3 Aralık 2007 Pazartesi

EASTERN PROMISES-ŞARK VAATLERİ


ORTA ŞEKER VAATLER

Bu acımasız dünyaya yaşayabileceği en büyük talihsizlikle gelip, doğumuyla annesinin ölümüne yol açan bir bebeği “kurtarmak” adına ne yapardınız? Ya da kaç kişi kendini sorumlu hissedip bir şeyler yapma gereği hisseder? Bunu tartışabiliriz ama Cronenberg’in hemşire Anna’sı çok şey yapıyor, orası kesin. Yönetmen Anna’yı böyle duygusal bir ruh haline bürümekle kalmayıp doğum esnasında hayatını kaybeden 14 yaşında bir fahişenin bebeğini ortada bırakmama mücadelesine girmesi orijininden İngiltere’deki Rus mafyasına mercek tutuyor. Hatta işin daha çok o yönüyle ilgileniyor. Anna’nın, bu bebeğe olan ilgisiyse, yakın zamanda kendi bebeğini düşürünce yaşadığı travmadan kaynaklanıyor aslında. Satır arasından çözdüğümüz kadarıyla doğmadan kaybedilen bu bebek Anna’nın ilişkisini de bitirip onu iyice çıkmaza sokuyor. Belki de bebeği ailesine teslim etmeyi kendine görev edinmesinin sebebi onu da kendi hayatından uzaklaştıracak bir çözüm şekli olmasından kaynaklanıyor ki, bu anlamda zamanlama önemli. Filmin sonrasıysa kendi halinde bir hayat süren Ana’nın tehlikeli sulara girişiyle şekilleniyor. Ama bu tehlikeyi aslında kendisi birebir çok yaşamıyor da izleyiciye onun vasıtasıyla ayna tutuluyor. Aslında filmin gitmek istediği nokta da bu. Çünkü tutulan ayna tam da Cronenberg’den bekleneceği gibi en çok şiddeti, acımasızlığı gösteriyor. Hem de olabildiğince açık bir şekilde: Kesilen boğazlar, ceset üzerinde yapılan rötuşlar gibi detaylar mafyanın acımasız kimliğini bir kez daha gözümüze sokuyor. Ve o “delikanlı” tavrın ardında çıkarlar çatışması veya tercih durumu söz konusu olduğunda “onlar” için nasıl da hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığını bir kez daha işaret ediyor. Bu arada yönetmenin anatomik takıntısı, sadece işin fiziksel tarafını göstermekle kalmayıp maneviyata geçişini, bağlılık ifadesi olarak vücuda yapılan ve her defasında kişiyi farklı bir boyuta geçiren dövmelerle ifade ediliyor.

Londra’nın her daim yağmurlu, kasvetli havası filmde geçen olaylarla örtüşerek izleyiciyi de kasvete sürüklüyor. Bir de söz konusu olan kilometrelerce uzaklıktaki evlerinden kaçıp nice umutlarla büyük kente gelen genç kızların dramı olunca izleyicide sıkıntı da kaçınılmaz oluyor. Anlatılanla görselliğin –özellikle mekan seçimleri anlamında- uyumu filme görsel seyir zevki veriyor doğal olarak.

Sinema dünyası yeni bir yönetmen-oyuncu birlikteliği hikayesi daha yaşayacağa benziyor. Çünkü anlaşılan o ki Viggo Mortensen, yönetmenin vazgeçilmez oyuncusu olma yolunda. Tamam, iyi güzel de, bana Şiddetin Tarihçesi’nden sonra bir kez daha 80’li yıllar Türk sinemasının Cüneyt Arkın’ınını hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı onun gibi karizmatik, yalnız ve sert adam. Hele aldığı tüm yaralara rağmen iki katil zanlısını hamamda alt etme sahnesi var ki, Cüneyt Arkın akıllara gelmesin de ne olsun? Naomi Watts’sa bu filmde de bildiğiniz gibi, oyunculuğuna yeni bir şey katmıyor. Bu durumda Vincent Cassel filmde en öne çıkan oyuncu, babasının gölgesi ve emri altında yaşamaya mahkum, zekadan nasibini pek az almış karakterini gayet iyi canlandırıyor.

Karmaşık sinema diliyle ünlü yönetmen David Cronenberg izleyenlerini ikinci defa şaşırtıyor. Çünkü tıpkı A History of Violence- Şiddetin Tarihçesi gibi Eastern Promises de Cronenberg için fazla “anlaşılır” ve “geleneksel” bir film. Böyle olması iyi mi kötü mü, tartışılır ama yönetmenin izleyenin kafasını karıştırıp düşünmeye sevk eden tarzını sevenlerdenseniz
-Şiddetin Tarihçesi kadar olmasa da- bu filmde de hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Bu filmi başka bir yönetmen çekmiş olsaydı kuşkusuz daha iyi eleştiriler alabilirdi ama söz konusu yönetmen Cronenberg olunca daha fazlası bekleniyor ister istemez. Çünkü Şark Vaatleri içerdiği tüm gerilime rağmen şaşırtmıyor, değişik bir şey anlatmıyor ve bu haliyle –Cronenberg için- neredeyse orta sınıf diyebileceğimiz bir örnek olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

Hiç yorum yok: