3 Aralık 2007 Pazartesi

ANGEL


MELEK Mİ ŞEYTAN MI?

Hayallerde yaşamak ya da hayallerle yaşamak… Ve bu yüzden asla büyüyememek. Güzel mi? Belki de… Eğer bir gün gerçek, canınızı sizi ölüme götürecek kadar acıtmazsa! Belki de gerçeği görmek istememenin kaçınılmaz sonu bu. Ve yıllar ne kadar çabuk geçse de asla büyümemenizi sağlayan da bu. Tıpkı Angel Deverell’in hep hayaller kuran ve onlara inanan küçük bir kız çocuğu olarak kalması gibi. Yoksa olan biten onca şeyi nasıl iyimserlikle atlatabilir ki? Görmek istememek ve görmeyi istemediğiniz şeyin olmadığına sonuna kadar inanmak. Galiba sihir burada.

Her şeyin ötesinde bir film olarak Angel’ı anlatmaya başlarken bir erkeğin bir kadını bu kadar iyi tanıyıp anlatabilmesinin ne kadar önemli olduğunu söylemek lazım. Onun açısından bakabilmesi, onun kendi dünyasında yaratmaya çalıştığı ve belki de yarattığı cenneti bu kadar iyi betimleyebilmesi… François Ozon kesinlikle kendisinden bekleneni her filminde vermeyi başaran bir yönetmen. Ve iyisiyle kötüsüyle kadını anlatmayı başardığı ilk filmi de Angel değil aslında.

Angel, ilk bakışta belki de benzerlerini çok defa izlediğimiz bir biyografi filmi. Ama onu diğerlerinden farklı kılan bir duygu yoğunluğuna sahip. Üstelik Ozon bunu, bize kahramanını sevimli göstermeye çalışıp empati kurmamızı sağlayarak yapmıyor. Tam tersi zaman zaman “melek mi şeytan mı” sorusunu sordurtacak derece sevimsiz yanlarını da gösteriyor. Ama yayıncısının filmin en başında onu savunmak üzere söylediği bir cümle Angel’ı çok güzel özetliyor ve tüm sevimsizliğini affedilir kılıyor: “O daha bir çocuk” Ve hep de öyle kalıyor. Yönetmen Ozon, Angel’ı sevimli gösterebilmenin kendisinin de kafasını kurcalayan bir mevzu olduğunu itiraf ediyor da zaten: Yaşadığım en büyük zorluk Angel’ı sempatik bir karaktere dönüştürmekti. Elizabeth Taylor’ın romanında karakter neredeyse korkunç. Yazar Angel’a, kitaplarına ve davranışlarına çok alaycı bir açıdan bakıyor. Taylor onun yazarlığını ve hırsını takdir ediyor ama aynı zamanda Angel’la sürekli dalga geçiyor ve onu garip, itici bir insan olarak tanımlıyor. Ben iki saatimi bu kadar negatif bir karakteri ekranda görerek geçirmek istemeyeceğime karar verdim." Kesinlikle düşünmesine değdiğini ve başardığını bir kez daha söylemek gerekir.

Angel’a hayat veren oyuncu Romola Garai’nin de hakkını vermek gerekir tabii. Oyuncu özellikle O’nun dünyada olup bitenlere takındığı duyarsız tavırla hayvanlara olan sonsuz sevgisinin aslında ne kadar da hassas bir insan olduğunu açık etmesini gayet dengeli bir şekilde yansıtıyor. Hayatını adadığı bir yalan olan kocası rolündeki Michael Fassbender da tanıştıkları ilk andan itibaren Angel’a çektireceği acıların ipuçlarını vermeyi sadece bakışlarıyla bile başarıyor. Çünkü tavır olarak o da karısına meleği oynuyor! Aslında laf oyunculara gelince, tüm kadroyu yazmak gerekir ama yerimiz dar, o yüzden diğer oyuncularının da gayet başarılı olduğunun üzerine bir kez daha basarak bitirelim.

Angel sinematografik anlamda da oldukça başarılı bir film. Angel’ın dünyasının parlak renkleri de Esmé’nin hayatına hakim olan gri tonlar da filmde uyumlu bir şekilde kaynaştırılmış. Masal gibi bir film çekmiş François Ozon. Dönem filmi diyebileceğimiz bu tarz örneklerde başarının sınandığı kostüm, makyaj ve dekor konusunda da tam da olması gerektiği gibi Angel. Özellikle filmin sonlarına doğru Angel’ın acısını artık içinde tutmayı başaramadığı zamanlar geldiğinde aktris Grai’nin başarılı oyunculuğunun yanı sıra makyajın da es geçilemeyecek bir payı olduğunu vurgulamak gerekir. Gerçi zaten bazı yönetmenler söz konusu olunca aslında yapılacak hiçbir yorumun çok da anlamı kalmıyor. Zaten isimleri yetiyor. Ozon da onlardan biri. Dolayısıyla fazla söze ne hacet demek en doğrusu galiba.

Fransız sinemasının dünya sinemasına en büyük armağanlarından biri olan François Ozon’un büyük bir duygu yoğunluğuyla anlatmayı başardığı bu filmi tavsiye etme nedenlerinden biri de olsa olsa “sıradan bir konu usta bir yönetmenin elinde nasıl iyi bir filme dönüşür” gerçeğini görmek olmalı.

Hiç yorum yok: