
PARIS’TE AŞK BAŞKA(MI)DIR!
Aşıklar şehri, romantik Paris’in, bir aşığın hayatını kabusa çevireceği aklınıza gelir mi? Neden olmasın? Hem de iki günde! Paris’te 2 Gün’ün Jack’i için söz konusu olan bu en azından.
Hastalık hastası, takıntılı Amerikalı iç mimar Jack ve fazla rahat bir Fransız fotoğrafçı Marion’un iki yıllık bir ilişkinin ardından romantik bir tatil yapmak üzere gittikleri Venedik’ten dönüşleriyle başlıyor her şey. Marion’un önerisiyle, ailesinin yaşadığı Paris’e iki günlüğüne uğramaya karar veriyorlar ve olanlar oluyor. Aslında Marion açısından ilişkinin sorgulanmaya başlandığı yer Paris değil. O zaten ilk cümlelerinde “iki yıllık bir ilişkinin bu zamanda zor bulunan bir şey” olduğunu söyleyerek durumu baştan yadırgıyor. Sonra yine satır aralarında Jack’in hastalığı ya da hasta olduğuna dair saplantısı yüzünden Venedik’te seks bile yapmamaları, bir de üstüne fotoğrafçı olan kendisi olmasına rağmen Jack’in tatil boyunca elele tutuşup romantizmin doruklarında olmaları gereken tüm mekanlarda fotoğraf makinesini elinden düşürmemesi onu Paris’e gelene kadar yeterince bozuyor zaten. Ama Paris’te Fransızca bilmeyen ve adım başı sevgilisinin eski sevgilileriyle karşılaşmak durumunda kalan, özel sırlarının Marion’un ailesince bilindiği gerçeğiyle karşı karşıya kalan, üstüne ne konuştuklarını anlamaması bir tarafa tercüme de gereği de hissedilmeyen yalnız bir Amerikalı konumunda yansıtılan Jack’e hak verdirtmeyi amaçlıyor sanki film. Gerçi hakkını da vermek lazım, patlama noktasına gelene kadar oldukça sabırlı davranıyor Jack. Ama çuvaldızı biraz da kendine batırmalı aynı zamanda. Sorun Marion’un fazla rahat Fransız tavrı mı yoksa kendisinin “annesi de sürtükmüş” cümlesiyle zirve yapan erkek egosu mu acaba?
Paris’te 2 Gün bu eksenden hareketle ilişkilere mercek tutuyor. Dolayısıyla çok sayıda örneğini izlediğimiz bir film olma eksisiyle başlıyor zaten yolculuğuna. Eğer fazla örneği varsa onu öne çıkaracak bir şeylere ihtiyacı var demektir. Peki, bunlara sahip mi? Hayır, maalesef. Bir soğukluk, yüzeysellik var her şeyden önce filmde. İzleyiciye ikilinin gerçekten birbirlerine aşık olduğunu hissettiremiyor öncelikle. Böyle bir filmde olmasını bekleyeceğiniz sürükleyici diyaloglar da yok sonra. Ve bir ilişki orijininden tüm ilişkilere mercek tutan bu tarz filmlerde, hem karakterleri hem de ilişkileri açıklayabilecek çok güzel diyaloglu örnekleri daha önce izlememiş değiliz.
Görsel açıdan değerlendirdiğimizde; filmin aynı zamanda yönetmenliğini de üstlenen Marion rolündeki Julie Delpy’nin bu anlamda bir şaheser yaratmayı kendine amaç edinmediğini görüyoruz. Bu tarzı sevenler için kameranın hareketli kullanılması göze hoş gelebilir. Yani “aldım kameramı elime, hareketli bir film çekmeye çalıştım. Paris manzaraları, ışık oyunları önemli değil. Başka bir şey benim söylemeye çalıştığım” diyor gibi. Bu kötü bir eleştiri değil, dediğim gibi bu tarzı sevenler için iyi bile hatta. Ama içerik yavan olunca filmi götürmediği de kesin. İçeriğe tekrar dönmüşken Alman sinemasının günümüzde en aranılan oyuncularından Daniel Brühl’ün canlandırdığı Lukas karakterinin filmdeki amacı nedir? Tamam, Jack’in kafasında bir ampul yakmaya çalışıyor da araya sokuşturulan sosyal mesajların bu filmdeki yeri ne, o da tartışılır. Sosyal mesaj kötü bir şey değil ama bu film için biraz dam üstünde saksağan hissi yaratıyor. Filmde havada kalan tek şey bu değil. Jack’i canlandıran Adam Goldberg’in bir parti esnasında anne tarafından Yahudi olduğunun ortaya çıkması havadan sudan bir sohbet konusu olması dışında filme ne katıyor? Sanki “bir aşk filmi yapalım ama araya sosyal içerikli diyaloglar da sıkıştıralım” havası seziliyor ki bu da filmi iyice yavanlaştırıyor.
Filmi yüzeysel kılan unsurlardan biri de Julie Delpy ve Adam Goldberg’in pek de başarılı olamayan oyunculukları. Özellikle Goldberg, maço ama şirin Amerikalıyı canlandırırken bazı mimikleri fazla abartılı kullanıyor ki bu da karakteri sevimsizleştiriyor.
Sonuç olarak Paris’te 2 Gün, “Paris’te aşk başkadır” önermesini çürütme denemesinin dışında farklı bir şey söylemekten uzak, yavan bir film olarak hafızalarımızda yerini alıyor.









