerdikleri için tebrik etmek lazım. Kötü adamların “kötü adam bakışları”, cool liderlerin saçmaladıkları anlarda bile karizmayı çizdirmemeleri, istismar sineması geleneklerine gayet uygun şekilde –maalesef- meta olarak kullanılan kadınların en dehşet verici sahnelerde bile seksapellerinden bir şey kaybetmemeleri oyuncuların başarılı performansıyla çoğu zaman güldürerek izletiyor filmi. Zaten bu tür absürtlükler olmasa gayet korkutucu bir film olabilirdi Dehşet Gezegeni.

Film bütünüyle istismar filmlerine bir göndermeden ibaret tamam, ama özellikle değinmeden geçersem eksiklik hissedeceğim birkaç şey var tabii ki. Mesela daha önce muhtemelen eline bıçaktan başka kesici alet bile almamış bir sürü insanın bir anda ateşli silahlar uzmanı kesilivermesi. Sonra dramatik anlarda havayı dağıtmak üzere yapılan klasik Amerikan esprileriyle yine dramatik anlarda geçen duygusal diyaloglar. Ve aslında bu diyalogların az sonra geçeceğine dair verilen ipuçları. Her şey o kadar tahmin edilesi ki, olduğunda hiç şaşırmıyor tersine gülümsüyorsunuz. Ülkenin en iyi barbekücüsü olduğuna inanan J.T. karakterinin, ortalık kan gövdeyi götürürken bile insan kanındaki tuzun mükemmel barbekü sosu arayışında eksik parça olduğunu fark etmesi de es geçilemez. Ve kriz anlarında gerçeküstü şekilde ortaya çıkıveren kurtarıcı melekler tabii ki! Rodriguez, sakarlıklarıyla her şeyi berbat eden “aptal” polis karakterini de filmine dahil etmeyi unutmamış. Kanaatimce, şehre gazın yayılmasına neden olan Bruce Willis’in canlandırdığı asker Lt. Muldoon’un –kendisi de aynı gazdan mustarip- olayların başlangıcını Bin Ladin’le olan tesadüfî ilişkisine (!) bağlaması gereksiz bir absürtlük olmuş ama o kadar da olsun diyelim. Bruce Willis demişken, Tarantino’nun filme görüntü yönetmeni olarak yaptığı katkının dışında, Bruce Willis’in tecavüzcü askerlerinden birini canlandırdığını ve oynadığı karakterle karizmayı tam anlamıyla çizdiğini eklemeden geçemeyeceğim. Ama bu rolün onu çok eğlendirdiğine de neredeyse eminim, ayrı.

Filmi ister istemez Ölüm Geçirmez’le karşılaştırıyorsunuz; Tarantino’nun filmindeki yer yer sıkan diyaloglara karşın bu filmde diyaloglar gayet iyi düşünülmüş. Filmin sakin geçen ender bölümlerinde, az önce de değindiğim gibi bazı duygusal konuşmalar ya da ilerleyen bölümlerde kahramanların işine yarayacağını hissettiren diyaloglar öyle güzel yazılıp yerleştirilmiş ki, Rodriguez’i senaryo konusunda bir kez daha tebrik etmek şart oluyor. Bir karşılaştırma daha: Tarantino’nun filminde türden beklendiği kadar kan, vahşet olmadığını söylemiştik, Rodriguez’se tam anlamıyla midenizi altüst edecek. Salyamsı iltihaplar, uçan beyinler, parçalanan vücutlar, ortalığa saçılan iç ve dış organlar, kısacası ortalığı kırmızıya boyayan her şey var filmde.

Grindhouse klasiği “kayıp bobin” uyarısı da tabiri caizse tam yerine denk gelmiş. Tam kahramanlarımız, insanlığı karşı karşıya olduğu terörden kurtarmanın planlarını yapar, siz “e, şimdi ne olacak” diye sorarken bu uyarıyla karşılaşıyor ve filmin ikinci bölümünü sabırsızlıkla beklemeye başlıyorsunuz. Bu arada Ölüm Geçirmez’den bildiğimiz diğer Grindhouse klasiklerinin bu filmde de kullanıldığını söylememe gerek yok sanırım.

Rodriguez, en başından son sahnesine kadar tüm klişelerin yerinde kullanıldığı bir istismar filmi çekme çabasından alnının akıyla sıyrılmış. Bize de, filmde sıklıkla geçen bir diyalogdan yola çıkarak noktayı koymak düşüyor. Cherry’nin dilinden düşürmediği bilmem kaç numaralı işe yaramayan yetenekleri varsa Rodriguez’in kesinlikle işe yarayan bir numaralı yeteneği –bildiğimiz kadarıyla- var: Yönetmenliği.

LA VIE EN ROSE-KALDIRIM SERÇESİ

HÜZNÜN SESİ

Bir insan hayatına ne kadar hüzün sığabilir? Ve sığabileceği kadarını yaşayan bir insan nasıl ayakta durabilir? Söz konusu olan kişi Edith Piaf ise cevap “şarkı söyleyerek” olur herhalde. Acılara müzikle karşı duran bu hayatın kahramanını anlatıyor Kaldırım Serçesi. Ama bunu, sizi gözyaşlarına boğarak değil, bilakis her şeye rağmen neşesinden ödün vermeyen haliyle Edith Piaf’a -biraz acı dolu tebessümlerle de olsa- gülümseterek yapıyor.

Çok küçük yaşlarda, hani kendimi bildim bileli deriz ya, belki onu bile söyleyemediği yaşlarda karşılaşıyor Piaf trajedilerle. Belki babası tarafından bırakıldığı, büyükannesinin genelevinde, hayat kadınlarından Titine’le karşılaşmasa sevgiyi, gülmeyi bile asla öğrenemeyecek yaşlarda... Bir çocuk için garip bir büyüme mekanı olabilir ama Piaf çocukluğunun en mutlu, en sevgi dolu günlerini geçiriyor burada. Tabii uzun sürmüyor. Cepheden geri dönüp onu Titine’inden koparan babasıyla sirk günleri başlıyor. Hüzün dolu bakışlar da tam anlamıyla o zaman yerleşiyor küçük Edith’in gözlerine. Ergenlik döneminde, henüz 15 yaşındayken sokak şarkıcılığı yapmaya başlıyor ve alkolle tanışıyor. Kabare sahibi Leplée tarafından keşfedilmesi belki de hayatının en büyük şanslarından biri oluyor ve dar bir çevrede de olsa “Kaldırım Serçesi” olarak tanınmaya başlıyor. Sonrasıysa malum… Kısa süre içinde Fransa’nın ve tüm dünyanın en hüzünlü sesi oluveriyor. Fakat bu durum onu trajedilerden soyutlayamıyor maalesef. Ve henüz 47 yaşındayken neredeyse 70 yaşındaki bir kadın görünümüne bürünerek hayata veda ediyor. İster istemez, bir nevi “acıların kadını” durumu akla geliyor Edith Piaf’ı düşününce. Fakat o, yaşadığı tüm acılara rağmen ayakta durmayı, gülmeyi başarıyor. Filmi izlemeye başladıktan kısa süre sonra, günlük yaşantısında hiçbir şey olmamış gibi davranan Piaf’ın o hüznü neresine sakladığını düşünmeye başlıyorsunuz. Ve çok kısa bir süre sonra da cevabı buluyorsunuz: Şarkılarına. Sadece şarkı söylerken yaşıyor sanki Edith Piaf. Tüm kırılganlığını, acılarını hep sahnede dışa vuruyor. Onu, o yapıp bugünlere taşıyan da bu zaten galiba. Sahnelerden, Piaf’ın müziğe olan aşkından bahsetmişken söylemeden geçemeyeceğim ki; filmde sanki olması gerekenden daha az müzik kullanılmış gibi. Ya da daha fazlasını beklemek yanlış olmaz diyelim.

Yönetmen Olivier Dahan, Piaf’ın dramatik hayat öyküsünü zamanda sıçramalar yaparak anlatmayı tercih etmiş. Film, Piaf’ın son dönemlerinde verdiği bir konser sırasında sahnede bayılmasıyla başlayıp çocukluğuna dönüyor. Sonrasındaysa hayatının çeşitli dönemlerini rast gele diyebileceğimiz bir şekilde ardı ardına sıralıyor. Aslında anlatım tarzı olarak gayet hoşa gidebilecek bir şey bu ama zamanlar arasındaki geçişler biraz zayıf kalmış gibi. Geçişler arasında, olay örgüsüyle kurulmayan bağlantı en azından görsel olarak kurulmuş olsaydı daha hoş bir seyirlik olabilirdi Kaldırım Serçesi. Film boyunca bu bağlantının hiç kurulmadığını söyleyemeyiz ama yönetmenin filmin bütünü için böyle bir kaygı taşımadığı da çok açık.

Bu durum başka eksikliklerle de birleşince Piaf’ın hayatındaki birçok şey eksik kalmış hissi yaratıyor. Mesela; Piaf’ın genç yaşlarda, 3 yaşındaki çocuğunu kaybetmesi belki de onu yaralayan en önemli olaylardan biri ama filmde bunun, onun üzerindeki etkisini pek fazla hissedemiyorsunuz çünkü sonlara doğru adeta “bunu da koyalım bari” denerek filme yerleştirilmiş gibi. Bir taraftan da Piaf’ın hayatında olup da filmde hiç yer almayan olaylar söz konusu: Sanatçının oyunculuk serüveni ve eğitimsiz olmasının ülkesinde bazı kesimlerce küçümsenmesinin kendisini ne kadar yaraladığı gibi.

Rahatsız edici detaylardan biri de dekor kullanımı. Özellikle New York manzaralarının perdeye yansıtıldığı sahnelerde kullanılan –belki de eski filmlere, geçmiş zamana bir gönderme söz konusu- “dekor olduğunu fazla belli eden dekor” filmde bütünlüğü bozması açısından biraz yersiz durmuş. Yani bu tavrı benimser ve filmin tamamında kullanırsanız, bu kabullenilebilir bir şey ama sadece birkaç sahnede kullanılınca biraz göze batıyor, gereksiz geliyor.

Filmin en büyük artısı şüphesiz, Piaf’ı canlandıran Marion Cotillard. 32 yaşındaki oyuncu, Piaf’ın ergenlik döneminden son dönemine kadar her yaşını kusursuz bir şekilde canlandırmış. Piaf’ın şarkı söylerken yüzüne vuran hüzün, Cotillard’ın yüzünde birebir anlamını bulmuş. Sonra ani ruh hali değişimleri, histerik diyebileceğimiz kahkahaları hatta ses tonu Cotillard’ın oyunculuğuna on üzerinden on vermekten başka şans bırakmıyor bize. Oyunculuktan bahsederken, filmin değinmeden geçilemeyecek başarılarından biri de makyaj.

Evet, Cotrillard, Piaf’ın özellikle son dönemini gayet iyi oynamış ama bunda makyaj da es geçilemeyecek bir paya sahip. Aynı başarı tabii ki diğer oyuncuların makyajı için de geçerli.

Edith Piaf, yaşadığı tüm acılara rağmen ayakta kalmayı başarabilmiş, güçlü bir kadın ve bu gücü sadece ve sadece müzikten aldığı da yadsınamaz bir gerçek. Film de tüm eksikliklerine rağmen bunu gayet başarılı bir şekilde yansıtmış. Bir Edith Piaf hayranı olmasanız bile bu ilginç hayat hikayesini kaçırmayın. Ayrıca sinemada Edith Piaf şarkıları dinlemek de cabası.

INTERVIEW-GÖRÜŞME

…İLİŞKİLER VE KAZANANLAR VE KAYBEDENLER...Hayatın farklı kıyılarında yaşayan, dışardan bakıldığında çok farklı görünen iki insan aslında tam da aynı pencereden bakıyor olabilir mi ilişkilere ya da daha da genelleyelim, hayata? Yine farklı görünse de aslında aynı noktadan hareketle, hayatta kimin gerçekten kurt kiminse kuzu olduğu aslında öyle çok da kolay hüküm verilecek bir mevzu olmayabilir mi? Ki kesinlikle değil galiba!

Görüşme, biri Hollanda diğeri New York merkezli iki yapım şirketinin, 2004 yılında, İslam toplumunda kadına yönelik baskı ve şiddeti konu alan filmi “Submission”ın gösteriminden iki ay sonra Faslı bir Müslüman genç tarafından öldürülen Hollandalı yönetmen Theo Van Gogh’un üç filmini yeniden çekme kararı çerçevesinde gerçekleştirilen ilk proje. 2003 yapımı, aynı adlı filmden uyarlanan Görüşme’nin yeniden çevrimi Steve Buscemi’nin ellerine teslim edilmiş ve ne kadar isabetli bir karar olduğu sanırım tüm izleyenler tarafından onaylanacaktır.

Yeniden çekilecek diğer iki filmin 1994 yapımı 06 ve 1996 yapımı Blind Date olduğunu ve yönetmenlik koltuğuna oturacak isimlerin de Stanley Tucci ile Bob Balaban olacağını da belirterek Görüşme’ye yakından bakalım.

Film, bırakın oturup saatlerce konuşarak eteğindeki taşları dökmeyi, aynı mekanlarda tesadüfen bile karşılaşamayacak iki insanı tek mekanda (hem de içlerinden birinin en özeli, evinde) bir araya getirerek sabaha kadar sürecek gizli bir iktidar savaşına sokuyor. Biri gözden düştüğünü (hatta belki de hiç gözde olmadığını) kabullenmeye yanaşmayan savaş muhabiri Pierre, diğeriyse kariyerinin zirvesinde şımarık bir aktris Katya. Tabii bu madalyonun görünen yüzü. Bir de keşfedilecek olan yüzü var ki; o da her ne kadar farklı dünyaların insanları gibi görünseler de hayata genel bakışlarının onları aslında aynı temelde buluşturduğu gerçeği. Filmin bir bölümünde birbirlerinin cümlelerini tamamlayarak söyledikleri bu dünya görüşüyse; ilişkilerin aslında hiç de samimi olmadığı, hep bir tarafın kazanan bir tarafın da kaybeden olmaya mahkum olduğuna işaret ediyor. Filmi, bu düşünce etrafında düşünerek değerlendirirsek ikilinin, birbirine karşı neredeyse anlık diyebileceğimiz tavır farklılıklarının da, sevgiyle nefret arasında gidip gelen duygu karmaşalarının da nasıl sonlanacağını tahmin etmek aslında çok da zor değil. Pierre tarafından oyunculuk başarısından çok yaşadığı aşklarla ünlü olduğu gerekçesiyle aşağılanan Katya’nın aslında nasıl da başarılı bir oyuncu olduğu, Pierre’inse kendini, kendi sunumuyla tanıttığı gibi, “başarılı” savaş ve siyaset muhabiri kimliğinin aslında çok da geçerli olmadığı gerçeklerini ortaya koyan film, güçler dengesini oldukça şaşırtıcı bir şekilde oturtuyor.

Buscemi ile diğer iki senarist Holman ve Schechter izleyiciyi ağırlıklı olarak Pierre’le özdeşleştirip onun bakış açısını izleyiciye kabullendirerek (ki karşısındaki hoş ve boş bir pembe dizi oyuncusuyken (?) onun görüşlerine katılımımızı sağlamak hiç de zor değil) oldukça sağlam bir akıl oyununa başvuruyorlar. Yılların kurt muhabirinin karşısında tek özelliği güzelliği olan bir aktris tabii ki aşağılanmayı hak etmiştir! (midir?) En azından Pierre gibi düşünenler için! İlerleyen dakikalarda kızımızın yaşadığı acı gerçekleri Pierre’le birlikte öğrenen bizlerin de onun gibi, hain (!) senaristlerin oyununa gelmemiz kaçınılmaz oluyor. Ama ya Pierre yanlış düşünüyorsa, ya biz de onunla aynı hataya düşüyorsak?

İki oyuncu da, zaman zaman tutkulu iki sevgiliyi, zaman zaman dertleşen baba-kızı, zaman zaman da birbirinden nefret eden ve aynı zamanda tencere dibin kara, seninki benden kara misali iki düşmanı canlandırma konusunda gayet başarılı. Steve Buscemi’nin oyunculuğuna laf söylemek zaten ne haddimize ama Sienna Miller’ı, Edie’den sonra bir kez daha yüceltmek şart. İkilinin bireysel başarılarının yanı sıra çift olarak tutan kimyaları da filme ayrı bir seyir zevki veriyor.

Yakın zamanlı diyebileceğimiz benzeri Tape (2003) de olduğu gibi Görüşme’de de dar mekan, az karakter ilişkisi öyle güzel kurulmuş ki, temponun nispeten düştüğü sahnelerde bile sıkmıyor. Gerçi Katya’nın, kapı gibi engeller olmadığı için çeşitli odalarını, gözümüzün önünde ama “sahne ışıkları”ndan biraz uzaklaşıp Pierre’i bizimle neredeyse baş başa bıraktığı ya da yaramazlık yapmasına izin verdiği geniş evi söz konusu olunca “dar” mekan değil de “tek” mekan sıfatını kullanmak daha doğru oluyor. Buscemi, bu “tek” mekanda çeşitlilik yaratmayı, öyküsünü odalara yaymayı ve yabancı bir evde yalnız kalan misafirin yapabileceklerini sıkmadan anlatıyor. Şahsımca oynadığı filmlerin izlenmeye değer görüldüğü Buscemi, yönetmenlikte de ne kadar iddialı olduğunu bu filmle bir kez daha ispatlamış görünüyor. Dolayısıyla devamını bekliyoruz…

Görüşme, uzun metraj bir film için kısa sayılabilecek 84 dakikalık süresi içinde hayatın temel kurallarından sayabileceğimiz bir değil birkaç ders vermekle kalmayarak her anından zevk alabileceğiniz iyi bir sinema örneği de izletiyor. Son aylarda gösterime giren filmler anlamında kısır geçtiğini düşündüğüm sinema sezonunun bu iyi örneklerinden birini kaçırmayın derim.