13 Ağustos 2009 Perşembe

ariel


Hayat akar, ben izlerim…

Hacimsiz, gölgesiz olduklarından değil, görmek istemeyişimizdendir onlara karşı körlüğümüz. Aslında aynı yollarda yürür, aynı otobüslere bineriz, belki bir yerde yan yana masalarda otururuz. Bizden çok farklı oldukları da söylenemez. Her an içimizden birinin, içlerinden biri olma ihtimali vardır. Ama yine de korkuturlar bizi, itinayla yaklaşır, uzak durmaya çalışırız. Kötülük denilen görece kavram bizler tarafından tanımlanmıştır oysa ki. Suç dediğimiz nedir? O sanal çizginin ilk çentiğini kim atmıştır, sonrasında ne tarafta duracağımıza nasıl karar veririz? Kim belirler gerçekte neyin “suçlu”yu masum kılabileceğini? Hayat adaletsizdir, kör olansa bizleriz. Bizimkisi bir çeşit savunma mekanizmasıdır ama. Üç kuruşluk huzurumuz bozulsun, küçük sinekler midemizi bulandırsın istemeyiz. Elimizden gelen görmezden gelmektir bu durumda. Onlar yalnızca üçüncü sayfa haberlerinde gördüğümüz, görmediğimiz, kimliksiz masal kahramanlarıdır en zaliminden. O yüzdendir kolayca yargılayıp, hakir görebilmemiz, en kötü cezayı reva görmemiz. İnce, sanal çizginin bir adım ötesine geçilmiştir artık, geri dönüşü yoktur yapılanın. Nedenlerinin de önemi yoktur. Neden bile yoktur, sorulmaz çoğu zaman. Verilen, verilmeye çalışılan cevaplar savrulup gider boşluğa. Dinleyen yoktur çünkü, merak eden yoktur. O yüzden bazıları hiç anlatmaz, boşuna yorulmaz. Ve hatta öyleleri şaşırmaz, kolayı kabullenmektir, belki de tek yolu kabullenmektir. Dinlenmediğini bildiğinde susarak nereye götürüyorsa hayat oraya gitmektir. Kasurinen gibi.

“Sadece yaşamak istemiştim biraz daha…”

Oysa O da yer altından, madenden “suçlu” olmak hatta cinayet işlemek için çıkmamıştır yola. Yaşadığı yerin ortak kaderinden, intihardan ya da orada çürüyüp ölmekten kaçmak, farklı bir dünya yaratmak istemiştir basitçe. Nedir ki o kasabanın dışında da kötülük kol gezmektedir. Hem de kendinden değil başkasından gelen, hem de ardı arkası kesilmeyen, düştüğünde kalkmana izin vermeden bir daha vuran. Daha yeni bir dünyaya attığı ilk adımda tökezler. İnsanlara güvendiği için elindeki, avucundaki parasını kaybeder, çaldırır. Üstelik aylar sonra karşılaştığı hırsızlardan biriyle kavga ederken suçlu konumuna düşüp hapse giren de O olacaktır. Oysa tam da bunun öncesinde bir kadınla tanışmış, iş aramaya başlamış, aile kurma, diğerlerinin kulvarına girme yolunda ilk adımlarını atmıştır. Ama hayat adaletsizdir. Öyle ki, sizden aldıklarını geri vermek şöyle dursun, düşüş başladı mı sonu gelmez… Kasurinen ve koğuş arkadaşının çok da niyeti yoktur hapiste uzun kalmaya. Bir kaçış planı onları Meksika'ya götürecektir. Nitekim kaçarlar ama bu defa da kendilerine sahte pasaport hazırlayarak umut yolculuklarına sözde katkıda bulunan “kötü”lerin düzenbazlığına kurban giderler, Mikkonen yoktur artık ve Kasurinen de katil olmuştur. Gerçek hayata ne olursa olsun gözlerini kapatarak yaşayanların başına çok gelen bir şeydir, herkesi kendiniz gibi sanırsınız. Dünya etrafınızda döner, kimse hakkınızda onların hakkında düşündüğünüzden farklı düşünmez, güvenirsiniz ve kazık yersiniz. Üstelik bir defa da değil, akıllanmaz, güvenmeye, belki de umut etmeye devam edersiniz. Şampiyonlar liginde adım adım yukarılara çıkacağınızı, küçük hayallerinizi gerçekleştirmelerine izin vereceklerini sanırsınız. Diğerleri gibi Kasurinen için de bu böyle olmaz ama O yine de yeni ailesini alıp bir kez daha umuda yolculuğa başlar. Sonrasını biz bilmiyoruz ama tahmin etmek çok da zor değil herhalde.

“Merhaba kötülük, sana da merhaba…”

Tüm bunlar olup biterken Kasurinen hayatı, geleni ve hatta gidenleri büyük bir soğukkanlılıkla karşılar. Ne parasını çalan hırsızların ardından haykırır, ne suçsuz yere hapse girdiğinde kendini savunmaya çalışır, ne de arkadaşı Mikkonen’i kaybettiğinde ağıt yakar. Hayat budur işte, bir şeyler olur ve biz kabulleniriz. Bazı şeyleri çözmeye gücümüz yetmez, bazıları için çabalamaya değmez, bazen bazılarımız çabalar, bazılarımızsa sadece kabullenip yola devam eder. Kasurinen ikinci sınıftakilerden. Hayatını birleştirmeye karar verdiği Irmeli’yi de aynen böyle bir ruh haliyle alır dünyasına. Beraber oldukları ilk gecenin ardından kendisine ertesi sabah gidip gitmeyeceğini soran Irmeli'ye "bundan sonra hayat boyu beraberiz" der. Bu cümleler senelerce düşünüp söylenmemiş, ince elenip sık dokunmamıştır. Ne kim olduklarını, ne geçmişlerini, ne sevdikleri renkleri, ne nerede yemek yediklerini, ne akşamları ne yaptıklarını sormazlar birbirlerine. Öylece kabulleniştir geleni, sorgulamaksızın.

Finlandiyalı yönetmen Kaurismaki’nin diğer karakterleri için de farklı durumlar söz konusu değil aslında. Gerek diğer filmlerinde gerekse bahsi geçen Ariel’de tüm karakterler sakince, soğukkanlıca olan biteni kabul edip sonrasına bakıyorlar. Irmeli’nin küçük oğlu için bile yeni tanıştığı, kim olduğunu bilmediği, pek de bir şey paylaşmadığı, sigarası ağzından düşmeyen ve pek de fazla konuşmayan bu garip adama “baba” demek çok zor olmaz. Annesi bir gün onu evde yalnız bırakıp, sakince bekleyerek valizini hazırlamasını istediğinde ne nedenini sorar, ne de ağlayıp peşinden gitmek ister. Yalnızca söyleneni yapıp bekler. Belki öbür türlüsünün de bir şeyi değiştirmeyeceğini en baştan biliyor olmasındandır bu tavrı.

Suç planlanmaz gelir bazen…

Bazen kendimizi, bazen başkasını korumaktır nedeni. Ama her zaman planlanmadığı, bazen davetsizce geldiğidir kesin olan. Ve insan suça yatkındır, planlamasa da her an hazırdır doğası gereği. Kasurinen her gün sokakta gördüğümüz, iletişim kurduğumuz bir sürü insandan farklı değil, hep başkalarının yapacağını düşündüğümüz bir sürü eylem de bizlere çok uzak değil. Bir an gelip hakir gördüğümüz o insanlardan biri olmaya bir adım uzağız sadece.

Hiç yorum yok: