31 Aralık 2007 Pazartesi

PARIS'TE 2 GÜN


PARIS’TE AŞK BAŞKA(MI)DIR!

Aşıklar şehri, romantik Paris’in, bir aşığın hayatını kabusa çevireceği aklınıza gelir mi? Neden olmasın? Hem de iki günde! Paris’te 2 Gün’ün Jack’i için söz konusu olan bu en azından.

Hastalık hastası, takıntılı Amerikalı iç mimar Jack ve fazla rahat bir Fransız fotoğrafçı Marion’un iki yıllık bir ilişkinin ardından romantik bir tatil yapmak üzere gittikleri Venedik’ten dönüşleriyle başlıyor her şey. Marion’un önerisiyle, ailesinin yaşadığı Paris’e iki günlüğüne uğramaya karar veriyorlar ve olanlar oluyor. Aslında Marion açısından ilişkinin sorgulanmaya başlandığı yer Paris değil. O zaten ilk cümlelerinde “iki yıllık bir ilişkinin bu zamanda zor bulunan bir şey” olduğunu söyleyerek durumu baştan yadırgıyor. Sonra yine satır aralarında Jack’in hastalığı ya da hasta olduğuna dair saplantısı yüzünden Venedik’te seks bile yapmamaları, bir de üstüne fotoğrafçı olan kendisi olmasına rağmen Jack’in tatil boyunca elele tutuşup romantizmin doruklarında olmaları gereken tüm mekanlarda fotoğraf makinesini elinden düşürmemesi onu Paris’e gelene kadar yeterince bozuyor zaten. Ama Paris’te Fransızca bilmeyen ve adım başı sevgilisinin eski sevgilileriyle karşılaşmak durumunda kalan, özel sırlarının Marion’un ailesince bilindiği gerçeğiyle karşı karşıya kalan, üstüne ne konuştuklarını anlamaması bir tarafa tercüme de gereği de hissedilmeyen yalnız bir Amerikalı konumunda yansıtılan Jack’e hak verdirtmeyi amaçlıyor sanki film. Gerçi hakkını da vermek lazım, patlama noktasına gelene kadar oldukça sabırlı davranıyor Jack. Ama çuvaldızı biraz da kendine batırmalı aynı zamanda. Sorun Marion’un fazla rahat Fransız tavrı mı yoksa kendisinin “annesi de sürtükmüş” cümlesiyle zirve yapan erkek egosu mu acaba?

Paris’te 2 Gün bu eksenden hareketle ilişkilere mercek tutuyor. Dolayısıyla çok sayıda örneğini izlediğimiz bir film olma eksisiyle başlıyor zaten yolculuğuna. Eğer fazla örneği varsa onu öne çıkaracak bir şeylere ihtiyacı var demektir. Peki, bunlara sahip mi? Hayır, maalesef. Bir soğukluk, yüzeysellik var her şeyden önce filmde. İzleyiciye ikilinin gerçekten birbirlerine aşık olduğunu hissettiremiyor öncelikle. Böyle bir filmde olmasını bekleyeceğiniz sürükleyici diyaloglar da yok sonra. Ve bir ilişki orijininden tüm ilişkilere mercek tutan bu tarz filmlerde, hem karakterleri hem de ilişkileri açıklayabilecek çok güzel diyaloglu örnekleri daha önce izlememiş değiliz.

Görsel açıdan değerlendirdiğimizde; filmin aynı zamanda yönetmenliğini de üstlenen Marion rolündeki Julie Delpy’nin bu anlamda bir şaheser yaratmayı kendine amaç edinmediğini görüyoruz. Bu tarzı sevenler için kameranın hareketli kullanılması göze hoş gelebilir. Yani “aldım kameramı elime, hareketli bir film çekmeye çalıştım. Paris manzaraları, ışık oyunları önemli değil. Başka bir şey benim söylemeye çalıştığım” diyor gibi. Bu kötü bir eleştiri değil, dediğim gibi bu tarzı sevenler için iyi bile hatta. Ama içerik yavan olunca filmi götürmediği de kesin. İçeriğe tekrar dönmüşken Alman sinemasının günümüzde en aranılan oyuncularından Daniel Brühl’ün canlandırdığı Lukas karakterinin filmdeki amacı nedir? Tamam, Jack’in kafasında bir ampul yakmaya çalışıyor da araya sokuşturulan sosyal mesajların bu filmdeki yeri ne, o da tartışılır. Sosyal mesaj kötü bir şey değil ama bu film için biraz dam üstünde saksağan hissi yaratıyor. Filmde havada kalan tek şey bu değil. Jack’i canlandıran Adam Goldberg’in bir parti esnasında anne tarafından Yahudi olduğunun ortaya çıkması havadan sudan bir sohbet konusu olması dışında filme ne katıyor? Sanki “bir aşk filmi yapalım ama araya sosyal içerikli diyaloglar da sıkıştıralım” havası seziliyor ki bu da filmi iyice yavanlaştırıyor.

Filmi yüzeysel kılan unsurlardan biri de Julie Delpy ve Adam Goldberg’in pek de başarılı olamayan oyunculukları. Özellikle Goldberg, maço ama şirin Amerikalıyı canlandırırken bazı mimikleri fazla abartılı kullanıyor ki bu da karakteri sevimsizleştiriyor.

Sonuç olarak Paris’te 2 Gün, “Paris’te aşk başkadır” önermesini çürütme denemesinin dışında farklı bir şey söylemekten uzak, yavan bir film olarak hafızalarımızda yerini alıyor.

3 Aralık 2007 Pazartesi

ANGEL


MELEK Mİ ŞEYTAN MI?

Hayallerde yaşamak ya da hayallerle yaşamak… Ve bu yüzden asla büyüyememek. Güzel mi? Belki de… Eğer bir gün gerçek, canınızı sizi ölüme götürecek kadar acıtmazsa! Belki de gerçeği görmek istememenin kaçınılmaz sonu bu. Ve yıllar ne kadar çabuk geçse de asla büyümemenizi sağlayan da bu. Tıpkı Angel Deverell’in hep hayaller kuran ve onlara inanan küçük bir kız çocuğu olarak kalması gibi. Yoksa olan biten onca şeyi nasıl iyimserlikle atlatabilir ki? Görmek istememek ve görmeyi istemediğiniz şeyin olmadığına sonuna kadar inanmak. Galiba sihir burada.

Her şeyin ötesinde bir film olarak Angel’ı anlatmaya başlarken bir erkeğin bir kadını bu kadar iyi tanıyıp anlatabilmesinin ne kadar önemli olduğunu söylemek lazım. Onun açısından bakabilmesi, onun kendi dünyasında yaratmaya çalıştığı ve belki de yarattığı cenneti bu kadar iyi betimleyebilmesi… François Ozon kesinlikle kendisinden bekleneni her filminde vermeyi başaran bir yönetmen. Ve iyisiyle kötüsüyle kadını anlatmayı başardığı ilk filmi de Angel değil aslında.

Angel, ilk bakışta belki de benzerlerini çok defa izlediğimiz bir biyografi filmi. Ama onu diğerlerinden farklı kılan bir duygu yoğunluğuna sahip. Üstelik Ozon bunu, bize kahramanını sevimli göstermeye çalışıp empati kurmamızı sağlayarak yapmıyor. Tam tersi zaman zaman “melek mi şeytan mı” sorusunu sordurtacak derece sevimsiz yanlarını da gösteriyor. Ama yayıncısının filmin en başında onu savunmak üzere söylediği bir cümle Angel’ı çok güzel özetliyor ve tüm sevimsizliğini affedilir kılıyor: “O daha bir çocuk” Ve hep de öyle kalıyor. Yönetmen Ozon, Angel’ı sevimli gösterebilmenin kendisinin de kafasını kurcalayan bir mevzu olduğunu itiraf ediyor da zaten: Yaşadığım en büyük zorluk Angel’ı sempatik bir karaktere dönüştürmekti. Elizabeth Taylor’ın romanında karakter neredeyse korkunç. Yazar Angel’a, kitaplarına ve davranışlarına çok alaycı bir açıdan bakıyor. Taylor onun yazarlığını ve hırsını takdir ediyor ama aynı zamanda Angel’la sürekli dalga geçiyor ve onu garip, itici bir insan olarak tanımlıyor. Ben iki saatimi bu kadar negatif bir karakteri ekranda görerek geçirmek istemeyeceğime karar verdim." Kesinlikle düşünmesine değdiğini ve başardığını bir kez daha söylemek gerekir.

Angel’a hayat veren oyuncu Romola Garai’nin de hakkını vermek gerekir tabii. Oyuncu özellikle O’nun dünyada olup bitenlere takındığı duyarsız tavırla hayvanlara olan sonsuz sevgisinin aslında ne kadar da hassas bir insan olduğunu açık etmesini gayet dengeli bir şekilde yansıtıyor. Hayatını adadığı bir yalan olan kocası rolündeki Michael Fassbender da tanıştıkları ilk andan itibaren Angel’a çektireceği acıların ipuçlarını vermeyi sadece bakışlarıyla bile başarıyor. Çünkü tavır olarak o da karısına meleği oynuyor! Aslında laf oyunculara gelince, tüm kadroyu yazmak gerekir ama yerimiz dar, o yüzden diğer oyuncularının da gayet başarılı olduğunun üzerine bir kez daha basarak bitirelim.

Angel sinematografik anlamda da oldukça başarılı bir film. Angel’ın dünyasının parlak renkleri de Esmé’nin hayatına hakim olan gri tonlar da filmde uyumlu bir şekilde kaynaştırılmış. Masal gibi bir film çekmiş François Ozon. Dönem filmi diyebileceğimiz bu tarz örneklerde başarının sınandığı kostüm, makyaj ve dekor konusunda da tam da olması gerektiği gibi Angel. Özellikle filmin sonlarına doğru Angel’ın acısını artık içinde tutmayı başaramadığı zamanlar geldiğinde aktris Grai’nin başarılı oyunculuğunun yanı sıra makyajın da es geçilemeyecek bir payı olduğunu vurgulamak gerekir. Gerçi zaten bazı yönetmenler söz konusu olunca aslında yapılacak hiçbir yorumun çok da anlamı kalmıyor. Zaten isimleri yetiyor. Ozon da onlardan biri. Dolayısıyla fazla söze ne hacet demek en doğrusu galiba.

Fransız sinemasının dünya sinemasına en büyük armağanlarından biri olan François Ozon’un büyük bir duygu yoğunluğuyla anlatmayı başardığı bu filmi tavsiye etme nedenlerinden biri de olsa olsa “sıradan bir konu usta bir yönetmenin elinde nasıl iyi bir filme dönüşür” gerçeğini görmek olmalı.

EASTERN PROMISES-ŞARK VAATLERİ


ORTA ŞEKER VAATLER

Bu acımasız dünyaya yaşayabileceği en büyük talihsizlikle gelip, doğumuyla annesinin ölümüne yol açan bir bebeği “kurtarmak” adına ne yapardınız? Ya da kaç kişi kendini sorumlu hissedip bir şeyler yapma gereği hisseder? Bunu tartışabiliriz ama Cronenberg’in hemşire Anna’sı çok şey yapıyor, orası kesin. Yönetmen Anna’yı böyle duygusal bir ruh haline bürümekle kalmayıp doğum esnasında hayatını kaybeden 14 yaşında bir fahişenin bebeğini ortada bırakmama mücadelesine girmesi orijininden İngiltere’deki Rus mafyasına mercek tutuyor. Hatta işin daha çok o yönüyle ilgileniyor. Anna’nın, bu bebeğe olan ilgisiyse, yakın zamanda kendi bebeğini düşürünce yaşadığı travmadan kaynaklanıyor aslında. Satır arasından çözdüğümüz kadarıyla doğmadan kaybedilen bu bebek Anna’nın ilişkisini de bitirip onu iyice çıkmaza sokuyor. Belki de bebeği ailesine teslim etmeyi kendine görev edinmesinin sebebi onu da kendi hayatından uzaklaştıracak bir çözüm şekli olmasından kaynaklanıyor ki, bu anlamda zamanlama önemli. Filmin sonrasıysa kendi halinde bir hayat süren Ana’nın tehlikeli sulara girişiyle şekilleniyor. Ama bu tehlikeyi aslında kendisi birebir çok yaşamıyor da izleyiciye onun vasıtasıyla ayna tutuluyor. Aslında filmin gitmek istediği nokta da bu. Çünkü tutulan ayna tam da Cronenberg’den bekleneceği gibi en çok şiddeti, acımasızlığı gösteriyor. Hem de olabildiğince açık bir şekilde: Kesilen boğazlar, ceset üzerinde yapılan rötuşlar gibi detaylar mafyanın acımasız kimliğini bir kez daha gözümüze sokuyor. Ve o “delikanlı” tavrın ardında çıkarlar çatışması veya tercih durumu söz konusu olduğunda “onlar” için nasıl da hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığını bir kez daha işaret ediyor. Bu arada yönetmenin anatomik takıntısı, sadece işin fiziksel tarafını göstermekle kalmayıp maneviyata geçişini, bağlılık ifadesi olarak vücuda yapılan ve her defasında kişiyi farklı bir boyuta geçiren dövmelerle ifade ediliyor.

Londra’nın her daim yağmurlu, kasvetli havası filmde geçen olaylarla örtüşerek izleyiciyi de kasvete sürüklüyor. Bir de söz konusu olan kilometrelerce uzaklıktaki evlerinden kaçıp nice umutlarla büyük kente gelen genç kızların dramı olunca izleyicide sıkıntı da kaçınılmaz oluyor. Anlatılanla görselliğin –özellikle mekan seçimleri anlamında- uyumu filme görsel seyir zevki veriyor doğal olarak.

Sinema dünyası yeni bir yönetmen-oyuncu birlikteliği hikayesi daha yaşayacağa benziyor. Çünkü anlaşılan o ki Viggo Mortensen, yönetmenin vazgeçilmez oyuncusu olma yolunda. Tamam, iyi güzel de, bana Şiddetin Tarihçesi’nden sonra bir kez daha 80’li yıllar Türk sinemasının Cüneyt Arkın’ınını hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı onun gibi karizmatik, yalnız ve sert adam. Hele aldığı tüm yaralara rağmen iki katil zanlısını hamamda alt etme sahnesi var ki, Cüneyt Arkın akıllara gelmesin de ne olsun? Naomi Watts’sa bu filmde de bildiğiniz gibi, oyunculuğuna yeni bir şey katmıyor. Bu durumda Vincent Cassel filmde en öne çıkan oyuncu, babasının gölgesi ve emri altında yaşamaya mahkum, zekadan nasibini pek az almış karakterini gayet iyi canlandırıyor.

Karmaşık sinema diliyle ünlü yönetmen David Cronenberg izleyenlerini ikinci defa şaşırtıyor. Çünkü tıpkı A History of Violence- Şiddetin Tarihçesi gibi Eastern Promises de Cronenberg için fazla “anlaşılır” ve “geleneksel” bir film. Böyle olması iyi mi kötü mü, tartışılır ama yönetmenin izleyenin kafasını karıştırıp düşünmeye sevk eden tarzını sevenlerdenseniz
-Şiddetin Tarihçesi kadar olmasa da- bu filmde de hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Bu filmi başka bir yönetmen çekmiş olsaydı kuşkusuz daha iyi eleştiriler alabilirdi ama söz konusu yönetmen Cronenberg olunca daha fazlası bekleniyor ister istemez. Çünkü Şark Vaatleri içerdiği tüm gerilime rağmen şaşırtmıyor, değişik bir şey anlatmıyor ve bu haliyle –Cronenberg için- neredeyse orta sınıf diyebileceğimiz bir örnek olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

12 Kasım 2007 Pazartesi

YUMURTA


“YUMURTA” AYRINTILARDA SAKLI

Gitmek mi zor kalmak mı? Kalan kazanır derler ya hep. O, gidene istediği anlamı yükler, istediği gibi yaşatır hayalinde ve bu süreçte biriktirdiği bir sürü şey olur hep cebinde. Gidense gitmiştir zaten ve kaçtığı o “şey”i, “yer”i hayatından çıkarma çabası içinde, geride bıraktıklarını aklına bile getirmemeye çalışır. O yüzdendir belki de farkına varamaması kaybettiklerinin. Ama ya dönmek zorunda kalırsa? Her şey bıraktığı gibi mi kalmış olacaktır acaba? Peki, bir de bir kez daha gitmeye, terk etmeye çabalasa da gidemese? Geride bıraktıklarına uyum sağlayabilecek midir yeniden? Yumurta, doğup büyüdüğü kasaba kendisine dar gelen, İstanbul’a “kaçıp” yalnızlığı seçen Yusuf’un hikayesinde bu sorulara cevap arıyor. Yusuf bu hikayenin gideni, kalansa ölümüyle kendisini doğup büyüdüğü, sonra kaçıp uzaklaştığı kasabaya geri döndüren annesi. O da oğlunu, sadece kendisi için değil tüm kasaba halkı için istediği gibi yaşatmış hayalinde. Onun yerine kasabalıya kitaplar, hediyeler göndermiş! Demiş ki; “benim oğlum memleketini unutmadı, İstanbul’da koca şair oldu ama kalbi burada, buradakilerde”

Yumurta, Yusuf’u zorunlu dönüşün ardından, Bunuel’in Mahvedici Melek’inde bir eve hapsolan burjuvazi misali köyünden dışarı çıkartmıyor. Yusuf gitmek istiyor, gidemiyor. Ama o filmdeki gibi bir çözülme de yaşamıyor. Çözülse de belli etmiyor. Çünkü Yusuf çok da açık bir karakter değil. Kendi içinde yaşayan, tepkisiz, geçmişini tamamen silmiş –ya da silmeye çalışmış-, ilginç bir şekilde tanıdığı –neredeyse- herkesi unutmuş biri. O yüzden az önce bahsi geçen kaybettiklerinin farkına varması durumu söz konusu bile olmuyor görünürde. Görünürde çünkü onu ve hikayesini anlatan Yumurta’yı anlayabilmek için ayrıntılara dikkat etmeniz gerekiyor. O ayrıntılar da öyle sevimli yerleştirilmiş ki filme, o geçmişindeki insanlara dönmeye çalışırken –ki aslında çok da hevesli değil belki- yaşanan diyaloglar, ufak tefek detaylar gülümsetiyor insanı. Trajik bir şekilde doğduğu yere dönen, aslında kaçtığı yerde de mutluluğu yakalayamamış bir karakterin aynı şekilde trajik ilerleyen öyküsünde insanları gülümsetmeyi başarmak önemli ve başarılmış da. Filmin aynı zamanda senaryosunu da yazan yönetmen Semih Kaplanoğlu, temelde bireyin yalnızlığını anlattığı filminin finalinde de bir şeyleri gözümüze sokup “ben yazdım, böyle oldu” demek yerine “siz anlayın artık, nasıl isterseniz öyle yorumlayın” diyerek karakterinin kaderini izleyicinin takdirine bırakıyor. Yusuf’un yaşamı gelecekte nasıl yönlenecek bilinmez ama biraz beklersek öncesini öğreneceğiz. Yani Yusuf’un bulunduğu duruma gelmeden önceki halleri, ölümünü garip bir soğukkanlılıkla karşıladığı annesiyle ilişkisi, çocukluk ve ilk gençlik döneminde hayatında yer eden insanları nasıl olup da unuttuğu üçlemenin diğer ayakları olan Bal ve Süt’te saklı. Üçlemeden bahsetmişken Kaplanoğlu’nun filmlerini sondan başa vizyona sokmayı tercih ettiğini belirtelim.

Yumurta çok yalın, doğal bir dille, dallandırıp budaklandırmadan anlatmış derdini. Öyle samimi ki yönetmen kendi karakterlerini yabancılaştırsa da izleyiciyi hem kendisine hem de filmlerine yakınlaştırıyor. Tabii mekanın Anadolu’nun küçük bir kasabası olup figürasyonun da orada yaşayan sade, doğal insanlardan oluşması işini kolaylaştırmıyor değil. Ama mekan her zaman yönetmenin lehine olur diye bir şey yok, o yüzden Kaplanoğlu’nun hakkını teslim etmek gerekir. Mekandan bahsetmişken kasabanın görsel olarak filme katkısını da yazmadan geçmek olmaz tabii.

Her ne kadar başarısı aldığı ödüllerle tasdiklenmiş olsa da Saadet Işıl Aksoy’un bu film için yeterli olduğunu söylemek zor. Oyuncu özellikle filmin ilk bölümünde tutuk, çok inandırıcı değil. Gerçi ilerleyen bölümlerde karakteriyle bütünleşmeyi, tanışmayı başarmış ve artan bir başarı eğrisiyle tamamlamış rolünü ama bunu bizimle birlikte değil bizden önce yapması gerekirdi galiba. Nejat İşler ise Yusuf rolünde iyi. Son dönemde kendisini tekrarlamaya başladığı hissi yaratan oyuncu Barda’dan sonra Yumurta’da da başarılı bir performans sergiliyor. Oyuncularla ilgili bir notu –gülümseyerek- eklemeden geçemeyeceğim: Ufuk Bayraktar’ın kaderi oldu sanki; Zeki Demirkubuz’un Kader’inde olduğu gibi Yumurta’da da imkansız bir aşka teslim olup bu teslimiyeti olgunlukla kabullenmek yerine hırs yapıp traji-komik durumlara düşmekten kurtulamayan bir karakteri başarıyla canlandırıyor.

Aslında Yumurta’da anlatılanlar Kaplanoğlu sinemasını takip etmiş olanların çok yabancılayacağı mevzular değil. 2001 yapımı “Herkes Kendi Evinde” de de benzer bir temayı konu alan yönetmenin -her ne kadar kendisi bunun bilinçli bir şekilde yapılmadığını söylese de- köklere dönüş sancıları üzerine söyleyecek çok şeyi olmalı. Ancak 2004 yapımı Meleğin Düşüşü’nü de dahil ederek düşünürsek yalnızlık, yabancılaşma gibi olguların, yönetmenin derdi olan konular olduğu sonucuna varıyoruz.

Yumurta bizlere, yüksek bütçeli filmin iyi film olmadığını bir kez daha hatırlatan, gerçek sinemanın peşinde olanların mutlaka izlemesi gereken kendi halinde bir film. Promosyon mucizelerinden bıkanlardansanız sade yapısıyla, samimi çekilmiş başarılı bir Türk sineması örneği izlemek için mutlaka görün ve “sinema”da lütfen!

31 Ekim 2007 Çarşamba

NEFES


KIM KI-DUK SUSSUN, BİZ ANLIYORUZ!

İki veya daha çok kişiden oluşan bir topluluk en fazla kaç dakika sessiz kalabilir? İki, üç, beş? Peki, o dakikalar saat gibi gelir mi zaman zaman? “Bir şey bulmalı da söylemeli mi”dir illaki?

Oysaki sessizlik, hiçbir şey söylememek gibi görünse de çok şey söyler aslında. Konuşmadan anlaşabilmek iletişim kurmanın en zor ve belki de zorluğundan dolayı en anlamlı yoludur. Diyelim bunu yaşayabildiğiniz insanlar var. Peki, anlatmanız gerekseydi iki kişinin sessiz, sözsüz iletişimini başkalarına nasıl anlatırdınız? Bunu Kim Ki-Duk’a sorsanız, muhtemelen “filmlerimi izleyin ve görün” diye cevaplardı. Çünkü O’nun belki de söyleyecek en çok sözü olan tüm karakterleri susuyor. Olay örgüsünden çok karakterlere odaklanılan Kim Ki-Duk filmlerinde, genelde kısır döngüsüyle dişlerinin arasına aldığı insanları ezen çarkın mutsuz kısmında yaşayan kesimi izliyoruz. Ancak karakterlerin mutsuzluğu sosyal statüden, imkansızlıklardan kaynaklanmıyor. Kim Ki-Duk karakterleri söz konusuysa anlaşılamamak susturuyor onları. Öyle ya çevrenizdekiler sizi anlamıyorsa anlatmaya çalışmak kadar beyhude bir çaba olabilir mi? Öyleyse susmak en büyük çığlık olmalı onlara atılacak! Ve öyle de oluyor zaten.

Yönetmenin genelde farklı bir kurguyla yansıttığı olgulardan biri de zaman. Bazen hiç akmıyor gibi görünüyor, bazen her şeyin ne kadar büyük bir ahenkle aktığını anlatmak istercesine birbirini kovalıyor günler, bazen de onu biz istediğimiz gibi değiştiriyor, öyle yaşıyoruz der gibi zamanı bozuyor, kışın baharı getirebiliyor yönetmen. Akışı nasıl olursa olsun zamanın genelde Kim Ki-Duk karakterlerine etkisinin pek de pragmatik olmadığı söylenebilir herhalde. Gerçi O’nun karakterleri de çabalamıyor değiştirmek için. Sessizce kabulleniyor, akışına bırakıyorlar hayatı. Yönetmenin Koreli olması Uzakdoğu felsefesine götürüyor bizleri ve o felsefeden hareketle karakterlerin nehre düşen bir yaprak gibi akıntıya kapılıp gittiğini görüyor, hayatta başımıza gelen kötü şeyler için isyan etmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyoruz yer yer. Bazen bir şeyleri değiştirmeye çabalasak da sonunda hep kürkçü dükkanına dönen tilki misali dönüp dolaşıp kaldığımız yerden devam edeceğimize inanıyoruz belki de, belki, de gerçekten böyle oluyor. En azından Nefes için sözkonusu olan bu.

Bahsi geçen temel Kim Ki-Duk filmi özellikleri Nefes’te de mevcut. Sessizliği seçen karakterler gibi. İdam mahkumu Jang Jin mesela. Neden bu cezaya çarptırıldığını bile çok sonra laf arasında öğreniyoruz. Sayılı günlerini, biri kendisine umutsuzca aşık iki hücre arkadaşıyla olan tuhaf ilişkisiyle geçiriyor, hücre duvarlarına kalan günlerini çizip, resim yapmaktan başka pek de renk yok hayatında. Sonra tanımadığı bir kadın gelip ona adeta yeniden hayat veriyor. Ki o kadın neden onu seçiyor konuşmak için, kendisi ne kadar sahip ki yaşam enerjisine, haydi diyelim biraz var ama onu da neden tanışıklığı haber bültenlerinden ibaret, idam edilmeyi beklemenin psikolojisiyle baş edemeyip sürekli intihara kalkışan bir mahkuma vermeye çalışıyor? Öyle ya da böyle Jang Jin öyle uysalca kabulleniyor ki bu gelişi. Sorgulamıyor çünkü önemli olan orada oluşu ve hayatının son günlerini yaşayan biri için gerisi boş. Bir heykeltraş olan Yeon’un dünyasıysa soğuk ve düzenli burjuva evinde yaptığı heykelleri, kocası ve kızından ibaret. Kendisini aldatan kocasının gömleklerini asarken her defasında “yanlışlıkla” düşürüyor elinden ve sonra da aşağı inip çöpe atıyor, susan bir kadın için bunun da bir çeşit dışavurum olduğu söylenebilir. Yeon ilişkisiyle ilgili kocasına tek laf etmese de işaret etme yöntemi öyle manidar ki, kocasıyla birlikte biz de anlıyoruz ne kadar kırıldığını. Aldatan ve fark edilmediğini zanneden koca ise roller değiştiğinde, Yeon gibi sessizce karşılamıyor aldatılmayı. Ancak ne yapsa boş olduğunu görünce o da kabullenmek zorunda kalıyor, karısını yeniden kazanma yoluna gidiyor.

Jang Jin’le buluşmalarında Yeon bambaşka birine dönüşüyor. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, … Ve İlkbahar filmindekinin biraz daha minimal bir versiyonunu Nefes’te uygulayan yönetmen Yeon’a kışın ortasında, incecik elbiseler giydirerek, hapishanenin soğuk görüşme odasını çiçek bahçesine, sessiz bir kumsala, sarı sonbahara dönüştürüp şarkılarıyla Jang Jin’e hayat veren bir karaktere dönüştürüyor O’nu ve bu sahnelerdeki Yeon bizim en baştan beri gördüğümüzden o kadar farklı, kıyaslanınca o kadar renkli ki, hangisinin gerçek Yeon olduğunu düşünüyorsunuz ister istemez. Ancak belki de düşünülecek çok fazla bir şey yok, çünkü insan dediğimiz şey çok da homojen değil. Her zaman, her yerde aynı olaylara aynı tepkileri veremiyoruz ve aslında her durumda, farklı şekillerde yaşayan taraflarımızın hepsi biziz. Bu Yeon için neden farklı olsun ki?

O yola giriyormuş gibi görünse de bir aşk hikayesi değil Nefes. Hem de hiçbir anlamda. Aşk oyunu oynamaya çalışan iki mutsuz insanın, hayatlarının olanca durağan, hatta sıkıcı bir döneminde, onları birbirine bağlayanın ne olduğunu çok da sorgulamadan tutkuyla bir kez daha tanışmasının hikayesi demek daha doğru olur. Buradan anlık da olsa çıkan mutluluksa karakterlerin –özellikle Yeon’un- kendilerini zorlamasıyla oluşuyor aslında. Kocasının sözünü dinleyip (!) evde heykel yapacağına dışarıya çıkan Yeon, ölüme giden bir adama görüp görebileceği son mutluluğu vermeyi amaç ediniyor kendine. Böylelikle O da kendine geçici de olsa, geçici olacağını en baştan biliyor olsa da bir uğraş bulmuş oluyor. Belki de Jang Jin’i görmek için verdiği onca çabanın temel nedeninin kendisini aldatan kocasından intikam almak olduğunu düşünülebilir. Sonuç olarak hapishane duvarlarının ardında olan şeyi çok iyi bilen kocası, kızıyla avluda kar topu oynarken O’nun Jang Jin’le nihayetinde beraber olduktan sonra ailesine geri dönmesi ve bu küçük aşk hikayesinin bu şekilde sona ermesi de bunu doğrular gibi zaten. Araya atılan kısa bir jingle misali bu aldatma-aldatılma maceraları sona eriyor ve onlar arabalarına binip, birbirlerine sevgiyle gülümseyerek yağan kara o çok bildik şarkıyla (dilimizdeki versiyonu; Her Yerde Kar Var) eşlik ederken Jang Jin ölümü beklemeye devam ediyor hücresinde. Filmin yapımından bir süre önce bir kaza geçiren yönetmen Kim Ki-Duk belki de hayatın çok da ciddiye alınacak bir yanı olmadığını, her şeyin olması gerektiği gibi olup bittiğini, ne olursa olsun bir şekilde kendi yaşantımıza, olduğumuz kişiye geri döndüğümüzü vurgulamaya çalışıyor böylelikle.

Her ne kadar biz Kim Ki-Duk’u 2004 yapımı Boş Ev’le tanımış olsak da yönetmen Boş Ev’in öncesinde tam on film çekmişti. Boş Ev’se yönetmen için bir taraftan büyük bir şans gibi gözükse de aslında sonrası için bir o kadar büyük bir şanssızlıktı. En son Rüya’sını izlediğimiz yönetmenin filmlerinde uzun bir süre daha ikinci bir Boş Ev arayacak gibiyiz.

27 Ekim 2007 Cumartesi

KISA FİLM ÇEKMEK... YA DA ÇEKEMEMEK...


Sinemayla ilgilenen hemen herkes kısa filmle de ilgilenir. Hatta sinemayla fazlasıyla ilgilenen birçok insanın aklından, hayalinden kısa film çekmek en az bir iki defa geçmiştir muhakkak. Peki, neden kısa? Kısa filmi sinemanın ayrı bir kolu olarak görüp uzun metraja hiç bulaşmadan hep kısada kalmayı savunanlar olduğu gibi uzun metraja geçişte aşama olarak görenler de var. Ayrı bir dal diyebiliriz kısa film için, evet. Anlatmak istediğini -becerebiliyorsan- bir dakikada da anlatabilirsin. Zor olan da bu zaten aslında. Belki daha anlamlı kılan da bu aynı zamanda. Kısa film için kısaca “vur-kaç” tabirini kullanmak sanırım yanlış olmaz.

Maalesef yaşadığımız ülkede sinema yapmak çok zor. Çünkü bunun için de paramız yok. Son yıllarda ilerleyen teknolojinin maliyeti düşürmesiyle sinema sektöründe hatırı sayılacak bir kıpırdanma olduğu bir gerçek ama yine de eşi-dostu, az da olsa parası olmayanlar hala izleyici olarak var olabiliyor sektörde. Uzun metrajda hal böyle de kısada farklı mı ki? Her ne kadar kısa film hatır-gönül işi gibi görülüp “parayla ne ilgisi var” sorusunu akıllara getirse de durum öyle değil aslında. Çünkü kısa film de az önce bahsi geçtiği gibi aslında birçok insanın profesyonelce yaptığı bir sanat. Ama ülkemizde hala öğrenci işi gibi görülüyor, o başka. Sorun da burada zaten. Belki somut örnekler verirsem, ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.

Kafanızda “bundan iyi kısa film olur” dediğiniz bir hikaye var. Bir defa senaryoyu yazarken bile oyuncu sayısını, filmin geçeceği mekanları, kullanılacak malzemeyi temin edip edemeyeceğinizi, vs düşünüp kendinizi, dolayısıyla filminizi en baştan kısıtlıyorsunuz. Paranın devreye girdiği ilk aşama bu. Paranız olsa “onu da alırım, burayı da kiralarım” amiyane tabirle “neyse parası veririm” der, istediğiniz gibi yazarsınız. Her neyse senaryoyu yazdık, ne kadar (oto) sansürlense de eh iyi bir şeyler çıktı gibi. Siz sinemayla ilgileniyorsanız etrafınızda illa ki ilgilenen başkaları da vardır. Fikrinizi onlara açıyorsunuz. Herkes çok heyecanlıdır, “ben de oynayacağım, ben de yardım ederim, o gün ben de gelirim” diyen o kadar çok insan olur ki… Siz de güvenirsiniz, dolayısıyla rahatsınız, en azından insan gücü (!) anlamında. Kamerayı da ya siz almıştınız iyi kötü ya da bir arkadaşınız ödünç verecek. Işık mı? Komik olmayın lütfen! Mikrofon mu? Ha ha ha… Bir de monitör ha? Ne gerek var canım? Paranın devreye girdiği ikinci ve en önemli aşama. Ama eksik gedik bir şekilde ayarladınız. Mekanı da seçtiniz, diyelim senaryonuzda bir kitapçıda geçen bir sahne var. Mekanı kullanmak için gidip izin almanız gerekiyor. Öncelikle ne yapmak istediğinizi uzun bir süre anlatmanız gerekecek. Karşınızda Sherlock Holmes duruyor olabilir, dikkat! Hadi diyelim, bir şekilde anlattınız. Bu defa niye yapıyorsunuz, yani bu işin ucunda ne var ki bu kadar isteklisiniz? Nerede yayınlanacak, yayınlanmayacaksa niye çekiyorsunuz, vs. Bu ülkede herkes her şeyi biliyor, inanın. Anlatmadan edemeyeceğim, çok taze. Yeni bir kısa film çekme hazırlığındayım. Bana bir kafe lazım ama biraz özelliği olan bir kafe. Neyse kafe sahibi bir hanım, beni başka bir arkadaşının mekanına götürdü. Meğer fotoğraf çekeceğim sanmış, “al çek” dedi. Ben film çekeceğimi söyleyince bir yapımcı edasıyla elini kaldırıp “aaa, bak o zaman işler değişir, mesela ışık kullanacağım dersen para verirsin” tarzı şeyler söyleyip beni bir masaya oturttu. Kendimi çok önemli bir iş toplantısına giriyormuş gibi hissettim neredeyse. Sonra da çekeceğim şeyin bir reklam filmi olup olmadığını sordu. Ama aslında o emin bu işin ucunda “para” olduğuna. Yoksa niye çekeyim ki? Ben yine de ısrarla sadece hobi olarak kısa film çekeceğimi anlatmaya çalıştıysam da doğal olarak pek inandıramadım. Hobi için olmazmış, siftah atarmışım, vs. Neyse ki tüm mekan sahipleri aynı yaklaşımda bulunmuyor ama yine de kolay değil. Sonuç olarak şimdi ben o filmi sabah sekizde çekmek zorundayım, kolaysa müşteri rolü oynayacak insan bul, falan filan. Çünkü o filminizde oynamayı ya da orada bulunmayı çok isteyen arkadaşlarınız gün geldiğinde kayboluverir genelde. Ya saat uymaz ya başka bir plan çıkıverir, vs, vs. Ama ben mekan sahibine “zararı karşılaşırım, 250 atarım” diyebilsem hiç sorun olmayacak, istediğim saatte çekeceğim. Neyse diyelim bunu da aştık. Sıra geldi kurguya. Neyse ki daha önce de bahsettiğim gibi teknolojinin gelişmesi bu işleri biraz kolaylaştırdı. Evinizde az çok iyi bir bilgisayar varsa oturup kendiniz yapabilirsiniz kurguyu. Ama eskiden böyle miydi? Sinema televizyon okuyorsanız, okulda montaj seti sırasına girersiniz, orada da işler aksar mesela en basitinden otuz dakikalık bir gecikmeyle seti boşaltırsanız, işiniz sizden sonraki arkadaşlarınızın insafına ve anlayışına kalmış demektir. Para var mı? Öyleyse hiç sorun değil, bir prodüksiyon şirketiyle anlaşır, kaç saatte isterseniz yaparsınız kurgunuzu.

Orta sınıf Türk insanı işte bu yüzden çok yaratıcıdır. Yokluklardan bir şey var etmeye çalışırken neler icat etmiştir neler! Kısa filmcilerin jimmy jib tekniklerini, kol-bacak kopma sahneleri için yaratıcılıklarını nasıl kullandıklarını, vs. kısa film sitelerinden okuyunuz.

Peki, tüm bu zorlu aşamaları geçip filminizi bitirdiniz, zaten sonrası için çok fazla beklentiniz yok değil mi? Olmamasını tavsiye ederim. Hangi ödül gerçek sahibine veriliyor ki zaten? Gerçekten iyi olan örneklerin istisna olduğunu söylemeli tabii. Ama sorun ödül falan da değil ya, motivasyon oluyor o da ayrı mesele. Yine de yılmamalı, maneviyatı beslemeli diyorum, kolay gelsin…

24 Ekim 2007 Çarşamba

THE FOUNTAIN-KAYNAK


ARONOFSKY HAYAT SUYUNU ARARKEN...

Ne kadar bekleniyor olsa da alıştıramayız kendimizi ölüme. Hele ki, yokluğuna asla alışamayacağımızı düşündüğümüz birini alıp götürecekse. En pozitif bilimler yanlısı insan bile çaresiz kalınca nereye koştuğunu bilmeksizin arayışa girer. Doktor Creo’nun biricik karısı Izzi’yi kaybetmenin eşiğindeyken gerçeği kabullenip eli kolu bağlı oturmaktansa kanseri yenip (doktor olması avantaj tabii) karısını kurtaracağına ilişkin tükenmez inancı gibi.

İnsanlığın var oluşundan itibaren peşinde olduğu, çaresizce aradığı en önemli şey kuşkusuz ki ölümsüzlük. Bu arayışın coğrafyası, dini, dili yok. Sadece yöntemler değişiyor ama biz bulamayacağımızı bildiğimiz halde hep aynı şeyin peşindeyiz. Neden daha çok yaşamak istiyoruz peki? Birçoğumuz istemediğimiz bir hayatı onca savaş vererek yaşamak zorunda kalırken? Asla mutlak doğrular yoktur, dolayısıyla bu soruya muhtemelen diye cevap vermek gerekirse; korkudan! Ölüm korkusundan… Nereye gideceğini, gidersen neyle karşılaşacağını, yoksa hiçbir yere gitmeyip tamamen yok mu olacağını ya da tekrar ve tekrar ve tekrar dünyaya gelip aynı kısır döngüyü mü yaşayacak olacağını bilmemenin verdiği korkudan olsa gerek. Oysa Aronofsky’nin, Kaynak’ta doğu mistisizmi temelinde anlattığı ama aslında tüm ilahi ve felsefi inanışların özünü oluşturan o inanca sahip olabilsek korkmamız için hiçbir neden kalmayacak hatta sükunet ve huzurla gidebileceğiz ölüme. Evren, (ne isim koyarsanız koyun) tek bir özden oluşmuştur ve hepimiz o özün parçalarıyız. Bedense bir hapishanedir sadece. Öldüğümüzde ruhumuz özgür kalır ve parçalarından oluştuğumuz özle birlikte, her yerde, evrenin her köşesinde yaşamaya devam ederiz. Öyleyse gidenlerin ardından üzülmemeli. Baktığınız, dokunduğunuz her yerde yaşamaya devam ettiklerini düşününce.

Kaynak bu çok temel ama çözülemez kısır döngüyü anlatıyor. Öyle ya, kim “bu kesinlikle böyledir” diyebilir ölüm söz konusu olunca? Ama az önce de belirttiğim gibi aslında neye inanırsanız inanın temelde aynı şeye inanıyorsunuzdur. Aronofsky de, karısı kanser hastası olan doktor Creo’nun hikayesini bu temelden yola çıkarak anlatmayı tercih etmiş. Kulağa hoş geliyor aslında ama yönetmenin diğer filmlerine hayran olanlardansanız Kaynak, biraz zayıf kalabilir. Zayıflığı kesinlikle anlatım tarzı, zamanın kurgulanması gibi konularda değil. Tam tersi bu anlamda çok başarılı. Yani geçmiş, gelecek ve şimdi aslında birbirinden farklı şeyler değil düşününce. Öyle ya da böyle isimler, cisimler, mekanlar değişse de aynı şeyleri yaşıyoruz. Yönetmen, bu temel görüş çerçevesinde, kahramanları üç farklı zaman dilimine götürüyor ve bu dilimler arasındaki geçişler öyle yerinde ki, Aronofsky’nin ne düşündüğünü anlatmaya sırf filmin kurgusu bile yetiyor. Bir anlamda geçmiş, şimdi ve gelecek birbirini tamamlıyor. Aynı zamanda Tommy ve Izzi Creo, farklı hikayelerin kahramanları gibi görünseler de hep aynı şeyi yaşadıkları ve aradıkları düşünülünce az önce bahsi geçen ve tüm canlıların “aynı özden olma, birbirinden farkı olmayan” varlıklar olduğu düşüncesine de gönderme yapıyor hatta parmağıyla gösteriyor! Ama sinematografik anlamda kendisinden daha iyisini beklemeye hakkımız olduğunu sanıyorum. Kaynak sizi, Pi ve Requiem For a Dream’de ulaştığınız görsel doygunluğa ulaştırmıyor. Kötü değil ama daha iyi olmalıydı sanki. Ama yine de güç bir konuyu anlatmaya çalışmış ve somut olanla ruhani olanı birleştirip aynı potada eritmeyi gayet iyi başarmış bir filmi eleştirmek de çok doğru gelmiyor. Bir de yönetmenin filmi çekebilmek ve tamamlayabilmek için ne kadar savaş verdiğini düşününce!

Yazıyı tamamlarken Aronofsky çok film çeksin, hep film çeksin demek istiyorum sadece!

20 Ekim 2007 Cumartesi

SOKAK (FİLM BİLGİLERİ)


FİLMİN ADI: SOKAK
YAPIM YILI:2005
YÖNETMEN: DİLEK AYDIN
SENARYO: DİLEK AYDIN
KAMERA: DİLEK AYDIN
KURGU: FIRAT OKAYGÜN, ÖZKAN TEKİN
ÖZGÜN MÜZİK: JERFİ ÇAKICI
OYUNCULAR: ARİF KARABULUT, EBRU AYDIN, JERFİ ÇAKICI, SEVİLAY TOPÇU,
REFİK TOPÇU, ÖZGÜR TAŞDÖĞEN, RUPEN ÇIRAK
FİLM; AYNI SOKAKTA OTURDUKLARI HALDE BİRBİRLERİNİ TANIMAYAN İKİ
GENCİN TRAJİ-KOMİK BİR ŞEKİLDE TANIŞMASININ ARDINDAN
TESADÜFLERİN İNSAN HAYATINDAKİ YERİNİ VE ŞANSLA ŞANSSIZLIĞIN HER AN YER DEĞİŞTİREBİLECEĞİNİ ANLATIYOR.


19 Ekim 2007 Cuma

SOKAK (KISA FİLM SENARYO)



SOKAK

Jenerik yazıları çıkar.
Jenerik biter.

01.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik giriyor.

Arif izleyiciye bakıyor, sinirli ve mutsuz bir ifadeyle…

ARİF
Beni o öldürdü, inkar edecek biliyorum ama o yaptı.

diyor.

Müzik yükseliyor.

/FLASHBACK/ BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Arif’in üzeri gazeteyle örtülü, etrafında kan lekeleri görülüyor. Yanı başında kırılmış bir saksı. Ebru oturmuş ona bakarak ağlıyor. Jerfi evinin penceresinde elini ağzıyla kapatmış, korkuyla camdan ona bakıyor.

02.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik dipte devam ediyor.

Jerfi izleyiciye bakarak üzgün ve şaşkın bir şekilde konuşuyor.

JERFİ
Ben kimseyi öldürmedim. Kapı çaldı, kimin geldiğine
bakmak için cama koştum sadece.

Müzik yükseliyor.

/FLASHBACK/JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Bir el kapı zilini çalıyor. Jerfi camdan bakarak bağırıyor.

JERFİ
Kim o?

Eli pencere kenarındaki saksıya çarpınca saksı o sırada Ebru’yla birlikte yoldan geçmekte olan Arif’in kafasına düşüyor. Jerfi şaşkınlıkla eliyle ağzını kapatıyor.

Müzik dipte devam ediyor.

03.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay cam kenarındaki koltuğunda oturup izleyiciye bakarak…

SEVİLAY
Ben şahidim, aynen öyle oldu… Ben kim miyim?
Şu çocuğun karşı komşusu.

diyor. Jerfi’nin yüzü ekranda beliriyor.

SEVİLAY
O beni tanımaz gerçi… Bütün günüm camın önünde
geçtiği için her şeyi gördüm ben.

04.EBRU EV/SALON İÇ/GÜN

Ebru elindeki sigaradan bir nefes çekip tedirgin gözlerle sağına soluna bakınıyor. Sonra izleyiciye dönerek alçak bir sesle…

EBRU
Ben… Biz… Tanışalı çok olmamıştı aslında… Sevgilim de
sayılmaz… Ama belki de sevgilimdi. Yani galiba... Sanırım...
diyor. Gözlerini önüne indirip ani bir hareketle ekrana yaklaşıp sesini iyice alçaltarak

EBRU
Belki de peşimdeki adamlar öldürttü onu?

diyor.

05.BAR/SALON İÇ/GECE

Müzik bitiyor, diğer müzik giriyor.

Arif ve Refik ellerinde biralarıyla bara girip boş masa bakıyorlar. Köşede bir yerde masa
bularak oturuyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Arif bir süre sonra sigarasını yakmak için yan masada tek başına oturan Ebru’nun yanına gidip çakmak istiyor. Karşılıklı gülüşüyorlar, Arif yerine oturuyor ama arada dönüp Ebru’ya bakıyor. Birkaç mahcup bakışmadan sonra Arif ve Refik, Ebru’nun masasına oturmak için izin istiyor. Ebru kabul edince oturup konuşmaya başlıyorlar. Bir süre sonra Refik izin isteyip kalkıyor.

Ekran kararıp açılıyor.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Arif ve Ebru oldukça samimi bir şekilde oturuyorlar.

06.REFİK EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik bitiyor, diğer müzik giriyor.

Refik üzgün bir şekilde izleyiciyle konuşuyor.

REFİK
Tüh be, amma da şanslı çocuktu… Para pul yoktu ama
hangimizde var ki? Ama o yolunu bulurdu… O gün de
çok şanslıydı, altılıyı tutturdu, sevgili de buldu.

Kafasını sallayıp etrafına bakıyor.

REFİK
Kim derdi ki… Öyle ölecek? Şans işte…

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Müzik dipte devam ediyor.

Refik sokakta bir kaldırma oturmuş elindeki ganyan kuponunu incelerken Arif yanına geliyor.

ARİF
Baba ne haber ya, ne yapıyorsun?

Refik şaşkınlıkla başını kaldırıp ona bakıyor.

REFİK
Oğlum, nerelerdesin ya?

Elindeki kuponu gösteriyor.

REFİK
Ne tüyolar kaçırdık!

ARİF
Buralardayım ya, işlerim vardı biraz. Boşver şimdi…
Nasıl bugün, ekmek var mı?

REFİK
Var, var da para… Para yok ki!

Arif gülümseyerek onu kolundan tutup kaldırıyor.

ARİF
Para var oğlum, kalk, oynayalım.

Refik sevinçle yerinden kalkıyor, gülüşerek uzaklaşıyorlar.

Ekran kararıp açılıyor.

Arif ve Refik gülüşerek yürüyorlar.

REFİK
Oğlum ne oldu böyle ya?

ARİF
Son ayakta öldüm öldüm dirildim, yatacağız diye var ya!
Neyse içkiler benden, dağıtıyoruz bu gece!

Müzik yükseliyor.

Bu arada yanlarından geçtikleri Ebru ve Jerfi sokakta tartışıyorlar.

07.EBRU EV/SALON İÇ/GÜN

Müzik dipte devam ediyor.

Ebru heyecanla izleyiciye bakarak konuşuyor.

EBRU
İşte! Demek o gece tanışmışız! Ben sevgilimden yeni
ayrılmıştım daha. O bana inanmıyordu.

Jerfi’nin somurtkan yüzü ekranda beliriyor.

EBRU
Ama o inandı…

Arif’in gülümseyen yüzü ekranda beliriyor.

EBRU
Yani aslında arkadaşça başlamıştı herşey…

Başını önüne eğip mahcup bir şekilde gülümsüyor.

EBRU
Alkol işte!

08.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay omzunu silkerek bilmiş bir edayla izleyiciye bakıyor.

SEVİLAY
Can sıkıntısı işte… Zaman başka türlü geçmiyor ki!
Yıllardır neler gördüm bu mahallede ben… Neyse
konumuz o değil tabii… Bu kız, bu çocuğu terk etti.
Sokağın ortasında kavga ettiler, gördüm.

Ebru ve Jerfi’nin kavga etme görüntüleri ekranda beliriyor. Sevilay şaşkın bir ifadeyle devam ediyor.

SEVİLAY
Sonra bir baktım, bir iki gün sonra öteki çocukla el ele…
Ben tabii böyle şeylerden uzağım, tek yaptığım… Bizim
sokağı izlemek…

Başını sallayıp cama dönüyor.

09.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Jerfi kızgın bir şekilde izleyiciye bakıyor.

JERFİ
Demek benden ayrılır ayrılmaz buna koştu. İnanmışmış…
Bu kız paranoyaktır, inanmazsanız doktorlarına sorun.
Ha bire “peşimdeler, yok seni de öldürecekler”

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Müzik yükseliyor.

Ebru sürekli arkasına dönüp bakarak koşarcasına yürüyor. Bir apartmanın kapısına gelip tekrar arkasına bakıyor, kimse yok. İçeri girdikten sonra arkasından gelmekte olan iki adam(?)
birbirine bakıp gülüyor.

Müzik dipte devam ediyor.

JERFİ
Yardım etmeye çalıştım ama ne fayda? Sonunda
terk etti beni!

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Ebru ve Jerfi sokakta tartışıyorlar. Ebru oldukça sinirli.

JERFİ
İlaçlarını alıyorsun değil mi? Sakın yine bıraktım
deme bana.

EBRU
Ya, ilaçla ilgisi yok diyorum sana! Ben senin iyiliğini
istiyorum, peşindeler işte! Hem inanmıyorsan niye
benimle birliktesin?

Yüzünü buruşturarak

EBRU
Öf, tamam ya, seni inandırmaya çalışmayacağım daha
fazla! Bitsin gitsin!

deyip hırsla arkasını dönerek uzaklaşıyor.

10.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Arif hayıflanıp başını sallayarak izleyiciye bakıyor.

ARİF
Paranoyak olsun, güzel kızdı. Şansım iyice açıldı diyordum,
sabah yolda o parayı bulmam, altılıyı tutturmam, sonra
hatunla tanışmam… Hepsi şu sakarın saksısıyla mı son
bulacaktı? Bir de şansınla doğdun sen derdi annem!

11.REFİK EV/SALON İÇ/GÜN

Refik şaşkın bir şekilde izleyiciye bakar.

REFİK
Vay be, parayı yolda mı bulmuştu?

12.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay bir şeyi unutmuş olmanın şaşkınlığıyla izleyiciye bakıyor.

SEVİLAY
Yolda buldu tabii, onu söylemedim mi ben? Hatta
cama vurdum arkasından ama duyuramadım.

/FLASHBACK/BEŞİKTAŞ/SOKAK DIŞ/GÜN

Müzik yükseliyor.

Jerfi aceleyle evden çıkıp yürüyor. Telefonu çalınca elini cebine atıp telefonu çıkarıyor. Bu sırada arka cebinden düşürdüğü parayı fark etmiyor.

Müzik dipte devam ediyor.

JERFİ
Efendim canım! Yoldayım, bankaya gidiyorum…
Fatura ödemeye… Buluşalım mı? Şimdi mi, şimdi
olmaz, öğleye kalmadan ödemem lazım.

Arif ıslık çalarak ağır adımlarla sokakta yürürken yerde duran parayı görüyor. Etrafına bakınıp parayı alıyor, gülümseyerek sayıp cebine koyuyor.

JERFİ
E, başka türlü harçlık alamıyordum, ne yapayım?
Tamam, ben işim bitince ararım seni, söz… Alo… Alo!

Telefon kapanınca yüzünü buruşturarak yürümeye devam ediyor.
Sevilay başını sallayıp izleyiciye bakarak gülümsüyor.

SEVİLAY
Ya, işte böyle, bunca yıldır bu sokakta gördüğüm en
ilginç olaylardandır bu… Sen çocuğun parasını bul,
git altılı oyna kazan, bir de sevgilisini kap… Cık cık!

SEVİLAY ANNE
Kızım, tuvalete gitmeyecek miydin sen? Hadi sırtıma…
Götüreyim seni!

Sevilay utanarak başını önüne eğiyor.

13.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Jerfi kızgın, izleyiciye bakıyor.

JERFİ
Bir de ben katil mi oldum şimdi? O para nasıl önemliydi,
biliyor musun? Bankada bir baktım, para yok! Sonra
annemin çenesi mi, sevgilimin dırdırı mı? Zaten şans hiç
gülmemiştir ki bana!

14.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Arif de sinirli…

ARİF
Tabii hayatının baharında ölen sen değilsin! Benim
artık hiç şansım yok ya!

diyor.

15.EBRU EV/SALON İÇ/GÜN

Ebru ağlamaklı bir şekilde izleyiciye bakıyor.

EBRU
Yoksa beni kıskandığın için mi öldürdün onu?
Demek o kadar seviyordun! Öf, ne aptalım! Ama
ben hapisten çıkıncaya kadar beklerim seni…

16.REFİK EV/SALON İÇ/GÜN

Refik hayıflanıyor.

REFİK
Ulan adalet mi bu be? Benim aslan gibi arkadaşım
gitti.

Ebru’ya bakar gibi başını çeviriyor.

REFİK
Ne uğursuzmuşsun be!

17.JERFİ EV/SALON İÇ/GÜN

Jerfi kızgın

JERFİ
Evet!

diyor.

18.ARİF EV/SALON İÇ/GÜN

Arif kızgın

ARİF
Evet!

diyor.

19.SEVİLAY EV/SALON İÇ/GÜN

Sevilay bilmiş bir edayla

SEVİLAY
Evet, hepinize yazık oldu tabii!

diyor.

Ekran kararıyor, müzik yükseliyor.

Oyuncuların çekimler esnasındaki hata görüntüleri üzerine arka jenerik yazıları çıkıyor.

SON

DİLEK AYDIN

16 Ekim 2007 Salı

CANDY


ACI “ŞEKER”

Zevk veren maddelerin hayatımıza kattığı acı tatlara dair bir film Candy. Ancak selefleri Trainspotting ve Requiem For a Dream olunca ister istemez bir karşılaştırma durumu sözkonusu oluyor ki bu da “Candy” nin işini hayli zorlaştırıyor.

Nedense hayatta en çok acıyı sevdiklerimiz yüzünden çekeriz ve yapmaktan zevk aldığımız şeyler genelde zararlıdır. Bu cümle, filme ismini veren ana karakter Candy’nin hayatında birebir anlamını buluyor. Kısa sürede tanıyıp evlenme kararı aldığı, kendi deyimiyle “keş” sevgilisi Dan,onu uyuşturucu maddelerin en tehlikelisi diyebileceğimiz eroinle tanıştırıyor ve

Candy’yi önce cennete götüren bu madde bir süre sonra cehennemi yaşatıyor. Aslında filmin daha başında, onlara bir baba (!) şefkatiyle sarılan, ihtiyaçları olduğunda para ve uyuşturucu sağlayan Casper, Candy’e eroinle ilgili sihirli cümleyi söylüyor: “Bırakabileceğin zaman bırakmak istemezsin, bırakmak istediğin zamansa bırakamazsın” Ama bu cümle, cennet günlerini yaşayan Candy’nin bir kulağından girip diğerinden çıkıyor.

Yönetmen Neil Armfield, Luke Davies’in kitabından uyarladığı filmini cennet, dünya ve cehennem’den oluşmak üzere üç bölümde anlatmış. Candy ve Dan aşkla bulutlarda uçuyor, gerçeklerle yeryüzüne iniyor ve gerçeğin tadı acılaştıkça yeraltında kayboluyorlar.

Başkalarının parasıyla da olsa bulmayı başardıkları eroinin verdiği haz, sonsuza kadar birlikte olma sözleri ve nihayetinde virane bir depoda mutlu başlayan evlilik günleri, Candy’nin uyuşturucu bulmak için fuhuş yapmaya başlamasıyla ikiliyi yeryüzüne indiriyor. En azından Candy’yi. Dan’in bu duruma olan duyarsızlığı, Candy’nin ileride geçireceği sinir krizlerinin yavaş yavaş sinyal vermeye başlamasına neden oluyor. Dan’in de bir çeşit hırsızlıkla bir miktar para bulma gibi iyi niyetli çabaları yok değil ya (!) bu defa da Candy’nin beklenmedik hamileliği ve önce uyuşturucuyu bırakma çabalarının Casper’ın söylediği şekilde sonuçlanması, sonra bebeğin ölü doğması onları kaçınılmaz sona yaklaştırıyor. Şehirden uzaklaşıp bir kır kasabasında yaşamaya başlıyorlar ve hakkını yemeyelim bu defa da Dan hayatlarını yoluna koymak için çaba sarf ediyor ama Candy çoktan ona karşı kinle dolmuş oluyor bile. Bundan sonrası her ikisini ve ilişkilerini tamamen çözülme günlerine götürüyor. Biri hastaneye yatarken, diğeri eski günlerine dönüyor. Mendilleri hazırlayalım...

Aslında filmin bölümlerini kötü, daha kötü, en kötü diye adlandırmak daha yerinde olur gibi.
Çünkü “cennet” diye adlandırılan bölümde bile kahramanlarımız aslında pek de cennette yaşamıyor. Sahip oldukları tek şey birbirleri ve hayalleri. Yetmez mi diyebilirsiniz ama yetmiyor maalesef. Yani cennet hayallerde kalıyor, hem de oldukça kısa bir süre yaşanarak.

Candy’yi uyuşturucu batağına saplayıp güzel olması muhtemel bir geleceği yok eden kişi Dan mi yoksa annesi mi ya da herkesin ötesinde bizzat kendisi mi tartışılır ama Candy, bulunduğu durumun sorumlusu olarak annesini görüyor, orası kesin. Onu ufak tefek hatalarından dolayı eleştiren, her şeyin her zaman dört dörtlük olmasından yana anne modellerinden Candy’ninki. Bu da kendi deyimiyle, küçük yaşlardan itibaren yumruklarını sıkmasına neden oluyor. Ve Dan’le tanıştığında amiyane tabirle akacak mecra buluyor. Annesiyse Dan’i kızının hayatını mahvetmekle suçluyor. Bu suçlama aslında Dan’e değil Candy’e belki de. “Sen iradesizsin, aklın yok, bir adamın peşinden gidip hayatını mahvettin” diyor bir anlamda. Oysaki Candy’nin uyuşturucu macerasında kimsenin zorlaması söz konusu değil.

Yazının başında Candy’nin, selefi sayılabilecek filmlerle karşılaştırıldığından bahsetmiştim. Oysa Candy ile adı geçen filmler arasında kıyas yapmak çok da doğru olmaz çünkü Candy her ne kadar öyleymiş gibi görünse de tam olarak bir uyuşturucu filmi sayılamaz. Onun için daha çok bağımlılık üzerine bir film diyebiliriz. Bu, bir eşya, bir müzik grubu, sigara, alkol yani her şey olabilir. Bu film içinse iki gencin birbirlerine ve zincirleme olarak uyuşturucuya bağımlılıkları söz konusu. Yani “Trainspotting” ya da “Requiem For a Dream”deki gibi muhteşem halüsinasyon sahneleri beklemeyin. Birbirlerine olan bağımlıklarındaysa ağustos böceği tarzı bir yaşam söz konusu ki, bu onları uçuruma götürüyor. Neredeyse tüm film boyunca duyarsızlığa son noktayı koyan Dan, ayrılık sürecinde bunu fark ederek üzerine düşeni yapıyor yapmasına ama kaybedilenler geri gelmiyor sonuçta. Eğer ısrarla uyuşturucu filmleri kategorisine sokup değerlendirerek karşılaştırma yapmamız gerekirse, Candy maalesef oldukça zayıf kalıyor ve “biz bu filmi görmüştük” cümlesini dedirtiyor. Acı bir aşk hikayesi desek, onu da görmüştük. Sonuçta Candy, daha önce görmediğimiz bir şey göstermiyor ve geriye hoş vakit geçirten 108 dakikadan başka bir şey bırakmıyor.

DEATH PROOF-ÖLÜM GEÇİRMEZ


ÖLÜM GEÇİRİYOR... MU?
Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in “iki film birden” kuşağı olarak tasarlayıp gerçekleştirdikleri projenin ilk ayağı Ölüm Geçirmez. Gönül isterdi ki ikisini bir arada izleyebilelim. Hatta “5 dakika ara” mızı yönetmenlerin “olmayan” filmlere çektikleri fragmanları izleyerek geçirelim. Bunların olmadığını düşününce Ölüm Geçirmez biraz eksik kalmış hissi veriyor çünkü. Rodriguez’in bölümünü merakla beklerken “böyle uygun görülmüş” deyip bağımsız olarak değerlendirmek düşüyor bize de.

Proje için, Tarantino ve Rodriguez’in hayranlık duydukları “grindhouse” türüne bir çeşit saygı duruşu diyebiliriz. Hayranlıkları biliniyordu bilinmesine ama kendi filmlerinde bu kadar birebir kullanmamıştı her iki yönetmen türün özelliklerini daha önce. Aslında geriye dönüp Tarantino filmografisini hatırladığınızda çoğu filminde bu türün izlerini kolaylıkla fark edebiliyorsunuz. Ama belki de ilk dirsek teması yönetmen koltuğunda olmasa da yapımcı olarak destek verdiği Otel-Hostel serisinin ilk filminde gerçekleşti. Ve Ölüm Geçirmez’le de direk teması sağlamış oldu.

Ölüm Geçirmez’de oldukça eğlenceli bir doksan dakika geçireceğinizi öncelikle belirtmek isterim. “Manyak” bir eski dublörün, çok da derinine inip felsefe aramanızı gerektirmeyecek ya da zorlayıp bulsanız da “ne önemi var ki ama zaten” dedirtecek bir sebepten, bir grup kızı seçerek öldürmek üzere peşlerine düşmesinin ne kadar eğlenceli olacağı sorusu gelebilir aklınıza. Ama bu filmin tabiri caizse “olay”ı da bu. Mısırınızı alıp, koltuğunuzda arkanıza yaslanarak, hiçbir şey düşünmeden kendinizi akışa bırakacağınız filmlerden Ölüm Geçirmez. Bittikten sonra da “ne anlatıyordu” diye sorup, aradaki boşlukları doldurma çabasıyla derin manalar çıkarmaya çalışmazsanız filmi seveceksiniz.

Tarantino, “grindhouse”un en önemli özelliği olduğunu söyleyebileceğimiz, vahşeti çok da fazla kullanmamış filminde. Bol kanlı sahneler bekliyorsanız hayalkırıklığına uğrayacaksınız. Özellikle filmin ilk yarısında, eyalet eyalet dolaşıp kurban arayan ve kolaylıkla da (!) bulan dublör Mike, planını uygulamaya başlayıncaya kadar oldukça süt liman ilerliyor film. Tam da “iki film birden” sineması izleyicisini cezbedecek hoş ve boş kızlar ve onların baygın bakışlarına eşlik eden şuh ses tonlarıyla izleyiciye sunulan suya sabuna dokunmayan, sıradan sohbetleri sıkabiliyor bile zaman zaman. Hani üçü bir araya geldiğinde dış görünüşleriyle hemen dikkat çekip de biraz gözlemleyince, kendi hayatlarında önemli ama normalde önemi olmayan olaylara verdikleri abartılı tepkilerle sinir bozan kızlar vardır ya, kahramanlarımız tamı tamına böyleler. Ama bu da aslında, sanki izleyiciye “hayat bu kadar basit ve güzel demek ha, az sonra görürsünüz” dedirtmeyi amaçlıyor gibi. Çünkü “az sonra” Mike birdenbire ve davetsizce hayatlarına giriveriyor. Hatta biraz zorlasa tüm iticiliğine rağmen gizemli görünüşü ve tavırlarıyla esas kızlarımızdan birinin kalbini çalabilecek gibi. Fakat film izleyiciyi çok gerip bekletmeden bu hikayeyi birdenbire nihayete erdiriyor. Mike’ın kızlarla yakın temasa geçip bir kaçma-kovalama durumu yaratmasını beklerken maharetin onda değil korkunç görünümlü arabasında olduğuna tanık oluyorsunuz ki aslında bunun da ipuçları verilmiyor değil. Daha kısa tutulan ikinci bölüm içinse “Sapık hak ettiğini bulacak mı?” alt başlığını açabiliriz. Mike bu defa daha dişli rakiplerle karşılaşıyor. Kızlar ilk bölümdekilerin yanında biraz sönük kalsalar da yine güzel ve iddialılar ama bu defa “kolay lokma” değiller. Mike bu bölümde, kızlarla hiç iletişim kurmaksızın direk harekete geçiyor ama işler hiç de istediği gibi gitmiyor. İzleyiciye de, onun, güce sahip olmanın verdiği mutlulukla karşı tarafa kaptırmanın verdiği korku duyguları arasında gidip gelen ruh haline bir çeşit intikam duygusuyla, gülümseyerek hatta zaman zaman kahkaha atarak tanık olmak düşüyor. Bu bölümde oldukça uzun tutulan ve aslında filmin ruhuyla örtüşen araba takip sahnelerinin ne kadar ustalıkla çekilmiş olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Film, bir anlamda zavallı, başına geleceklerden habersiz, zayıf kurbanla başına geleceklerden yine habersiz ama güçlü kurbanı karşılaştırıyor… Ya da kadını mı demeliyiz? Öyle ya seri katiller genelde kendilerine karşı koyacak fiziksel gücü olmayan kadınları seçerler. Mike’ın hangi sebeplerle böyle bir şeye giriştiğiyse öğrenemediğimiz ve çok da umursadığımız detaylardan. Zaten onun hain ve istediğini alan acımasız katil portresi de küçük düşürülüyor ki bu da kurbanla empati kuran izleyici grubu olarak hoşumuza gitmeyecek bir durum değil.

Eğer bir filmi izlerken her şeyin ayrıntılı şekilde anlatılması, hikayede boşluklar kalmaması taraftarıysanız bu filmi izlerken çok soru soracaksınız. Çünkü filmde birçok detay özellikle es geçilmiş. O yüzden sorulara çok takılıp filmden alacağınız keyfi azaltmayın derim çünkü o soruların varlığı zaten filmin çekim amacına hizmet ediyor.

Sonuç olarak Tarantino, bu filmi yazarken ve çekerken çok eğlenmiş belli ki ve aynı bakış açısıyla izlerseniz siz de eğleneceksiniz. Unutmayın, tekrarlanan planlar, eksik bırakılmış sahneler, mantık hataları, yavan sohbetler, araya atılan siyahlar, hatta jenerikteki yazı karakteri ve eski bobin görünümü, hepsi ama hepsi oyunun bir parçası…

EDIE-FACTORY GIRL (FABRİKA KIZI)


BİR KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ (DAHA!)

Edie için ne demeli? Hızlı bir şekilde girip aynı hızla çıktığı parıltılı dünyanın sahte (?) yüzlerinden kendine dostluklar kurmaya çalışan zavallı küçük zengin kızın (poor little rich girl) hayat öyküsü mü? Eğlenceli bir hayat ve şöhret uğruna varolan yetenekleri görmezden gelip köreltmenin acı sonu mu? Ya da hiç yabancısı olmadığımız şekilde uyuşturucunun mahvettiği hayatlardan biri daha mı? Tüm bunları içinde barındıran bir hayat aslında Edie Sedgwick’inki. Film de tüm bunları toplayıp parçaları birleştirmeye çalışmış. Ama ince eleyip sık dokuyan, sadece Edie Sedgwick’in hayatını ayrıntılı bir şekilde anlatan bir film bekliyorsanız, bu film tam olarak o film diyemeyiz.

“O çok güzel, neden resim yapsın ki? Çirkin insanlar resim yaparlar.” Andy Warhol’dan, Edie’ye ve resim sanatına ilginç bir yaklaşım. İkilinin güzel günlerinde sıklıkla boy gösterdikleri NewYork gecelerinden birinde, Warhol’un dudaklarından süzülen bu cümle aslında onun Edie’ye bakışını da özetliyor. Tabii gerçekte böyle miydi yoksa filmde mi böyle yansıtıldı tartışılır, hatta tartışılıyor. Bana kalırsa, sosyal statü anlamında iyi bir aileden gelen yetenekli bir genç kızın aşırı dozdan ölümüne varan olaylar bütününü değerlendirecek olursak, Warhol’dan öncesinde aramalıyız sebepleri. En başta öz kızını taciz edip, çocuklarını belki de sırf evden uzaklaştırmak için küçük yaşlarda akıl hastanesine yatıran sonra da sütten çıkmış ak kaşığa dönüşüp kızını korumaya çalışan baba tavrına bürünen “Fuzzy Sedgwick” de mesela. Geçmişte yaşadıklarını çok da unutamayan, hassas bir genç kızın aniden gelip giden şöhretin yükünü kaldıracak güce sahip olmaması çok da şaşırtıcı değil aslında. Dolayısıyla ilginç yaşam tarzına ve sanatta çığır açan yaklaşımına hayranlık duyduğum Warhol’u bu filmde, insanları amaçları doğrultusunda kullanan, dostluk dediği şey güzelliğe duyduğu hayranlıktan ibaret ve bir insanla işi bittiği zaman yerine hemen başkasını koyan biri olarak izlemek beni şaşırtmadı desem yalan olur. Warhol’un, döneminde eleştirilen sanat anlayışı ve yaşam tarzı onun belki biraz nemrut ve duruma göre ters bir insan olmasına neden olmuş olabilir ama bir insanı yok etmekle suçlamak da fazla ağır kaçıyor gibi. Aslında bu bakış açısı Fabrika’ya gidip gelen tüm diğer sanatçıları da kapsıyor ve bu da öyle bir yerin kuruluş amacına bile ters düşüyor gibi. Bir de olayın Edie Sedgwick tarafı var ki, böyle bir durumda o da fazla zayıf bir karaktere dönüştürülmüş oluyor.

Filmde Fabrika’da yapılan işlere değinilen bölümler, aralara serpiştirilmiş fragmanlar duygusu yaratıyor. Bu durum göze hoş geliyor gelmesine ama hikayede bazı kopukluklar yaratıyor. Eksik kalmış hissi yaratan bölümlerden biri de Edie’nin, filmde adı söylenmese de Bob Dylan’la olan ilişkisi. Birdenbire tanışıyor, aşık oluyor ve ayrılıyorlar. Size de “bir Bob Dylan geldi geçti” demek düşüyor. Tabii, Dylan’ın, Edie ile Warhol’un arasının bozulmasına olan katkısı es geçilemez.

Yönetmen George Hickenlooper, Andy Warhol’un, film içinde, satır arasında söylediği bir cümleyi kendi filminin görselliğine uyarlamış zaman zaman. Warhol, kamera hareketlerinin, mesela kameranın birden sert bir zoom yapmasının izleyicinin film izlediğinin farkına varmasını sağladığını söylüyor. Bu filmde de, sanatçının bakış açısını yansıtmak üzere, özellikle Fabrika’da geçen bölümlerde kamera hareketli kullanılmış. Sinematografik anlamda filmin en renkli bölümleri de Fabrika’da geçiyor zaten.

Edie’yi en izlenilir kılan şey, oyuncuların performansı. Sienna Miller’ı, Jude Law’ın eski sevgilisi olarak tanıyanlardaysanız -ki öyle tanımayan kaç kişi vardır bilinmez- bu filmde Edie rolündeki performansına şaşıracak hatta hayran kalacaksınız. Aktrisin gerçek Edie Sedgwick’e olan benzerliği de ayrıca şaşırtıcı. Andy Warhol rolündeki Guy Pierce’sa -ki onu da tanımayan yoktur muhtemelen- muhteşem performansıyla bir kez daha kendine hayran bırakıyor.

Filmin sorunu galiba, tam olarak neyi anlattığını toparlayamamış olması. Edie’nin hayatı dersek tam olarak o değil ki, belki de bu iddiayla yola çıkmamış olsa çok daha başarılı bir film olabilirdi. Andy Warhol ve Fabrika’sı dersek tam olarak o da değil. İkisi birbirinden bağımsız değil zaten, ikisini birden anlatıyor dersek her iki açıdan da eksik kaldığı yanlar olduğunu ve senaryonun kafası karışık bir elden çıktığını düşündürtüyor. Yine de oyuncuların başarılı performansı, Andy Warhol’un Fabrika’sı ve dönemin ruhunu az da olsa hissetmek adına izlenmeli diye düşünüyorum.

INVISIBLE WAVES- HAYALET DALGALAR


DALGALARIN KASVETİ BOĞUYOR!

İçim kıyıldı, afakanlar bastı, sonlara doğru göğsümün üzerine öyle bir ağırlık çöktü ki, nefes alamaz oldum. Bu kadar sıktı beni Hayalet Dalgalar. Bu filmin amacı nedir, niye çekmiş ki deyip durdum. Tabii ilk cümleler bunlar olunca eleştirinin geri kalanını okumaya bile gerek duymayacaksanız belki ama maalesef bunları hissettirdi bana film.

Kişisel bir notla başlamak istiyorum; film festivali kitapçığında gördüğüm ufacık afişi beni bu filme çekmişti. O dönem izleme fırsatı bulamayınca üzülmüş, gösterime girince de büyük bir umutla tutmuştum sinemanın yolunu. Belki de beklentimin bu kadar fazla olması beni hayal kırıklığına uğrattı diyeceğim ama yok, öyle de değil. Her şeyden önce –az sonra değineceğim- hikaye belki ilginç olmayabilir ama görüntü yönetmenliğini Christopher Doyle’un yaptığı bir filmin en azından görsel anlamda bir şölen olacağını düşünmeye hakkım olduğunu sanıyorum. Daha öncekilerde olduğu gibi şiir gibi bir film bekliyordum. Ama onu da bulamadım maalesef. Eğer yapılmaya çalışılan izleyiciye kasvet duygusu vermek, kahramanın yaşadığı buhranları hissettirmekse hakkını yiyemem, film bunu çok iyi başarmış. Baştan sona karanlık değil de gri diyebileceğim bir ortam hakim filme. Gerçekten moral bozuyor. Niye moralimiz bozulsun ki demiyorum -hatta iyi kullanıldığında gayet başarılı filmler yaratabiliyor- ama hikaye de bunu desteklese, değse yani. Ama yok öyle bir şey. Bu arada afişte gördüğünüz o usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo izlenimi yaratan sahne de yok filmde. Filmin sonuna kadar belki flashbackle döner, belki başka bir kızdır o diye bekliyorsunuz ama yok. Flashback demişken, filmde anlamsız bir flashback durumu da sözkonusu. Ortalarda bir yerde cinayeti açıklamak üzere flashback zinciri başlıyor, film anlam kazanacak sanıyorsunuz ama tek bir sahnede kullanılan flashback de oldukça havada kalıyor.

En iyisi baştan başlamak galiba. Konuyu okumuşsunuzdur, Kyoji patronunun karısıyla bir ilişki yaşıyor. Sonra patronu bol para ve hayatında yeni, temiz bir sayfa vaadiyle karısını ona öldürtüyor. Sonrası Kyoji’nin şehri terk edip başka bir yerde güzel bir hayata umutla yelken açması. İşte ilk sorular da burada başlıyor. Kyoji o kadar cool ki, sevdiği kadını öldürüp hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor, yani izin verseler edecek. Bu durumda bu nasıl bir ilişkiydi, gerçekten seviyor muydu, öyleyse nasıl bu kadar kolay vazgeçebildi sorularını soruyorsunuz kendi kendinize. Belki de film bunu, Kyoji’nin içsel yolculuğuyla değil de başına gelenlerle anlatmaya çalışıyor. Çünkü kaçıp gittiği yerde de hatta daha yolculuk esnasında şanssızlıklar peşini bırakmıyor. Bir çeşit “ilahi adalet yerini buluyor” ya da “huzursuz hayalet intikamını alıyor” durumu oluşuyor yani. Ama tüm bu olanlar hiçbir yere varmıyor ki, sorun da bu zaten. Yani yolculuk esnasındaki talihsizlikler insana önce “bu hayalet bu adamın hayatını mahvedecek” diye düşündürtüyor ama sonra ruhani alemden dünyevi aleme bir geçiş oluyor ve Kyoji’nin başına gelenlerin sorumlusunun, öldürdüğü sevgilisinin hayaleti değil gayet kanlı canlı insanlar olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Eh “o zaman film somut olaylara dayalı devam edecek” diye düşünmeye başlıyorsunuz ama bu defa da yine birden ruhani aleme geçiyor! Filmin bu bölümünde klasik Uzakdoğu mistisizmini hissediyorsunuz. Aslında iyi bir senaristin elinden çıktığı zaman gerçekten çok başarılı filmler yaratabilecek bir durum bu. Ama Hayalet Dalgalar’ın en büyük şanssızlığı da senaristi galiba. Konu zaten çok değişik, görmediğimiz bir şey vaat etmiyor ama değişik konu kaldı mı ki? Artık sinemada önemli olan, “aynı şeyi nasıl farklı anlatırım” sorunsalı bence ve açık ki, bunu başarabilen filmleri seviyoruz.

Hayalet Dalgalar’ın sorunu çok ağır ilerlemesi, planları uzun tutması da değil. Eğer tüm bunlar bir amaca hizmet ediyorsa gayet güzel izlenebiliyor. Bunu başarabilen bir sürü yönetmen de var ama bu filmin yönetmeni Pen-Ek Ratanaruang için aynı şey sözkonusu değil maalesef.

Biraz daha ayrıntıya girersek, farklı çekim tekniklerinin bir amacı olduğunu, ileride olabileceklere sizi hazırladığını düşünüyorsunuz. Mesela filmde zaman zaman kullanılan bir kamera açısı var; yönetmen, kahramanların yüzünü göstermiyor, sadece ayakları görüyorsunuz. Hani orada bir şey olacak, bir mesaj var diye düşünüyorsunuz ama onda da yanılıyorsunuz. Ya da gerçekten çok derin bir mesaj var da ben anlamadım!

Son olarak, cinayetin yarattığı iç huzursuzluğunun, filmde yaratılan bunaltıcı atmosferle dışavurumunun baştan sona kadar istikrarlı bir şekilde devam ettiğini ve filmin tek başarısının da bu olduğunu tekrarlamak isterim. Bu da Doyle’un filme katkısı galiba. Ama onun dışında film zaman kaybından öteye gidemiyor.