“Hamileyim” der kadın… Ve ekler “Senden değil”… Sonrası uzun bir karar sürecidir adam için. Öyle yetişmiştir, etik değerleri bunu emreder; “maalesef onu öldürecektir”. Ama bir engel vardır: çocukları. Sorunu karısını öldürmek değil, çocuklarını bir daha görememe ihtimalidir. Kadın sadakatsizliğiyle ölümü zaten hak etmiştir. Ağabeyi de onaylar; öldürmesi gerekiyorsa öldürecektir. İnsan hayatı dediğimiz şey bu kadar kolay alınasıdır onun için. Bağışlayıp yücelik gösterebilir ya da asıl hak ettiğini verip öldürebilir karısını. Vera da hazırdır zaten olacaklara. O bile kabul etmiştir bu oyunu oynarken “hak ettiğini almayı”. Oysa tersi durumda muhtemelen kendisi kocasının ölmesi gerektiğini düşünmeyecektir. Çocuğu ve diğer kadını kabullenme ihtimali bile vardır. Erkek güçtür, kadın nedir?
“Kıskançlık sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur”*. Ama ipin ucunun kaçırılması da an meselesidir. Sürgün’deki örnekte uç öyle kaçar ki, Alex’i geri dönülmez bir yola sokar. Hem o farkında olmasa da boşu boşuna. Belki biraz dinleyebilse ya da anlatabilse ne Vera siyah beyaz hayatını böyle sonlandıracak ne de o elinde kalan suçluluk duygusuyla hayatına devam edecektir. İş bir noktaya vardıktan sonra bile böyle büyüyen adam için kadını dinlemek söz konusu bile olmaz. Zaten Vera’nın anlatacak neyi vardır ki, anlatılacaklar onu sinirlendirmekten, kadını kırmaktan, "incitmekten" başka işe yaramayacaktır... mıdır? Sürgün belki de gidilen, gönderilen yer değil, gidilemeyen, hapsolunan yerdedir. Oradan çıkılabilse, içeridekiler dışa vurulabilse her gün ölünmeyecek, yaşam başlayacaktır. Ama bazen hatta çoğu zaman kolay olmaz içindeki sürgünden kaçabilmek. Ya da kendini açabilmek. Bir başkasının açılmasını sağlamak. Alex o kadar uzaktır ki hayata, içine doğduğu ev, köy, eski arkadaşları, tanıdıkları bile konuşturamaz, heyecanlandırmaz onu. Öyle soyutlanmıştır ki karakter, izleyicinin empati kurması neredeyse olanaksızlaşır. Alex'e dair düşünceler iki çizgi arasında gidip gelir, ne o, ne öbürü olarak bir yere oturmaz Alex izleyicinin kafasında. Öyle soğuk, öyle uzaktır. Kısmen yönetmen Zvyagintsev’in 2003 yapımı filmi The Return’deki babayı anımsatır hatta. Tek farkı ondan biraz daha yumuşak bir karakter olmasıdır. Yoksa kelimeler sınırlı, cümleler kesik kesiktir. Neden yoktur, sonuç vardır. Ve belki de en büyük sorun budur.
“Yabancılaştık”
Kilit kelime de budur aslında, “yabancılaştık”. Hep böyle miydik? Böyle mi kalacağız? Karşısında kendisini anlamaya pek de niyeti olmayan, çoktan yargılamış, hüküm vermiş biri olunca Vera'nın bu sözleri havada kalır, anlamını yitirir. Kendisini sona götüreceğini bildiği halde belki de bunun da anlaşılacağına, dinleneceğine artık inancını kaybettiğinden gerçekte yaşadıklarını, hissettiklerini anlatmaya çalışmaz. Ya da konuşma çabaları geleneğe yenik erkek tarafından başlamadan bitirildiği için sonu beklemekten başka çaresi yoktur. Oysa zaten, artık bir ezberin her gün tekrarlanmasını kaldıramadığından önceden kendisi de denemiştir ölmeyi. O gece kurtarıcısı olan Robert daha sonra bir iletişim eksikliğine daha kurban giderek aşığı diye bilinecektir kocası tarafından. Küçük oğlu bir gün eve geldiğinde Robert’i annesinin yanında, babasının yatağında görünce ilkel yargısını kullanmış, kötü şeyler düşünmüştür: “O adamdan hoşlanmıyorum”. Onun kolektif bilinçaltı da bunu söylemektedir. O evin kadını, babanın arzu nesnesi, kendisinin tüm diğer kadınlarda arayacağı anne bir başkasından gelebilecek tehdit altındadır veya gelmiş olabilecek ihlali yaşamıştır. Kendi evinde değil, onların evinde, ağlayan annenin yanında, babanın olması gereken yerdedir Robert. Babanın, annenin gözyaşlarını görmeye ne kadar uzak olduğu onun farkına varabileceği bir şey değildir an itibarı ile. Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacaktır. Sonuç olarak o ana kadar muğlak olan hedef kişiyi oğlunun bu küçük yardımıyla (!) kimliğe bürüyen Alex, Robert’ten olduğuna inandığı bebeği yok etmeye çalışırken Vera’nın ölümüne neden olur. Belki karısını sevmektedir ama sebep olduğu ölümünün ardından bile hislerini sevileni kaybetme acısı üzerine değil, suçluluk duygusu üzerine kurar. Her ne kadar daha sonra dolaylı yoldan sebep olduğu ağabeyinin ölümüne tepkisi de çok farklı olmasa da Alex’i, Vera bakımından böyle düşündüren aslında yüzyıllardır kodlanan benliğidir. Öte yanda ise zayıf düşmüş bireyselliğiyle savaşmaktadır. Vera’yı sever sevmesine ama bir kez olsun söylemez, söylemenin ne yeri, ne zamanıdır. Belki de o bunu hiç düşünmemiştir ama izleyici böyle olduğuna inanmak ister. O ise yapması gerekeni yapmaya koşullanmıştır, harekete geçme sürecinde yaşadığı ikilemse ona yalnızca zaman kaybettirir. Her şeye rağmen karısını öldürmeyi göze alamasa da bir başka soyun kadının vücudunda filizlenmesini kabullenemez. Karar verilmiştir; kadın yaşayacak ama içindeki “öteki” adam ölecektir, kendisine ait olan bir şeye dokunan, bununla da kalmayıp neslini onun kadınında sürdürmeye yeltenen adam. Onun alanına girilmiş, kadın bedeninin sınırları ihlal edilmiştir. Bırakılan mayın temizlenmelidir. Ancak böylelikle eskisi gibi olup, sıfırdan başlamaları mümkündür. Vera içinse değişmez rutin sürdürülecek, o yine yüzyıllarca öncüllerinin yaptığı, halihazırda milyonlarca hemcinsinin yapmaya devam ettiği gibi sessizce verir kararını. Avazı çıktığı kadar bağırsa bile duymasını istediği duymayacaktır sesini ne de olsa. Anlatmaya kalkmaz, anlamasını istediği kapılarını çoktan kapatmıştır ona. Hem açılmayacağı da çok açıktır. Ve sessizce gider.
“bir aile faciasını sessizce takdimimdir”
Zvyagintsev’in kahramanları bağırmaz, kavga gürültü koparmaz. Zvyagintsev’in filmi ağır ağır, acele etmeksizin yol alır sona. Koşturmaz derdini anlatmak için. Büyük harflerle konuşmadan da kavga edilebileceği, kavga edilmeden de yolların ayrılabileceği, felaketin bağırmadan da geliyorum diyebileceği dersini verir usulca. İçerde fırtınalar koparken dışarıda günlük hayat devam eder. Mutlu çekirdek aile biraz tutuk da olsa mutlu numarası yapmayı sürdürür. Belki de herkes o kadar kör, onlar kadar uzaktır birbirine. Dolayısıyla Alex ile Vera arasındaki uzaklık hiç fark edilmez, olması gerekir ya, arkadaşlar üçüncü çocuğu bile sorabilir hatta. Akşam yemekleri planlanır, çocuk seslerinin doldurduğu kırlarda keyifli yemekler yenir-miş gibi yapılır. Herşey iki kişinin etrafına örülü görünmez duvarın içinde olup biter. Yalan da, anlaşılmama, uzaklaşma da, ölüm de, acı da çevreden bağımsız, rutinden kopmaksızın kendi içinde yaşanır. Yaşadıklarıyla ağırlaşan ruhlar uçsuz bucaksız yeşilin içinde kaybolurken ağır kurgu izleyiciyi onların yaşadığı gerginliğin içine alıp sarmalar.
“İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlik etme yeteneğim olsa, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar kuvvetli imanım olsa ama sevgim olmasa bir hiçim. Varımı yoğumu fukaraya dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem ama sevgim olmasa bana bir faydası dokunmaz. Sevgi sabırlıdır, şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, sevgi övünmez, böbürlenmez. Kaba davranmaz, kendi çıkarını gözetmez, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Haksızlığa sevinmez, gerçek karşısında sevinir. Hep kollar, hep inanır, hep umut eder, hep dayanır.”
Çocukları bu sözlerle uykuya dalarken sevgi aynı dakikalarda öldürmektedir. Suçlu ya da suçsuz hüküm verilmiştir. Belki kazayla gelir ölüm ama en başta niyet edilen de budur aslında. Sonraki pişmanlık gideni geri getirmeyecek, zamanı tersine döndüremeyecektir. Öyleyse sevgi yoktur, yine ol-a-mamış, yine yenilmiştir. Kişinin kendine olan alt edilemez sevgisi ötekini öldürmeyi göze almıştır bir kez daha. Sevgi yine tozlu yapraklar arasında sıkışıp kalmış, masalların, hikayelerin, özlü sözlerin dışına taşmayı başaramamıştır.
“yıkmak düzeltmekten, yalan söylemek ispatlamaktan daha kolaydır”
Kadına pek de güler yüzlü yaklaşmayan bir başka erkeğin, Schopenhauer’ın ağzından dökülen bu tümce aslında Andrei Zvyagintsev’in 2007 yapımı filmiSürgün’de olan biteni de özetliyor. Alex katı duvarlarıyla farkında olmadan yıktığı ailesini toparlamaya çalışmak bir yana sebep olduğu yıkımı son ana kadar fark etmiyor. Vera ise çoktan vazgeçtiği hayatını kurtarmak için çocuğun aslında kocasından olduğu gerçeğini söyleme gereği bile duymuyor. Bir yalan söylüyor ve “bedelini” ödüyor.
Sözler bittiğinde yardıma koşan dokunuşlarız biz. Soğuk, şeffaf şişelere umut dolu notlar yazıp açık denizlere bırakanlarız. Ola ki uyuyanlar uyanır diye sessizce bağıranlarız. Unutulanları hatırlatanlarız. Öğretilmiş tüm duygulardan sıyrılabilenleriz
Ben bir şişenin peşine düşenim. Göndereni bulmak için denizler aşanım. Yorulup yarı yolda vazgeçenim. Geri dönüp baktığında pişmanlık duymayanım. Şimdi yalnızca sabah kapımın önüne bakmak düştü payıma. Güzel günlerim oldu. Ne iyiyi ne kötüyü hatırlamıyorum ama artık. Sanki onları ben yaşamamışım, belki başkalarından ödünç mutluluklar almışım, ödünç hüzünler. İz bırakmadan çekip gitmişler üzerimde ağırlıklarını bırakarak. Nedenini bilmediğim yorgunluklarım bundan belki de. Uyuyanlarsa uyanmazlar artık. Uyumak güzeldir çünkü. Ölüm gibi güzeldir, huzurlu, sessizdir, en korkunç kabusun ortasında sesiniz kısılır, bağıramazsınız, bundandır. Rüya bozulmasın diyedir. Bu yüzden kabuslardan uyanamayız. Herkesin işine gelir uyuyanlar. Bağırırsak çoğalırız, bağırırsak kendimizi güçlü hissederiz. O yüzden uyuturlar bizi. Uyursak görmeyiz olup bitenleri, ne kadar uzun kalırsak uykuda o kadar huzurlu olur dünya. Sahte bir huzur, huzurlu taklidi yapar dünya.
Kin duyan, nefret edenim ben. Gerekirse can alanım. Asla diğer yanağımı döndüğüm görülmemiştir vurana. Unutmayan, unutmayacak olanım. Kötülerin ayaklarıma kapanarak özür dileyeceği, yukarıdan bakışlarımla onları ezeceğim günü bekleyenim. Yorulmadan bağıran. Susarsa kabullenmiş görüneceğini zanneden. Gözlerinden öfke dalgaları geçen, kendini tanıyamayan.
Ne olduğunu bilmeyenim, ne olacağını, nereye gideceğini. Arkasında bir şey bırakmayan, elinde bir şeyi kalmayan. Belki de hiçbir zaman bir şeyi olmayan. Olduğuna inanmak isteyen, boşluğu fark ettiğinde korkunç kederlerle yoğrulan, gözyaşlarında boğulan ve düşmeye doymayan. Kendini yormadan başkalarının hayatlarına ortak olan. Kendine ait bir şeyi olmadığından başkalarınınkini ödünç alan.
Her şeyi görense benim. Gördüğünü zanneden. Duracağı, yürüyeceği zamanı bildiğini sanan. Sahte gülüşleri, dokunuşları hisseden. Midesi bulanan, kusan. Sesi duyulmasın diye ağzı kapatılan. Bazen hırsla, inatla bazen sessizce kalkıp yola devam eden. Ya da yalnızca izleyen. Dahil olmak için boşuna çabalamayan, sonu bilen. Kavga etmeyen, kabullenen. Ya da yalnızca kabullenmiş görünen.
Bitmeyen bir savaşım ben. Kendini öldüren, kendinden doğan. Ölür de bir daha doğmazsam, dinlenecek bir şeylerim kalmazsa dinleyicilerin felaketine sebep olmaktan korkan. Ben bir masalım, yüzyıllardır sıkılmadan dinlenilen. Herkes kendince adlandırır beni. Oysa yaşamım ben, her biri birbirinin aynı olan. Bitmeyi, sonra yeniden başlamayı bekleyen.
Demek hayatımın bundan sonrası böyle geçecekti. Başlarken böyle olacağını bilemez, hayal bile edemezdim. Yaptığımın, yaptıklarımın ne anlama geldiğini, nelere yol açacağını düşünmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Aslında şimdi hala neden yanlış olduğunu anlamıyorum. Bana göre garip olan bir şey yok. Ben bir şeyi, bana ait olan bir şeyleri saklamaya çalıştım yalnızca. Onları sonsuza kadar kaybetmeyi göze alamayışımdandır tüm bunlar. Ait olmak, sahip olmak… Ne aittim, ne de sahip oysa. Yanlış olan bir şey varsa buydu. Hem çok iyi baktım onlara, yerin metrelerce altında olabileceklerinden çok daha iyilerdi benim dolabımda. Ama sayıları öyle arttı ki, ben bile inanmıyordum. Belki aymayız normalde. Orada, burada, farklı farklı yerlere gömeriz hatıralarımızı. Kaybettiklerimizin sayısını bilmez oluruz yaşlandıkça. Ben bilmek istedim. Bilmek istedim ki unutmayayım. Ve hatırlamanın başka yolu yoktu. Her gün görmezsem, en azından arada bir bakmazsam unutacaktım. Ve kazmaya başladım. Kolay değildi tabii, en zoru temizlemekti, en zoru diri tutmaktı. Yoksa yine unuturdum. Her gün ilgilenmezsem benden giderlerdi. İlgi göstermezsem artık benim olmazlardı. Yaşayanlarla aram iyi olmamıştı hiçbir zaman. Hep unutulmuş, unutmuştum. Ama bunlar, bunlar elimdekilerdi. Unutmayacak, unutulmadığımı varsayabilecektim. Cevapsız sorular, tek taraflı konuşmalar. Hayatım öyle ya da böyle monologlardan ibaretti. Tepkisiz bakışlar, heyecan yok, sevinç yok, hüzün yok. Boş bakıyorlardı bana, Ama buna bile alışmıştım. Bazen ellerim dolaşırdı yüzlerinde. Dudaklarının kenarını hafifçe çektim mi, işte size tepki. Bazen boyardım, delilik bu. Boyayıp fotoğraflarını çekerdim. Kötü olan sergimdi. O sergi olmasaydı hala hep beraber mutlu yaşıyor olacaktık.
Bugünlerde konuşacak bir şeyim yok. Yazacak da tabii doğal olarak. Ne yapıyor bunu bana bilmiyorum, “nasıl olur da insan bu hale gelir” diye soruyorum bazen kendime. Oysa belki de normali bu, hatta büyük ihtimalle normali bu. Ama çok kısıtlı zamanım var, bir gün bu sergiye ben de katılacağım, günlerim böyle başkalarına kölelik yapmakla geçecekse süreyi uzatmanın ne anlamı var ki? Uzun lafın kısası ben hiçbir zaman daha doğrusu çoğu zaman bulunduğum mekanlardan memnun olmadım, hayatın gidişatından da tabii. Bunun nedenini çözebilmiş değilim, somut anlamda çok neden var belki ama aynı nedenlere sahip bir sürü insan için durumun böyle olması sorun yaratmazken bana ne oluyor anlamıyorum. Sonra böyle saçma şeylere girişmek, doğrulayabilirim kendimi, yine de kime göre normal bilmiyorum ama bu normalin dışı sanırım. Bazen işte böyle dönemlerde ihmal ediyorum onları, bir çeşit küskünlük oluyor aramızda tabii. Donuk donuk bakıyorlar yüzüme, bazen görmemek için bakmıyorum onlara, bulundukları odanın yakınından bile geçmiyorum. Bu kokuların bana hatırlattığı şeyleri hatırlamak istemiyorum. Özleme yenik düşer, eksilirim diye belki ya da tam tersi artık özlemediğimin farkına varırım diye. Bundan neden korktuğumu da bilmiyorum. Özlemiyorsam özlemiyorumdur, geçmişi unutmamaya çalışmak neden ki? Yaşayanlarıysa alabildiğine unutmak istiyorum bir taraftan. Onları unutmak beni bu kadar üzmüyor ama onlar, gidenler, şimdi benim, bizim hiç tatmadığımız bir tecrübenin tadını çıkaranlar. Yok olmanın. Birdenbire hiç olmamışlar gibi. Vardılar oysa, gülüyor, yemek yiyor, film izliyorlardı. Neler kaçırıyorlar ya da herşey kaçırıldığına üzülünmeyecek kadar boş, gereksiz. Bizim yüklediğimiz anlamlar, bizim zavallı çırpınışlarımız anlamlı kılan edimleri. Bunu da yapmazsak düşeceğimiz karanlığı hayal edebiliyor musunuz?
Sergiyi açmaya karar verdiğimde başıma gelecekleri tahmin etmiyor değildim. Ama en çok üzüldüğüm amacımın tam aksine cani ilan edilmem oldu. Onları ben öldürmemiştim, hepsi doğal nedenlerden, benim dışımda nedenlerden terk etmiştiler bu dünyayı. Ben yoklarken de değer vermek istemiştim onlara yalnızca. Anlaşılmak çok zor. Anlatmaya çalışmak beyhude. Bu yüzden ben savunmadım kendimi. Bıraktım nasıl isterlerse öyle bilsinler. Belki de artık çok yorulduğumdan, o gün birine neden selam vermediğimin açıklamasını bile yapmak zorunda kaldığım bir hayatı yaşamış olmanın verdiği bıkkınlıktan. Basit şeyleri bile anlamayan bu insanlar benim bu eylemimi nasıl anlayacaklardı? Anlamaları beklenemezdi. Bu hücrede ölüyor olmak dokunmuyor bana. Zamanla eskiden yaptığım, yaparken zevk aldığımı düşündüğüm bir sürü şeyin de önemi yok artık benim için. Bir gün buradan çıksam bile hiçbir şey eskisi gibi olmaz muhtemelen. Film izlemeyi artık o kadar seveceğimi sanmıyorum mesela. Neden bilmem bunun gibi bir sürü şeyin hiçbir cazibesi kalmadı benim için. Amaçları da buydu zaten herhalde, başardılar. Başaranları kutlayalım, alkışlayalım. Ne de olsa en kolayı üç maymunu oynamaktır.
“Sana sesleniyorum, ey göklerdeki kutsal baba, sen artık yoksun, eğer var olsaydın, cehennem ateşiyle göklerin titresin diye sana lanet ederdim! Sana sesleniyorum, ben sana kulluğumu sundum, sen yüz çevirdin, beni ittin, ben de sana sonsuza dek sırt çeviriyorum, çünkü senin iyilik ve acımadan haberin yok!”
Umudu tükendiğinde böyle seslenir Tanrıya açlıktan öleceğini düşünen -ve hatta ölmek üzere olan- yazar.Çünkü Tanrı onu sevmez, tanrı onun iki saat daha yaşamasına izin vermeyecektir. Oysa elinde küçücük kalan, yenileyemediği kalemiyle bir hayat yazmıştır kendine, iki saat sonra editör bu hayatın can verdiği çizgileri okuyacak, beğenerek yayınlayacak, böylelikle midesine bir şeyler girecek, belki başını sokacağı bir oda bulacaktır. Ve sonuçta O da diğerleri gibi saygı görecek, mutlu bir insan olacaktır. Gözlüğünü, ceket düğmelerini işe yaramayacaklarını söyleyerek almayan rehincinin kapısından başı dik geçecektir. Görünenler dünyasına yeniden girecek, küme düşmeyecektir. Oysa şimdi gelgitleri sırasında inananları, evi, işi, en önemlisi yiyecek yemeği olanları hakir görmeye başlayan biridir, onlar tanrının köleleridir, O ise tanrıyla arasına mesafe koymuştur. Kimin koyduğu tartışılabilecek bu mesafe yalnızca tanrıyla değil diğerleriyle de arasındadır öte yandan. Bazen gülümseyerek selam verirken etrafına, bazen bir kasaptan yalan söyleyerek aldığı, üzerinde et kalmamış kemik parçasını kemirdikten sonra başını duvara yaslayıp isyankar gözyaşlarına boğulur.
Cevabı bilinen ama yüksek sesle söylenmekten kaçınılan, cevapları duyulduğunda acı veren sorular yumağıdır çoğu zaman hayat. Çok açıktır ki herkes şanslı doğmaz, kimi eline geçen fırsatları değerlendiremez, kiminin fırsat kelimesiyle uzaktan yakından ilgisi olmaz, olamaz. Kısır döngünün kırılabileceğine inanılan o kritik noktalardaysa küçük küçük engellere takılıp düşmek an meselesidir, mum olabilir ama kibrit yoktur, sonuç olarak ışığa ulaşmak hiçbir zaman kolay olmayacaktır. Bazen bir şeyler en baştan belirlenmiştir ve değiştirmeye gücü yetenler bellidir, gerisi ise boşlukları doldurur. Diğerlerine, yanlarından geçerken haline şükretmesi gerektiğini hatırlatmaktan ibarettir dünyadaki görevleri. Öyle heybetli görünemediklerinden olsa gerek ne kadar çabalasalar da dikkat çekemez, hep bir köşede, aynı köşede, herhangi bir nesneden algılanım olarak farksız ama işlevsel olarak değersiz "yaşar"lar. Dünyanın adalet terazisi kim bilir belki bir gün tartar da diğer tarafa geçebilirler umudunu taşırlar, bilmem değiştirebilen olmuş mudur döngüyü?
“Sana sesleniyorum, biliyorum ölmek zorundayım, ölüm gözlerimin önünde durduğu halde yine de seninle alay ediyorum ey göksel apis! Sen bana karşı zor kullandın, ama benim felaketler karşısında boyun eğmeyeceğimi bilemedin! Bunu bilmen gerekmez miydi? Benim yüreğimi yoksa uykudayken mi yarattın?”
Yalnızca açlığıyla değil gururuyla da savaşır. Rehine dükkanına verdiği yeleğinin parasını bir dilenciye verdiğinde haline bakıp parayı almak istemeyen dilenciye öfke dolar, binbir hakaretle, bağırarak parayı bırakıp gider. Oysa dükkana dilenci değil, kendi için rehin bıraksa açlıkla savaşını biraz daha erteleyebilecektir. Dalgınlıkla kendisine, ödemediği paranın üstünü veren bakkala tepkisi de farklı olmaz. Önce şaşkınlıkla aldığı parayı ertesi gün yolda sürekli gördüğü dul bir kadına vererek bakkala gidip tüm bunları öfkeyle anlatır. Fizyolojisiyle psikolojisine dair savaşın ilk raundunu kazanan bedeni ertesi gün maneviyatı tarafından hor görülmüş, yok sayılmıştır. Rüyalarına giren ekmek kavgasının inadına inançlarından ödün vermez. Bir gece tesadüfen ağzında bir kemik parçasıyla kaçan köpekle rüyasında rekabete girişse, kendini bir şekilde onunla özdeşleştirse de gerçekte yediği hiçbir şeyi kabul etmiyordur zaten midesi. Belki nasıl sahip olduğunu, yemek için verdiği savaşları hatırladıkça aklı bulandığından, belki günlerce bir şey girmeyen midesi artık yemeyi kabul etmediğinden, ufacık bir şey yese, biraz yediklerini biraz yaşadıklarını kusar.
Bir taraftan seçimler yapılır her daim. Ne yaparsanız yapın önce karar vermeniz gerekir. Ya kendiniz olmaktan vazgeçer, sizi siz yapan değerleri hiçe sayarsınız ki, zaten onlar böyle bir durumda hiç var olmamıştır ya da çıkışı olmayan büyük bir ruhsal labirentin içinde kaybolmayı göz alırsınız. Yaşamak karın doyurmak mıdır, maneviyatı doyurmak mı? Günde üç öğün yemek yiyebilmek midir şans, bunu yaparken boyun eğmemeyi başarabilmek mi? Her şeye rağmen nefes alıp vermek mi tercih edilesidir, kısacık bir ömür sonrası gözlerini kaparken hayata, kendinden memnun olabilmek mi?
Önümüzde, bir adım ilerimizde duran, fizyolojik nedenlere dayanmayan deliliğe dair incecik çizgiyi geçmemizi sağlayacak tetikleyici bir şeyi, herhangi bir şeyi bekleriz diğer tarafa geçmek için. Bu yüzden kontrol kişinin kendisindedir. Söz konusu kahraman da gidip gelmektedir çizginin iki tarafı arasında. Ya da bir şekilde çizginin üzerinde yürür de ne tarafta olduğuna veya olmak istediğine karar veremez hatta böyle bir tercih durumunda olmak gibi bir durum da söz konusu değildir O’nun için. Ya da diğer tarafa çoktan geçmiştir ama bilincinde değildir. Belki de aslında doyma sınırını aştığından artık ne geriye dönebiliyor ne ileri gidebiliyor, olduğu çizgide bir ileri bir geri yürüyüp duruyordur. Bir yerden sonra artık bilinç kaybolur, yapılan hiçbir şey sağlıklı değerlendirilemez hale gelir. Eğer bir şey yapılabiliyorsa tabii.
“Sana sesleniyorum, bütün varlığım, içimdeki kanın her damlası, seninle alay ettiğim, senin iyilik ve acınmalarının içine tükürdüğümden dolayı sevinmektedir. Şu saatten tezi yok, senin bütün yaratıklarından, senin bütün varlığından yüz çeviriyorum! Eğer bir daha seni düşünürlerse düşüncelerime lanet edecek, bir daha seni anarlarsa dudaklarımı parçalayacağım!”
Yine de kendince Ylajali adını verdiği sevgilisine hayatın muhteşem olduğu yalanını söyleyebilir, aslında kendini de inandırdığı bir yalandır bu. Ya da inandırmak istediği… Nitekim aşk da uzun sürmez. Birkaç gün sonra yolda başka -zengin- bir adamla gördüğü sevgilisine selam verirken aklından geçenler bambaşkadır. Aslında Ylajali yerlere kadar eğilip selamlamıştır O’nu. Bir gün bu olacaktır belki, insan biraz hayal, biraz gerçektir. Ama yaşatan genelde hayal kısmıdır. Aşk da böyle tek gecelik, bir anlık bir heyecandan ibarettir zaten. Belki de yalnızca heyecan duymaya yenik düşen bedenlerin doyurulması ya da bu örnekte olduğu gibi doyurulmaya çalışılmasıdır. Hayal edilen sevgilinin aklına ya da olması gereken hayatına aç bir yazardan çok daha fazlası gerekir. Aç yazarla yalnızca bir kaç gün, birkaç saat ruh okşanır ama cebi dolgun bir "beyefendi" ömürlüktür. Bu kişinin tercihi değil, toplumun dayatmasıdır. Ve meydan okumaya cesareti olmayan çoğunluk güvenli bir yaşamı heyecana her zaman tercih edecektir. Bu yüzden diğer tarafta kalan, sınır çizgisinde olduğu yerde sayanlar muhtemelen hayatlarınca yalnız kalacaktır. Yine de çeşit çeşit savunma mekanizmaları yardıma koşar. İncinen gururlar hemen onarılır, başlar dik tutulur. Ya da olan biten yok sayılır, ileride üzerine çullanmak üzere beynin bir köşesine kilitlenir.
“Sana sesleniyorum, gerçekten var isen, yaşarken de ölürken de son sözüm hoşça kal demek olacaktır. Şimdi gidiyorum...”
Geldiği son noktada bağırarak ilan eder durumunu: “Bitti, her şey bitti bayanlar, baylar!” Biten yalnızca umuttur oysa, umut bizzat kendisini yaratanın ellerinde parça parça edilip sokağa saçılmış, artık o noktaya getirenlerin çok da önemi kalmamıştır. İyi günlerin geleceğine dair inanç terk etmiştir bünyeyi. Yoksa hayat nefes alıp vermekten ibaret olsa beden yaşamaya devam etmektedir. Çığlıklar da yalnızca etraftan geçen birkaç kişi tarafından duyulup, akşam orada burada anlatılacak bir deli hikayesi olmaktan öteye gitmez. Anlaşılmayan ya da anlaşılmak istenmeyen, yaşayana münhasır, yaşayanın daracık sınırlarında hapis kalacaktır sonsuza dek. Oysa insan denen şey o kadar da karmaşık, tür özelliklerini yansıtmayan bir yaratık değildir. Elle tutulanlardır farklılığı yaratanlar. Ama öyle de önemlidir ki ele gelenler, diğerlerini yok saymayı meşru kılar.
Ve umut yine bir gemiyle yola çıkar, aslında yola çıkan umut mudur, vazgeçen beden mi bilinmez ama yolculuğun sonu muğlaktır her zaman olduğu gibi.
Norveçli yazar Knut Hamsun’ın 1890 yılında basılan aynı adlı kitabından 1966 yılında uyarlanan filmin yönetmeni Henning Carlsen ve yazara can veren oyuncusu Per Oscarsson’ın iş birliği filmi de tıpkı kitap gibi işte böyle ölümsüzleştirir.
Ben bir masalım, daha doğrusu masalın bir parçasıyım. Yıllardır neredeydim, ne yapıyordum diye sorarsanız çok net cevaplar veremeyebilirim. Belki bir prens ya da prensesin beni öpmesini bekliyordum, belki kaybolduğum ormanda iz yaptığım ekmek kırıntılarını arıyordum, belki kötü kalpli üvey annemin zulmüne sabırla göğüs geriyordum, belki de hepsi. Belki gerçekte hep aranızdaydım ama öyle çirkindim ki beni görmüyordunuz, belki hayat beni öyle bir yere götürüp bırakmıştı ki nerden geldiğimi hatırlamıyor, nereye gideceğimi bilmiyordum ve muhtemelen çok fazla kötülük vardı etrafımda, susuyor, sabrediyordum. Ne kadar zamandır kayıp olduğumu bilmiyorum ama görüyorum ki, ben yokken çok fazla şey değişmemiş, daha da kötüleşmiş. Neye göre çirkin olduğumu bilmiyorum ya sayenizde aynalara bakmaktan korkar olmuştum. Oysa annem beni hep “güzel çocuğum” diye severdi, sizinkiler de öyledir muhtemelen, anne değil mi? Sonra beni sevenler oldu aslında ama öyle işlemiş ki zehir zemberek sözleriniz içime, hiç inanamadım, güvenemedim. Şimdiyse farkettim ki kimse kimseyi görmüyor. Hepinizin gözleri sımsıkı bağlanmış, körebe oynar gibi elleriniz boşlukta. Es kaza olur a birini yakalarsanız sahibiymiş gibi sarılıyorsunuz, istiyorsunuz ki başkalarını görmesin, sırf siz doldurun dünyasını. Bizim dünyamızda yine de umut vardı. Bir gün bir kahraman gelip bizi kurtarabilirdi, biz de onu hayatımızın sonuna kadar sever, yemyeşil kırlarda, uçsuz bucaksız, masmavi göğün altında güler yüzlü çocuklar büyütürdük, biz muradımıza ererdik, darısı sizin başınızaydı yani. Ama görüyorum ki size elma falan düşmemiş ya da düşenler hep çürük elmalar olmuş. Ya ben gerçeksem, ya oyunun dışında kalan çocuklar gibi çekilip bir kenara, “olmayan"ı oynamışsam? Ya içine düştüğüm şişelerin dibi yoksa, düştükçe düşmüşsem? Geri dönebileyim diye geçtiğim yollara bıraktığım izleri yıllar silip götürmüşse? Şimdi yolun neresinde olduğumu bilmiyor, ne geri dönebiliyor ne ileri gidebiliyorsam?
Masallar hep güzel biter oysa. Benimki belki de hiç başlamadı.
Hacimsiz, gölgesiz olduklarından değil, görmek istemeyişimizdendir onlara karşı körlüğümüz. Aslında aynı yollarda yürür, aynı otobüslere bineriz, belki bir yerde yan yana masalarda otururuz. Bizden çok farklı oldukları da söylenemez. Her an içimizden birinin, içlerinden biri olma ihtimali vardır. Ama yine de korkuturlar bizi, itinayla yaklaşır, uzak durmaya çalışırız. Kötülük denilen görece kavram bizler tarafından tanımlanmıştır oysa ki. Suç dediğimiz nedir? O sanal çizginin ilk çentiğini kim atmıştır, sonrasında ne tarafta duracağımıza nasıl karar veririz? Kim belirler gerçekte neyin “suçlu”yu masum kılabileceğini? Hayat adaletsizdir, kör olansa bizleriz. Bizimkisi bir çeşit savunma mekanizmasıdır ama. Üç kuruşluk huzurumuz bozulsun, küçük sinekler midemizi bulandırsın istemeyiz. Elimizden gelen görmezden gelmektir bu durumda. Onlar yalnızca üçüncü sayfa haberlerinde gördüğümüz, görmediğimiz, kimliksiz masal kahramanlarıdır en zaliminden. O yüzdendir kolayca yargılayıp, hakir görebilmemiz, en kötü cezayı reva görmemiz. İnce, sanal çizginin bir adım ötesine geçilmiştir artık, geri dönüşü yoktur yapılanın. Nedenlerinin de önemi yoktur. Neden bile yoktur, sorulmaz çoğu zaman. Verilen, verilmeye çalışılan cevaplar savrulup gider boşluğa. Dinleyen yoktur çünkü, merak eden yoktur. O yüzden bazıları hiç anlatmaz, boşuna yorulmaz. Ve hatta öyleleri şaşırmaz, kolayı kabullenmektir, belki de tek yolu kabullenmektir. Dinlenmediğini bildiğinde susarak nereye götürüyorsa hayat oraya gitmektir. Kasurinen gibi.
“Sadece yaşamak istemiştim biraz daha…”
Oysa O da yer altından, madenden “suçlu” olmak hatta cinayet işlemek için çıkmamıştır yola. Yaşadığı yerin ortak kaderinden, intihardan ya da orada çürüyüp ölmekten kaçmak, farklı bir dünya yaratmak istemiştir basitçe. Nedir ki o kasabanın dışında da kötülük kol gezmektedir. Hem de kendinden değil başkasından gelen, hem de ardı arkası kesilmeyen, düştüğünde kalkmana izin vermeden bir daha vuran. Daha yeni bir dünyaya attığı ilk adımda tökezler. İnsanlara güvendiği için elindeki, avucundaki parasını kaybeder, çaldırır. Üstelik aylar sonra karşılaştığı hırsızlardan biriyle kavga ederken suçlu konumuna düşüp hapse giren de O olacaktır. Oysa tam da bunun öncesinde bir kadınla tanışmış, iş aramaya başlamış, aile kurma, diğerlerinin kulvarına girme yolunda ilk adımlarını atmıştır. Ama hayat adaletsizdir. Öyle ki, sizden aldıklarını geri vermek şöyle dursun, düşüş başladı mı sonu gelmez… Kasurinen ve koğuş arkadaşının çok da niyeti yoktur hapiste uzun kalmaya. Bir kaçış planı onları Meksika'ya götürecektir. Nitekim kaçarlar ama bu defa da kendilerine sahte pasaport hazırlayarak umut yolculuklarına sözde katkıda bulunan “kötü”lerin düzenbazlığına kurban giderler, Mikkonen yoktur artık ve Kasurinen de katil olmuştur. Gerçek hayata ne olursa olsun gözlerini kapatarak yaşayanların başına çok gelen bir şeydir, herkesi kendiniz gibi sanırsınız. Dünya etrafınızda döner, kimse hakkınızda onların hakkında düşündüğünüzden farklı düşünmez, güvenirsiniz ve kazık yersiniz. Üstelik bir defa da değil, akıllanmaz, güvenmeye, belki de umut etmeye devam edersiniz. Şampiyonlar liginde adım adım yukarılara çıkacağınızı, küçük hayallerinizi gerçekleştirmelerine izin vereceklerini sanırsınız. Diğerleri gibi Kasurinen için de bu böyle olmaz ama O yine de yeni ailesini alıp bir kez daha umuda yolculuğa başlar. Sonrasını biz bilmiyoruz ama tahmin etmek çok da zor değil herhalde.
“Merhaba kötülük, sana da merhaba…”
Tüm bunlar olup biterken Kasurinen hayatı, geleni ve hatta gidenleri büyük bir soğukkanlılıkla karşılar. Ne parasını çalan hırsızların ardından haykırır, ne suçsuz yere hapse girdiğinde kendini savunmaya çalışır, ne de arkadaşı Mikkonen’i kaybettiğinde ağıt yakar. Hayat budur işte, bir şeyler olur ve biz kabulleniriz. Bazı şeyleri çözmeye gücümüz yetmez, bazıları için çabalamaya değmez, bazen bazılarımız çabalar, bazılarımızsa sadece kabullenip yola devam eder. Kasurinen ikinci sınıftakilerden. Hayatını birleştirmeye karar verdiği Irmeli’yi de aynen böyle bir ruh haliyle alır dünyasına. Beraber oldukları ilk gecenin ardından kendisine ertesi sabah gidip gitmeyeceğini soran Irmeli'ye "bundan sonra hayat boyu beraberiz" der. Bu cümleler senelerce düşünüp söylenmemiş, ince elenip sık dokunmamıştır. Ne kim olduklarını, ne geçmişlerini, ne sevdikleri renkleri, ne nerede yemek yediklerini, ne akşamları ne yaptıklarını sormazlar birbirlerine. Öylece kabulleniştir geleni, sorgulamaksızın.
Finlandiyalı yönetmen Kaurismaki’nin diğer karakterleri için de farklı durumlar söz konusu değil aslında. Gerek diğer filmlerinde gerekse bahsi geçen Ariel’de tüm karakterler sakince, soğukkanlıca olan biteni kabul edip sonrasına bakıyorlar. Irmeli’nin küçük oğlu için bile yeni tanıştığı, kim olduğunu bilmediği, pek de bir şey paylaşmadığı, sigarası ağzından düşmeyen ve pek de fazla konuşmayan bu garip adama “baba” demek çok zor olmaz. Annesi bir gün onu evde yalnız bırakıp, sakince bekleyerek valizini hazırlamasını istediğinde ne nedenini sorar, ne de ağlayıp peşinden gitmek ister. Yalnızca söyleneni yapıp bekler. Belki öbür türlüsünün de bir şeyi değiştirmeyeceğini en baştan biliyor olmasındandır bu tavrı.
Suç planlanmaz gelir bazen…
Bazen kendimizi, bazen başkasını korumaktır nedeni. Ama her zaman planlanmadığı, bazen davetsizce geldiğidir kesin olan. Ve insan suça yatkındır, planlamasa da her an hazırdır doğası gereği. Kasurinen her gün sokakta gördüğümüz, iletişim kurduğumuz bir sürü insandan farklı değil, hep başkalarının yapacağını düşündüğümüz bir sürü eylem de bizlere çok uzak değil. Bir an gelip hakir gördüğümüz o insanlardan biri olmaya bir adım uzağız sadece.
İstediğiniz kadar konuşun, sizi duymam ben. Hem duysam da karşılık veremem. Ya duyup da susmak zorunda olsaydım? Duymamak güzel galiba. Duyacaklarımı tahmin edebiliyorum. Ben zaten yalanlarınıza doymuştum duyma yetimi kaybetmeden çok önce. Özlediğim sesler var evet, ama bazen düşünüyorum da onları duyduğum zamanlar bir şeyler daha mı güzeldi diye, gariptir cevaplayamıyorum bunu. Ne değişiyordu bilmiyorum. Bazen çok yalnız olduğumda belki iyi geliyordu ama bu da çok önemli değil. Böyle duymaz konuşmazken kimse gelip saatlerce bir şeyler anlatmıyor size, soru sormuyor cevap beklemiyor. Hayattan başka ne istenir ki? Görmemek? Onu da ben kendim yaptım, huzurumu bozan tek şeyin hala görüyor olmak olduğunu fark edince bir gece, bir cesaret oyuverdim gözlerimi. Artık merak edecek hiç bir şeyim kalmadı, tamamen kendimleyim. Sıkılmıyor değilim, her zaman eğlenceli olmuyorum sonuçta. Ama beni üzen de, güldüren de, ağlatan da benim yine. Belki biraz sizlerden öğrendiklerimi uyguluyorumdur yine de kendime. O kadar alışmadım belki yalnızlığa, kimsesizliğe. Belki de hayat en çok bunu öğretmişti bana. Benim aklımda o kadar çok melodi, öyle güzel sözler var ki! Kimsenin kirletemediği, bir şeyler ekleyemediği. Merak etmeyin unutmuyorum güzel şeyleri. Yalnızca onları saklıyorum kendime zaten. Geri kalan her şeyi bir çırpıda unuttum ve affettim hepinizi. Siz de beni affeder misiniz? Affetmezseniz de siz bilirsiniz. Ben öyle varsayıyorum. Karanlık o kadar kötü değil, korkmayın. Sessizlik hiç duymadığınız kadar güzel şeyler söylüyor. Ama yine de affedin böyle ani gittiğim için. Eminim beni anlar, hak verirsiniz. Eminim yerimde olmak istersiniz. Öyle dingin ki içim şimdi. Öbür türlü asla sahip olamayacağım şeylerim var benim. Hayır, anlatamam, tarif edecek kelimelerimiz yok henüz. Muhtemelen olmayacak da. Bir gün uydurmayı başarırsam söz anlatacağım size. Tutun ki uyduramadım, yalan söylerim. Siz de inanırsınız, inanırsınız bana değil mi? Söz, canınızı acıtmaz yalanlarım. Baştan söylerim, bunlar masal, fazla kaptırmayın kendinizi derim. Bana da inanırsınız değil mi, siz yalanlara, masallara alışkınsınız ne de olsa. Ama ben unuttum öğrenmeyi, beceremedim.
“Varlığım senin varlığına armağan olsun!” dedikten çok kısa bir süre sonra başladı oyunum. Geçerli bir nedenim yoktu, ne onu seçmek ne de böyle bir yol izlemek için. Hem O’nu hem kendimi tatmin ediyordum bir şekilde. Evet, tek yaptığım buydu, hiçbir anlamı yoktu belki, belki de çok şey ifade ediyordu. İçinde hapsolduğum, hapsolduğu rutinden sıyrılmamızı istedim. Küçük bir oyun oynadık, hepsi bu. O da bunu anlasaydı her şey çok farklı olabilirdi ama ne çare? (Bu arada benim adım Armağan, bir kelime oyunuyla başladı belki de her şey, kim bilir, adımın Armağan olduğunu da bilemeyiz ama öyle olduğunu varsaymamıza kim engel olabilir ki?)
Önceleri ilgilenmez göründü, tepki vermedi. Ben buna şaşırmadım tabii. Onu belki hiç tanımıyordum ama çok iyi tanıyordum aynı zamanda. Biri, sizin farkınızda değilken onu izlemek kadar zevkli bir şey var mıdır? Her hareketini, en özel mimiklerini en ince ayrıntısına kadar ezberlemek. Geceleri aynanın karşısına geçip O olmak. Sigarayı O’nun gibi içmek, filmin aynı yerinde heyecanlanmak, aynı yerinde ağlamak. İşin garibi ilk zamanlar bunu sırf iş olsun diye yapıyorken bir süre sonra gerçekten de O olduğumu hissetmeye başladım. Artık kendim gibi değil, O’nun gibi düşünüyordum. Nasıl da kolaydı birinin gelip her hücrenize nüfuz etmesi, kendinizi bir kere bırakmaya görün, siz siz olmazdınız artık, kimi isterseniz o olurdunuz. Ama şimdilik yazmayı bırakmam gerekiyor çünkü az sonra ışıkları kapatıp uyuyor gibi yapamam gerekecek. Ama tabii ki ben uyumayacağım, o güzel günlerin hayalini kuracağım sabaha kadar.
Günlerden başka bir gün…
Şimdi düşünüyorum da belki de yalnızca sıkıntıdan yaptım tüm bunları. Ben de sığamıyordum hiçbir yere. Nereye gitsem anında kaçmak, yok olmak, görünmez kılınmak istiyordum. Ya ölecek ya iyileşecektim. Ölmeyeceğime göre iyileşmem gerekiyordu, tek başıma yapamayacağıma göre bana yardım edecek birini bulmam gerekiyordu. Öyle ya ben istemezsem kim elimden tutabilirdi ki? Ben de seçtim tabii ki. İlk günkü heyecanım bugün gibi aklımda. O kafede oturup algımın kapılarını sonuna kadar açtım. (Doktorum duysa ne gülerdi bana!) Sonra o geldi. Rahatmış gibi davranmaya çalışıyordu. Sanki her şey yolundaymış gibi. Ama ben telefonunun yerinde olup olmadığını anlamak üzere elini cebine dokundurduğunu gördüm tabii ki! Hem de beş dakika aralıklarla iki üç defa. Sonunda kimse tarafından aranmayacağını anlayınca bundan vazgeçti. Belki O bile bunların farkında değildi ama ben görüyordum, ben her zaman görürüm. Unutmak için gazeteliğe yanaşıp bir gazete aldı öylesine. Ben en baştan sadece sayfalara bakıp duracağını, asla okumayacağını biliyordum. Sadece film başlayıncaya kadar zaman geçirmekti amacı. Ama bunu benim kadar cesurca yapamazdı, illa ki bir şeylerle meşgulmüş gibi görünmesi gerekirdi. Yan masada konuşulanlara kulak kabarttığının anlaşılmaması için bu şarttı. İnsan müzik dinlerken etrafını izleyince ne güzel şeyler düşünüyor. Benim aklımda öyle çok film var ki! Ben hep müzik dinleyerek insanları izlerim… dim. Burada buna izin yok. Müziğin ritmine göre hızlı ya da yavaş hareket ederlerdi. Evet, dünya benim etrafımda dönerdi, zaten dünya benim etrafımda dönüyor. Sonra film başladı… Bir saniye öncesi var: Başlamadan on dakika önce giremezdi salona. Bu, ne kadar yalnızlıktan muzdarip olduğunu açığa vururdu. Tabii O’na göre. Oysa ki bence öyle değil. Asıl on dakika önce girip salonda beklese yalnızlığından hiç de şikayetçi olmadığını düşünebilirdik. Belki de orada sıkılacağını düşünmüştür ama bilemeyiz ki… Ben bilirim aslında ama şu an bunu düşünmek istemiyorum. Ben herkesi görürüm, onlar beni görmesinler. Görmemeleri daha iyi, görseydiler hiç bu oyunu oynayabilir miydim? Bir dahakine gece yazmayacağım, bu defa da benim uykum geldi, zaten ışıklar da kapanacak.
Diğer gün
Sonra film bitti, O gitti, ben de peşinden gittim. O kadehleri hızlı hızlı yuvarlıyordu ama benim acelem yoktu. O’nun masası kalabalıkken benimki ıssızdı. Ama o haliyle bile onunkinden daha kalabalıktı belki de. Arkadaşları tarafından seviliyordu, en azından dışardan görünen buydu. Ama evine yalnız döndü. Bilmem anlatabildim mi? Geç olmuştu, kadınlar için tehlikeli saatlerdi. O şanslıydı farkında olmasa da. Ben O’nu koruyordum. Böylelikle evini öğrenmiş oldum. O geceyi plan kurmakla geçirdim. Ertesi sabah işini öğrenmem gerekiyordu. Yatarsam uyuyakalabilirdim, bu da bir günü boşa harcamam anlamına gelirdi. O yüzden uyumadım ve erkenden yola çıkıp evden çıkışını bekledim. Sıradan bir şirkette, sıradan bir iş yapıyordu ki, bu tam da benim istediğim şeydi. Neden diye sorarsanız mantıklı bir cevap veremem, sadece canım öyle istiyordu diyebilirim. İlk sanal ziyaretimi nasıl yapmam gerektiğini düşünüp durdum o çalışırken, varlığından emin bile olamadığı bir şeyden, bir şeylerden mucize beklerken. Sonra fikir ansızın gelip çakıverdi beynimde: İlk karşılaşmamızın anısına bir film gönderecektim O’na. Şansım varsa daha önce izlemediği bir film olurdu bu. Aslında şansımı artırmak da elimdeydi. Henüz gösterime girmemiş bir film bulup yollayabilirdim. Hemen sıkı bir araştırmaya girdim, kopyaladım, bir isim uydurdum, bir de adres ve yolladım gitti. Doktoruma sorarsanız biraz obsesif bir durum bu ya da başka bir şekilde tanımladı da ben böyle hatırlıyorum. Benim için sıfatların, isimlerin önemi yok. Sadece artık takıntı yaptığım şeyler bana az gelmeye, yetmemeye başlamış da saplantılarım tehlikeli olur olmuşmuş… Başkalarının özel alanına girmeye başlamışmışım. “Tehlike bunun neresinde?” dedim, hakime de öyle demiştim. Ben sadece birinin hayatını renklendirmeye çalışıyordum. Amacım hiçbir zaman zarar vermek olmadı, vermedim de. Bundan ne çıkarım var ki? Zarar verirsem ilgi nesnemi kaybetmiş olurum sonuçta. Bunu kim ister ki? Neyse işte, filmi bir güzel paketleyip yolladım. O günkü hareketlerinde hiçbir değişiklik yoktu. Kimbilir neler düşündü, kimden geldi acaba bu gizemli paket hıı? Bir ara ya attığım isimde –tesadüf bu ya!- birini tanıyorsa diye geçirdim içimden ama sonra “paranoyak olma” deyip kendime, eylemlerime devam ettim. Düşünüyorum öyleyse harekete geçmeyi de bilmeliyim. Yoksa oturduğum yerde fikir sıçmanın ne anlamı var? Böyle “ayıp” kelimeler kullanmaktan da vazgeçmeliymişim, bunlar insanı iyice küçültüyorlar, “mamalı”, “memeli”, memelilerden en çok hangisini seversiniz? Yine de ben kendi kendime eğlenebiliyorum en azından. Birazcık daha açabilseler algılarını, benim düzeyime gelebilseler dünya çok eğlenceli bir yer olurdu. Ama neyse, olmuyor işte, olmayacağını da biliyorum ama önemsemiyorum. Bir ara bu eylemimi genişletip birkaç denek üzerinde mi denesem diye düşündüm. Hepsinin tepkileri farklı olurdu ve ben daha çok gözlem yapabilirdim böylelikle. Ama dikkatim dağılabilir, hiçbirine gerektiği kadar özen gösteremeyebilirdim, bu yüzden bundan hemen vazgeçtim. Benim biricik arzu nesnem olmalıydı ve öyle de oldu.
Ertesi gün
Bugün moralim çok bozuk ama nedenini buraya yazmayacağım tabii. Her şeye rağmen, dış şartlar beni ne kadar engellemeye çalışsa da, bunu yapmak için ellerinden geleni artlarına koymasalar da ben hikayemi anlatmaya devam edeceğim. O benim ekmek elden su gölden günlerime sebep oldu. Bu günler, evet bazen çok sıkıcı oluyor ama önceden de durum çok farklı değildi zaten. Hele ki çalışmak zorunda olduğum günlerde ölesiye sıkılırdım bazen. Ne kadar barışmaya çalışsam insanlarla bunu beceremez, elime yüzüme bulaştırırdım hep. Bazen de acırdım onlara, bazen tüm sırlarını bildiğimi hissederdim. Hiç dinlememiş de değildim ama bazen konuşmasalar da bilirdim. Hemen anlardım. Onlarsa genelde benim gibi birini bulduklarında, konuşmaya aç olduklarından hemen bağımlım olurlardı. Ben çağımızın en büyük hastalıklarından birinin bağımlılık bağımlılığı olduğunu düşünüyorum. Benim çok bilmiş doktorlarım buna henüz bir isim bulmadıklarından ya da herhangi bir grubun içine koyup değerini düşürdüklerinden ya da bir isim konulmuşsa bile ben bunu bilmediğimden bu şekilde adlandırıyorum: bağımlılık bağımlılığı. Ancak biraz uzun bir isim olduğundan metnin ilerleyen kısımlarında aklıma eser de tekrar kullanırsam buna kısaca bb diyeceğim. İşte şimdiden aramızda bir bağ oluştu, bir şifremiz var ya da onun gibi bir şey, bb dersem çıkın, öbür türlü oturun oturduğunuz yerde. Her neyse, evet, bb olmaya o kadar eğilimlilerdi ki benim gibi sıradan bir deliye bile b (tek başına kullandığımda ne anlama geldiğini anlamak güç olmasa gerek!) olabiliyorlardı. Galiba o saçma hayatlarını dolduracak, biraz olsun anlamlandıracak bir şeye, herhangi bir şeye duydukları ihtiyaçtandı bu. Bu yüzden zaman geçtikçe yeni b nesneleri türetip duruyorlardı. Bazılarında b bir değil, iki, üç, beşti. Öyle yalnız, umutsuzlardı ki bir tanesiyle yetinemiyorlardı. İşin kötüsü çoğu b’lerinin farkında bile değildi. İnkar edenler bile daha şanslıydı kanımca. Çünkü inkar etmek bile biraz farkında olmayı gerektirir. Benim de kendime b’lerden bir b seçmem gerekiyordu belki, o yüzden O’nu seçmiştim herhalde. Çok da önemi yok sebebin. İkinci eylemimin ne olacağına karar vermem biraz uzun sürdü. Bu süre içinde O’nu biraz daha gözlemlemeye çalıştım. İşin aslı gün geçtikçe buna mecbur hissediyordum kendimi. Amansız b hastalığına yakalananlardan olmuştum kısa sürede. Bazen korkutuyordu bu beni, ya aşk b’sine yakalanırsaydım? Bir o eksikmiş gibi sanki. O zamanlar bile bundan korkuyor olmanın buna yakalanmış olmama ramak kaldığının işareti olduğunun farkındaydım aslında. Ama yüksek sesle söylemezsem yokmuş gibi davranabileceğime inanıyordum bir taraftan. Benimki sadece bir oyundu, hayata katılan, katılmaya çalışılan bir renkti ve anlam yüklemeye gerek yoktu. Böyle kalmalıydı ve kalacaktı. Ama bir taraftan bunları düşünürken bir taraftan bazı şarkıları dinlerken O’nu düşündüğümü fark ettim bir gün dehşetle. Hemen bir eylem planı kurmalı, bu aptal düşüncelerden uzaklaşmalıydım. Bu tehlikeli oyundan vazgeçip O’ndan uzaklaşmak da mümkündü ama neden bilmem bunu hiç mi hiç istemiyor, dahası göze alamıyordum. Bu karmaşık düşünceler içinde ikinci hediyemi yolladım. Bunu yaparken isim değişikliği yapıp kafasını iyice karıştırsam mı diye düşünmedim değil ama sonra bunun gereksiz olduğuna karar verdim. Gizli bir hayranı olduğunu bilmesinin ne sakıncası vardı ki? Zaten her halükarda bunu düşünecekti nasıl olsa, bari bir kişiden şüphelensin, O da o meçhul kişiye karşı bir şeyler hissetsindi, kim bilir belki bir gün kimliğimi açıklardım ve karşılıklı bir a (?) yaşardık! Her neyse belki bu sebeple, böyle şeyler düşünüyor olmam vesilesiyle ikinci hediyem biraz daha romantik oldu. O dönem neden bilmem, elektriklerin sıklıkla kesiliyor olmasından kaynaklanan pragmatik bir yanı da vardı bu hediyenin aslında; mum almıştım. Ama öyle sıradan çocukluğumun bakkal mumlarımdan değildi bunlar. Tahmin edersiniz ki, kalp şeklindeydiler. Şimdi niyetimi kesin anlayacaktı. Ne gereksiz bir hareketti şimdi düşününce. Ama olsun, o zamanlar böyle istemiş ve istediğimi yapmıştım işte, hepsi buydu.
Tepkisini bir sonraki gün anlatacağım. Heyecanı biraz yükseltmek gerekebilir ara sıra. Okuyucu sıkmamak adına. Tabii birileri bunu okursa, okumazsa da neyse, kendime heyecan yaratıyorum, aslolan da bu zaten.
Bir gece mum ışığında
Gecelerimi özlüyorum, yalan değil. Sabaha kadar oturduğum, içki içtiğim, planlar kurduğum gecelerim vardı. Ama tüm bunlar geçmişte kaldı artık. Yeni hayatıma, buraya alışamadım desem yalan olur, alıştım alışmasına ya da öyle görünüyor, öyleymiş gibi davranmaya çalışıyorum. Başkalarına değil kendime. Ben inanırsam herkes inanır. Bana konulan teşhisi sizlerle paylaşmayacağım, bunun çok da önemi yok zaten. Çünkü aslında bu, gerçek değil, benim istediğim. Oynuyorum ve inandırıcıyım. Ben çizginin bir adım ötesine geçmeye cesaret edebilenlerdenim sonuçta. Olan biten bu sadece. Özleyecek, yokluğunu hissedecek bir şeyiniz yoksa her şeyi yapabilirsiniz. Genlerinizde de sizi bunları yapmaya itecek bir şeyler olmalı tabii belki ama bence benimki daha çok istemli bir delilik. Sonuç olarak ben kediydim O fare. Kovaladım, kaçtı, kaçamadı, vs. Ben öfkeme yenik düştüm. Ama bunları sonra anlatacağım. Dün buradan biri kaçtı, neden olduğunu anlayamıyorum. Sanki dışarısı daha mı iyi? Burada en azından her öğün yiyecek yemek var. Tamam, şartlar süper olmayabilir ama sokaklarda yatıp kalkmaktan iyidir. Bilmem, belki O’nun sığınacak bir evi, ailesi vardır ama öyle olsa bile kollarını açıp karşılamayacakları kesin bence. Biliyorum, yine dönüp dolaşıp geleceği yer burası. Yani ailesi varsa kesin buraya geri getirecekler.
Bir ara memuriyetim oldu. Her gün aynı şey. Şimdilerde aslında çok uzun zamandır herkesin dilinde aynı şey. Zaman çok hızlı akıyor, bazen ben dururdum, çevremdekiler benim duruşuma inat iki kat hızlı akıp giderdi. Ben izlerdim sadece, ne yorum yapar, ne ne olup bittiğini düşünürdüm. Başım dönerdi bazen. Bu kadar hız niye, merak ederdim. Koştuğun bir yer de yok ki! Hepsi etrafımda dönerdi, “ne dönüp duruyorsunuz lan sürü gibi” diye bağırırdım. Acaba gerçekten bağırır mıydım yoksa bağırdığımı mı hayal ederdim? O zamanlar bile ikisi arasındaki farkı ayırt edemezken, şimdi, üzerinden bu kadar zaman geçmişken nasıl hatırlayabilirim ki? Benim kafamdaki müziğe göre hareket ederdi onlar aslında ama bunu asla bilmediler, bilemeyecekler. Beni çok eğlendirirdi ama, orası kesin. Bazen öyle mutlu olurdum ki, neredeyse bir gün her şeyin çok güzel olacağına inanasım gelirdi, hatta belki inanırdım. Belki de olmuştur da ben kaçırmışımdır. Sonra ben susar, izlerken öyle çok şeye şahit oldum ki… Bazılarından çok korkardım, hırslı insanlardan mesela. Onlar en ufak fırsatta, dişlerine göre buldukları herhangi birini böcek gibi ezmeye çalışırlardı. Bir defa ezmek yetmez, bir de topuklarıyla bastırı bastırıverirlerdi posası çıkıncaya kadar. Ben böcek öldürmezdim. Bazen tuvalette falan karşılaştığımda zavallı bir karafatmayla mesela (neden zavallıysa, benim kadar zavallı mıydı?) o kaçar, ben kaçardım, o durur ben daha çok dururdum, sonunda dayanamayıp altıma işeyeceğimi bilsem kapıyı kapar çıkardım. Nasıl olsa bir sonraki gidişimde orada olmazdı, en azından ihtimal dahilindeydi. Ben birkaç defa, belki çok defalar, neyi kıstas alarak niceliği belirleyebileceğimi bilemiyorum, biraz çabaladım tutunmak için. Ama işte aslında ne yaptığımı çok da bilmeyerek yapıyordum bunu. Bu yüzden önceki cümleyi iptal ediyorum, silinebilir de tabii ama bilincim akıyor ve ben geri dönüp hatalarımı düzeltmek istemiyorum. Hatalarımı seviyorum çünkü, hatta belki en çok onları seviyorum, belki buna mecburum doğrularım olmadığından. Asla erken uyanmaya, günü diğerleriyle birlikte karşılamaya alışamadım, sabahları dairedeki arkadaşlar bazen alenen bazen kıs kıs dalga geçerdi benim algı kıtlığımla. Oysa ki bilmezlerdi ki ben çok başka yerlerdeyim, belki de aslında evet mutlaka hiçbir yerdeyim. Ben hepsinin içine girerdim, bu konuda da iddialıyım ki, en yakınlarından iyi bilirdim onları, hangisinin iktidarsız olduğunu, hangisinin hangisini kıskandığını, hangisinin aslında böyle biri olmak istemese de değiştirmeye gücü olmadığını. Bazen hakkımda ne düşündüklerini merak ederdim ama çok da umursamaz, “neyse ne” deyip geçerdim. Bazen canım isterse bir anda açık ederdim kendimi, anlayan anlardı, ben anlayanları bilirdim. Ben çok sevdiğim insanlara bile yakın duramadım, belki de bu yüzden, ilk defa birine sevildiğini, en azından buna aday olduğunu hissettirmeye çalıştım ama bunu da elime yüzüme bulaştırdım. Şimdi kimbilir nerelerde olan anneme sarılabilmeyi isterdim ama muhtemelen yanımda olsa bunu yapmazdım. Çünkü (bu kelimeyi de sevmiyorum, her şeyin bir açıklaması olması gerektiğini düşündürüyor bana) insanların bir şeyleri bilmek için duyması gerektiğine inanmaları sinirimi bozuyor ve gereksiz geliyor bana. Ben “seni seviyorum”u duymayı hiç önemsemedim, buna rağmen sevildim, biliyorum. Söylemeyen bir sürüsünün de beni sevdiğini biliyordum, biliyorum. Çok küçük yaşlardan kalma hatıralarım var, askerler geçip dururken evimizin önündeki ana caddeden, adamın biri annemin şeffaf bir kutuya koyduğu o çok sevdiğim badem krakerimden bir tane aldığında yanındaki iki kızın onun pervasızlığına! güldüğünü hatırlıyorum mesela. O da aklınca adam olmuştu işte. Bu olduğunda ben üç dört yaşlarındaydım. Hafıza ne garip şey, dünü unuturken, geçmişten bazı anların bu kadar canlı kalabilmesi. Çocukluğum o caddedeki kavgaları, kanları, bıçakları, polisi, askeri izleyerek geçti. Başka şeyler de vardı tabii ama hepsini anlatmaya kalksam… Yine yarım kaldım.
Bahçede…
İşte böyle ben durur hayat akarken (bunu bir yerde duymuştum ama?) ilk başta anlattığım gibi tanıdım onu. Daha doğrusu tanıdığımı zannettim, belki de sadece tanımaya çalıştım hatta ondan bile emin değilim. Benimki de diğer saplantı hikayelerinden farklı değildi ya seveni çok. İnsan ne yapacağını bilemediğinde, bir şeylerin eksikliğini çok fazla hissettiğinde, nelerin acaba? Çok şeyin aslında, en fazla da galiba tam da kendisinin, yaşamanın. Bir arzu nesnesi lazım ki, yaşayasın değil mi? Kalp şekilli aptal mumlardan sonra bir kitap aldım O’na. Bir kitapçıda izlemiştim, eline alıp bıraktığı kitaplardan birini seçmek çok da zor olmadı. Böylelikle belki de bir yerlerde ruh ikizi ya da ona benzer bir şeyi olduğunu düşünecekti. Kadınlar böyle şeylere inanırlar, normal erkekler için onları kandırmak her zaman kolay olmuştur bu yüzden. İsteseydim benim için de kolay olurdu, belki de kendi kendime bunu kanıtlamaya çalışmıştım. Kim olduğumu bilmese de bir şekilde O da beni düşünüyor, en azından kim bu manyak diye geçiriyordu aklından sıkça. Ne kadar sık hatırlatırsam kendimi o kadar çok hatırlardı bu kesindi. O yüzden arayı çok açmamalıydı. Sonra numarasını buldum, sonra sessiz telefonlarla taciz başladı. Birkaç defa birinin adını söyledi. Hedef saptırmıştım bilmeden de olsa, tahmin ediyordum tabii, her kadının hayatında en az birkaç sapık olmuştur.
Bu göğün altında oturup hayallere dalmak var ya… Geçmişi düşünmek, olanları, olmayanları. Sonra bir karınca gelip beni ısırır, içimdeki tüm şairane duygular uçup gidiverir birden. Bize herhangi bir göğün altında oturup hayaller kurmak bile fazla. Belki de biz kendimize fazla görüyoruz. Her neyse sonuçta ben bazı şeylerden çok yorulmuştum. Çekip gitmek istiyordum sıklıkla ama gidecek bir yerim yoktu, nereye olsa giderim cesaretini de toplayamıyordum bir türlü. Bazen sesim ne kadar çıkarsa bağırmak, küfür etmek istiyordum, saçma şeylerle kafamı dolduran herkesi hayatımdan sonsuza kadar çıkarmak istiyordum, öf yoruluyordum dinlemekten, savaşmaktan, alın her şey sizin olsun deyip çekip gidesim vardı işte. Ne benimdi ki zaten? Sahip olmak ne kötü bir ağırlıktı. Bunun farkında olmayan milyarlar edinip dururlardı. Sonra da sorsanız herkes aynı şeyi düşünür. Delilik güzel bir şey, kimse bir şeye sahip olmanızı beklemiyor. Yaptığınız, yapmadığınız her şeyin bir kılıfı var. Onu öldürdükten sonra bu role bürünmek hiç de zor olmadı benim için. Aslında hapiste de yatabilirdim ama orada bir şeyler yapman gerekebiliyor. Delidir ne yapsa yeridir deyip geçiyorlar oysa şimdi. Benimki bilinçli bir delilik. Ben her zaman sınırda durmuştum aslında. Bulunduğum yerden bir adım ileri gitsem o noktaya varacağımın bilinciyle tabii. Oysa ki onu ben öldürmemiştim bile. Bir süre sonra telefonda konuşmaya başladık. Beni görmek istedi, gizemli yabancıyı oynuyordum. Görüşürsek oyun biterdi sonuçta. Nerede bunun eğlencesi, ben bitirmek için başlamamıştım ki buna.
Gece ya da gündüz, her an olan bir şey
Yine başladılar sağımda solumda cirit atmaya. Sinirlendiğimi belli etmemeye çalışıyorum ki kaybolup gitsinler etrafımdan. Gölgeleri de gitsin, kendileri de, çatır çatır seslerini de bırakmasınlar geride. Sonunda beni yine çıldırtacaklar, anlamıyorum niye bütün dünya üzerime geliyor ki? Ben burada oturmuş hikayemi yazıyorum sadece. Kimseye kötü bir şey yapmadım. Bana kötülük yapanlardan intikam almaya kalksam neler olurdu kimbilir, ama ben yapıyor muyum, yok! O halde onlar ne istiyor benden? Hem kendileri de gelmiyor şekil yolluyorlar bana. Duvara bakma, tuvalete gitme, gözünü kapama, e ben ne yapayım o zaman. İlla ki bir iple tavana mı asılacağım yani? Ben de bağırıyorum “gelin ulan gelin, tek tek değil hep beraber gelin” Onlar da tabii hemen çullanıyorlar üzerime bunu duyunca. Böyle zamanlarda yine de gözlerimi, kulaklarımı sımsıkı kapayıp düşünmeye başlıyorum. Kulaklarımı kapatınca en azından seslerini duymam diyorum ama onlar kafamın içine de giriyorlar tabii. Olsun yine de papatyalar açmış diyorum, bu defa da papatya toplarken uyuyakaldığım zamanlarda oramı buramı ısıran karıncalar, çeşit çeşit kır böcekleri gelip onlara katılıyor. Ben de aldığım hediyeleri, uzun süren takip günlerimi, gecelerimi düşünüyorum. Sonra ansızın beni farketmesini, sonra şikayet etmesini, sonra yanlışlıkla ölmesini. Al işte bu defa koca koca kafalarıyla ölüler gelip katılıyor onlara. Ölülerin artık olmadıklarını bilsem de gördüklerime inanmaktan başka ne yapabilirim ki? Gördüklerimi siz de görseniz bir dakika dayanamazdınız. Hepsi bir olup dört duvarımın arkasına geçiyorlar, sonra da gülüşerek ittirmece oynuyorlar. Ben küçücük kalıyorum, ellerimi uzatıp duvarları tutuyorum ama sadece iki elim olduğundan yetmiyor durdurmaya. Hem ben tek kişiyim, onlar yüzlerce, binlerce, sayılarını bile bilmiyorum. Böyle anlarda bazen düşünmeye başlıyorum, bir türlü anlam veremiyorum neden birinin bile çıkıp da beni savunmadığına, bir kişi olsun yanımda durmadığına. Onlar benim katil olduğumu düşünüyorlar, bence hepsi benden daha katil. Ben yanlışlıkla yaptım, onlarsa gözlerinin önünde olup bitene üç maymunu oynayarak, hatta göz yummak bir yana dursun olan biteni destekleyerek benden daha masum mu oluyorlar? Hem zaten yeni değil ki gelişleri. Onların yüzünden kaç gece uykusuz kaldım ben. Önceden de, hep gelirlerdi, bu aptal oyunu oynayarak eğlenip giderlerdi. Benim ne düşündüğüm hiç umurlarında olmadı. Ben de onların ne düşündüğünü umursamazdım zaten. O yüzden hiç anlaşamadık zaten, oyunun dışında kalan da ben oldum ama. Bunu da önemsemiyorum, tek istediğim artık bu gereksiz ziyaretlerin bir son bulması. Sonra yine gürültü olacak, onları duyacaklar, sonra da gürültüyü benim yaptığımı zannedip benden çıkaracaklar acısını. Burada elektrikle işkence yapıyorlar. Bazen de iğneyle. Uyandığında öyle yorgun oluyorsun ki dünya yansa umurunda olmaz. Ama ne oluyor işte, bir an, bir süre, ne kadar sürüyor bilemiyorum ama sonra yine geliyorlar. Bunu buradakilere anlatamazsın, bazen onların da bu hain plana ortak olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen maske takıp geldiklerinden tanıyamıyorum ama içlerinden bazıları buradakiler, eminim. Sahtekarlar, kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz? Biliyorum ama söyleyemiyorum işte. Söylesem de inanacak kimse yok ki! Bir iki defa söylemeye çalıştım da başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. Kollarımdan, bacaklarımdan zorla bağlayıp yatağa yatırdılar, sonrası malum işte, bastılar elektriği. Bayağı direndim ama işte yetmedi. Tüm dünyaya karşı bir kişi. Ne kadar dayanabilirsin ki? Böcekleri elleriyle tutup gülüyorlar bana, parmaklarının arasında çatır çatır ezip üzerime salıyorlar. Canı yanan zavallı böcekler tüm hırslarını benden alıyor sonra. İşte yine geliyorlar. Kaçmam lazım, daha fazla yazamayacağım.
Birkaç gün sonra
Olayların yön değiştirdiğini farketmem uzun sürdü. Abartıyor muydum acaba? Öyle bile olsa bunu neden yapmamalıydım ki? Ortada somut bir çizgi mi vardı beni durduracak? Gece gündüz takiplerim canını sıkıyor, korkutuyordu O’nu. Benimse ne korkuları ne de sıkılmışlığı umurumdaydı. Neden O’nun ne hissettiğini önemseyecektim ki? Ben de en az O’nun kadar önemsenmeyen biriydim. Tıpkı diğerleri gibi. Kendini önemli sanan tüm o aptallar ordusu. Sonra çöken özgüven. Parçalanan, belki de en baştan beri hep parça parça olan kişilik. Çoğu dışa vurmayı başaramaz, beceremez. Duvarları çatladı mı, su almaya başladı mı kayık, paniğe kapılır, çekilirler hemen. Bense hep açıktım, canım isterse ağlıyordum, istersem olmadık yerde aklıma gelen saçma sapan bir şeye kahkahalarla gülüyordum. Onların verdiği isimler, yakıştırdıkları sıfatlar beni ilgilendirmiyordu. Ben de kendi içinde özel biriydim sonuçta.
O da öyleydi, ben O’nun “özelliğini” hissetmesini sağladım aslında. Ama insanlar bunu anlayamayabiliyor. Bana teşekkür edeceğine küfür etti. Yine de alttan aldım, şaşkınlığına verdim. Ondan hiçbir şey istemediğimi de üzerine basa basa vurgulamıştım üstelik. Kendime bir oyun yaratmış ve O’nu da dahil etmiştim, bunda kötü olan neydi anlamıyordum. Hiçbir zaman anlamadım. Bazen çok sinirleniyordum, öfke patlamaları oluyordu. Kendi kendime tabii. Kimse görmezdi duvarlarımın ardını. Ben de onlarınkini görmez, merak etmezdim. Böyle kendi kendimize yaşayan ama öyle değilmiş gibi davranan bir nesildik biz. Hala da öyleyiz. Hep öyle kalacağız. Hayatı ciddiye alma hastalığına yakalananlar bunu fark ettiklerinde çok acı çektiler. Oysa bunda üzülecek bir şey yok. Böyle işte ne fark eder ki? Bir şekilde zaman doldurduğumuz şu hayatta ölümü beklerken yapılanların ne önemi var?
O gün orada, yaşanan onca şeyin ardından, paylaştığımız, paylaşmaya çalıştığımız her şeye rağmen bir anda yokmuşum gibi davranması, her şeyin bir oyun, yalandan ibaret olduğunu söylemesi… Bunları gerçekten yapmayacaktı. Benim yerimde kim olsa kaldıramazdı, o noktadan sonra gülümseyerek, ceketimi alıp gidemezdim, bu ancak filmlerde olur, bense film kahramanı değilim, olamam, olmak da istemem. Oysa tanıştıktan sonra bana kendiyle ilgili bir sürü şey anlatmıştı. Kimsenin bilmediği sırlarını biliyordum. Ben sırlarımı anlattığım kimseye böyle şeyler yapmam, bunlar olmamış gibi davranmam. Sanırım yanındaki o salaklar yüzünden oldu, bir de belki içki yüzünden. Benimki de belki de hem o salaklar, hem de içki yüzünden oldu. Yoksa o kadar sinirlenmeyebilirdim. Yoksa o şişeyi alıp kafasına vurmayabilirdim. Bana söylenen bu, yazarsam, itiraf edersem rahatlarmışım. Ben deli miyim, tüm bunları itirafname olarak kullanacaklar, oysa ki zaten anlatacaktım, sanki konuşmama izin mi verdiler? İnsanların en büyük dertlerinden biri de bu işte. Karşılarındakini konuşturmazlar, sonra da suçlu ya da bilmem ne, bir şey ilan ederler. Soru sorarken cevabı biliyorlardır zaten, en azından kendi içlerinde cevaplamışlardır, bu durumda karşı tarafın vereceği cevabın da çok önemi yoktur. Biz körler sağırlar birbirini ağırlar misali yaşar gideriz. Sonra da iletişimsizlik üzerine kitaplar, tezler, bir yığın fasa fiso. Yanlış olan şeyleri, hiç düşündünüz mü, neden hiç kendimizden bilmeyiz ki? Hep ortada soyut varlıklar vardır suçu işleyen, hata yapan. Onlardan bahsedilir ama onlar işaret edilmez, onlara dokunmaksa mümkün değildir, kimse çıkıp da “evet, ben de bunu yapıyorum” diyemez. Muhtemelen farkında değildir. Aynalar kirlenmiş, görünmez olmuşuz, ne zaman?
Benim içinse hayatımın geri kalanını nerede geçireceğimin önemi yok artık, Gerçi hiçbir zaman olmadı ya. O yüzden de şişeyi alırken bir an bile düşünmedim, kafasına vurmamsa anlık bir şeydi. Oldu, bitti işte. Ben dışarıdayken de buradakinden farklı yaşamıyordum ki, akıl hocalarım yine vardı. Her şeyi ama her şeyi bilir ama buna rağmen hayatı yüzlerine gözlerine bulaştırıp, bok etmekten geri duramazlardı. Sayacım duruyor olduğu yerde, yaşamımı izleyenler nerede? Nerede o meraklılar topluluğu? Nerede kendilerinden sıkılanlar?
Bazen O da kendine acırdı, öyle zamanlarda film yıldızları gibi, dudağımın kenarını kıvırıp, masadan kalkıp gidesim gelirdi. Arkamdan bakakalacak, “gitme” demeye bile cesaret edemeyecek, bense O’na çok güzel bir ders vermiş olacaktım. Bir kez olsun dönüp arkama bakmayacaktım. Ama içim içimi yiyecekti aslında dönmemek için. Sırf meraktan. Neden bunu hiç yapmadım acaba? Arkama dönmeden, son bir kez bakmadan gidemeyeceğimi, belki de ne olursa olsun yine de gidemeyeceğimi bildiğimden mi?
Bugün
Bugün çok kötü bir şey oldu, aslında gece oldu sanırım, bunu fark ettiğimden beri zamanı karıştırır oldum. Hala emin değilim ama sanırım bunların hiçbiri olmadı, yani yaşadığımız dokunduğumuzsa olmadı. Yani belki de dedikleri gibi gerçekte yaşananlar yalnızca beynimizin içindekiler, kendi kendimize yarattıklarımız. O zaman yani eğer öyleyse çok rahatlarım ama bir emin olabilsem! Burada da soruşturdum hemen, doktoruma sordum, “ben neden buradayım” diye. Hiç de benim hatırladıklarımı söylemedi. Onun söyledikleriyse benim bildiğim benden çok farklı. Ben onun anlattığı gibi biri olamam, O’nun söylediklerini yapmış olamam. Birden kahramandan figürana dönüşüyorum öyle olunca. Keşke bunu hatırlamamayı başarabilseydim, hadi hatırladım kendime saklayabilseydim ne diye o aptal adama sordum ki? Ben düşündüğüm gibi biri olmamışım hiç meğer. Tamamen tesadüfmüş her şey, şimdi beni buradan çıkarıp hapse tıkmaya değil, kendi deyimiyle sağaltmaya çalışıyorlarmış. Ben yalnızca tesadüf etmişim, O’nun hayatı bir gece benim yanımdan geçmiş, daha doğrusu geçememiş ya da ben O’nun yanından geçerken O gidiyormuş. Ben alıp evime getirmişim O'nu. Sonra buzdolabını boşaltıp çürümesin diye içine yerleştirmişim. Sonra da polisi arayıp dudağının kenarındaki gülümsemeyle ceketini alıp giden adamı anlatmışım. Bu kentin ne suçu var, suçlu bizleriz. Bu kent kimi yutmuş şimdiye kadar, kimin ekmeğini elinden almış, canına kastetmiş? Bu kent size tecavüz etti mi? Her şeyi soyutlaştırıyoruz işte, demiştim ya. Hiç birimiz yapmıyorsak bunları yapan kim? Bu kent mi, o kasaba mı, ya o zavallı köy? Ben buradan kaçacağım ama sonra nereye giderim? Ama sırf bu yüzden burada kalamam ya da iyileşmiş numarası yaparım. Zaten iyiyim ki, biraz hayal kırıklığına uğradım o kadar. Onu da kendi gördüklerimle nötrleştirebilirim, yerine koyarım anlatılanların. Bana gazete manşetlerini gösterdi, onlar nereden bilecek ki?
Yarın
Yarın olmayacak çünkü ben hep aynı günü yaşıyorum. Dün de yoktu zaten, dün de ben aynı şeyi yaşıyordum. Ben hepsini gönderdim artık hayatımdan. Tek başıma kaldım. Kendi içimde hep aynı günü yaşıyorum hepsi birbirinden farklı. Kimseyle konuşmama kararı aldım, kafamı karıştırıyorlar, sinirim bozuluyor. Yalnızca defterimle konuşuyorum, bir de kendimle. Hatta o bile sıkıcı geliyor, ben çok sıkıcıyım.
Oysa ki ben kadındım!
O’nun için benim ne hissettiğimin hiç önemi olmadı tabii ki… O yalnızca eğleniyordu, bir çeşit saplantıya düşmüştü, bense kim olduğunun önemi olmayan, bu hikayedeki tek sıfatı “kurban” olan edilgen bir kimliktim. Kimlik? Kimliğim olmadı ki. Ben farklı düşünmüştüm oysa. Başka şeyler, çok başka şeyler. Ben sevilmek istedim, sevmek istedim. Neden hiç izin vermediler, bilmiyorum. Kim olduğu önemli değildi, nasıl seviştiği, çirkin ya da güzel olması, bacakları, göğüsleri, dudakları. Bunların hiç önemi yoktu. Beni sevsin yeterdi. Bunun böyle olmadığını anlayınca gitmek istedim. Tek yaptığım buydu. Neden gelmişti o zaman? Ben öylece duruyor, kimseden bir şey beklemiyordum. Yalnızca duruyor, yaşıyordum. Şimdi elimde olan tek şey, kendi boktan hayatım bile yok.
Bunları da O’nun adına ben yazdım, hepimizi iyi biliriz ki ölüler konuşamaz. Bazı geceler rüyama gelip buna benzer şeyler söylüyor. Onları da ben söyletiyorum tabii. Konuşabilseydi belki bunları söylerdi diyorum. Bazı geceler daha kötü şeyler de söylüyor ama bu yazıların biri tarafından okunması ihtimalini göz önünde bulundurarak onları buraya yazmayı sakıncalı buluyorum. Aslında bu yazıları uzatmayı da saçma buluyorum. Ölene kadar aynı hikayeyi yazacak değilim, her ne kadar üç aşağı beş yukarı aynı hikayeleri yaşıyor olsak da.
-
*1O'nun 10:12'si *
*Gözlerini açtığında anlıyorsun zamanın bir saat ileri olduğunu,*
*10'nun için çok şey olmuş çoktan,*
*Zafer paylaşımı yapıyor adeta g...
A.'NIN İLK NÖBETİ
-
*Gece yolcularıyla ilk karşılaşma*
gündüz insanlarını sevemediğim için üzgünüm.Bir süre denedim-gerçekten
denedim.hani kolaycıydım ....banka hesaplarıyla g...
ay üzerine kurgulamalar :)
-
"Ay veya Luna, Dünya'nın tek doğal uydusu ve Güneş Sistemi içinde beşinci
büyük doğal uydudur. Dünya ile Ay arasında ortalama merkezden merkeze
uzaklık 3...