Günlerden bir gün…
“Varlığım senin varlığına armağan olsun!” dedikten çok kısa bir süre sonra başladı oyunum. Geçerli bir nedenim yoktu, ne onu seçmek ne de böyle bir yol izlemek için. Hem O’nu hem kendimi tatmin ediyordum bir şekilde. Evet, tek yaptığım buydu, hiçbir anlamı yoktu belki, belki de çok şey ifade ediyordu. İçinde hapsolduğum, hapsolduğu rutinden sıyrılmamızı istedim. Küçük bir oyun oynadık, hepsi bu. O da bunu anlasaydı her şey çok farklı olabilirdi ama ne çare? (Bu arada benim adım Armağan, bir kelime oyunuyla başladı belki de her şey, kim bilir, adımın Armağan olduğunu da bilemeyiz ama öyle olduğunu varsaymamıza kim engel olabilir ki?)
Önceleri ilgilenmez göründü, tepki vermedi. Ben buna şaşırmadım tabii. Onu belki hiç tanımıyordum ama çok iyi tanıyordum aynı zamanda. Biri, sizin farkınızda değilken onu izlemek kadar zevkli bir şey var mıdır? Her hareketini, en özel mimiklerini en ince ayrıntısına kadar ezberlemek. Geceleri aynanın karşısına geçip O olmak. Sigarayı O’nun gibi içmek, filmin aynı yerinde heyecanlanmak, aynı yerinde ağlamak. İşin garibi ilk zamanlar bunu sırf iş olsun diye yapıyorken bir süre sonra gerçekten de O olduğumu hissetmeye başladım. Artık kendim gibi değil, O’nun gibi düşünüyordum. Nasıl da kolaydı birinin gelip her hücrenize nüfuz etmesi, kendinizi bir kere bırakmaya görün, siz siz olmazdınız artık, kimi isterseniz o olurdunuz. Ama şimdilik yazmayı bırakmam gerekiyor çünkü az sonra ışıkları kapatıp uyuyor gibi yapamam gerekecek. Ama tabii ki ben uyumayacağım, o güzel günlerin hayalini kuracağım sabaha kadar.
Şimdi düşünüyorum da belki de yalnızca sıkıntıdan yaptım tüm bunları. Ben de sığamıyordum hiçbir yere. Nereye gitsem anında kaçmak, yok olmak, görünmez kılınmak istiyordum. Ya ölecek ya iyileşecektim. Ölmeyeceğime göre iyileşmem gerekiyordu, tek başıma yapamayacağıma göre bana yardım edecek birini bulmam gerekiyordu. Öyle ya ben istemezsem kim elimden tutabilirdi ki? Ben de seçtim tabii ki. İlk günkü heyecanım bugün gibi aklımda. O kafede oturup algımın kapılarını sonuna kadar açtım. (Doktorum duysa ne gülerdi bana!) Sonra o geldi. Rahatmış gibi davranmaya çalışıyordu. Sanki her şey yolundaymış gibi. Ama ben telefonunun yerinde olup olmadığını anlamak üzere elini cebine dokundurduğunu gördüm tabii ki! Hem de beş dakika aralıklarla iki üç defa. Sonunda kimse tarafından aranmayacağını anlayınca bundan vazgeçti. Belki O bile bunların farkında değildi ama ben görüyordum, ben her zaman görürüm. Unutmak için gazeteliğe yanaşıp bir gazete aldı öylesine. Ben en baştan sadece sayfalara bakıp duracağını, asla okumayacağını biliyordum. Sadece film başlayıncaya kadar zaman geçirmekti amacı. Ama bunu benim kadar cesurca yapamazdı, illa ki bir şeylerle meşgulmüş gibi görünmesi gerekirdi. Yan masada konuşulanlara kulak kabarttığının anlaşılmaması için bu şarttı. İnsan müzik dinlerken etrafını izleyince ne güzel şeyler düşünüyor. Benim aklımda öyle çok film var ki! Ben hep müzik dinleyerek insanları izlerim… dim. Burada buna izin yok. Müziğin ritmine göre hızlı ya da yavaş hareket ederlerdi. Evet, dünya benim etrafımda dönerdi, zaten dünya benim etrafımda dönüyor. Sonra film başladı… Bir saniye öncesi var: Başlamadan on dakika önce giremezdi salona. Bu, ne kadar yalnızlıktan muzdarip olduğunu açığa vururdu. Tabii O’na göre. Oysa ki bence öyle değil. Asıl on dakika önce girip salonda beklese yalnızlığından hiç de şikayetçi olmadığını düşünebilirdik. Belki de orada sıkılacağını düşünmüştür ama bilemeyiz ki… Ben bilirim aslında ama şu an bunu düşünmek istemiyorum. Ben herkesi görürüm, onlar beni görmesinler. Görmemeleri daha iyi, görseydiler hiç bu oyunu oynayabilir miydim? Bir dahakine gece yazmayacağım, bu defa da benim uykum geldi, zaten ışıklar da kapanacak.
Diğer gün
Sonra film bitti, O gitti, ben de peşinden gittim. O kadehleri hızlı hızlı yuvarlıyordu ama benim acelem yoktu. O’nun masası kalabalıkken benimki ıssızdı. Ama o haliyle bile onunkinden daha kalabalıktı belki de. Arkadaşları tarafından seviliyordu, en azından dışardan görünen buydu. Ama evine yalnız döndü. Bilmem anlatabildim mi? Geç olmuştu, kadınlar için tehlikeli saatlerdi. O şanslıydı farkında olmasa da. Ben O’nu koruyordum. Böylelikle evini öğrenmiş oldum. O geceyi plan kurmakla geçirdim. Ertesi sabah işini öğrenmem gerekiyordu. Yatarsam uyuyakalabilirdim, bu da bir günü boşa harcamam anlamına gelirdi. O yüzden uyumadım ve erkenden yola çıkıp evden çıkışını bekledim. Sıradan bir şirkette, sıradan bir iş yapıyordu ki, bu tam da benim istediğim şeydi. Neden diye sorarsanız mantıklı bir cevap veremem, sadece canım öyle istiyordu diyebilirim. İlk sanal ziyaretimi nasıl yapmam gerektiğini düşünüp durdum o çalışırken, varlığından emin bile olamadığı bir şeyden, bir şeylerden mucize beklerken. Sonra fikir ansızın gelip çakıverdi beynimde: İlk karşılaşmamızın anısına bir film gönderecektim O’na. Şansım varsa daha önce izlemediği bir film olurdu bu. Aslında şansımı artırmak da elimdeydi. Henüz gösterime girmemiş bir film bulup yollayabilirdim. Hemen sıkı bir araştırmaya girdim, kopyaladım, bir isim uydurdum, bir de adres ve yolladım gitti. Doktoruma sorarsanız biraz obsesif bir durum bu ya da başka bir şekilde tanımladı da ben böyle hatırlıyorum. Benim için sıfatların, isimlerin önemi yok. Sadece artık takıntı yaptığım şeyler bana az gelmeye, yetmemeye başlamış da saplantılarım tehlikeli olur olmuşmuş… Başkalarının özel alanına girmeye başlamışmışım. “Tehlike bunun neresinde?” dedim, hakime de öyle demiştim. Ben sadece birinin hayatını renklendirmeye çalışıyordum. Amacım hiçbir zaman zarar vermek olmadı, vermedim de. Bundan ne çıkarım var ki? Zarar verirsem ilgi nesnemi kaybetmiş olurum sonuçta. Bunu kim ister ki? Neyse işte, filmi bir güzel paketleyip yolladım. O günkü hareketlerinde hiçbir değişiklik yoktu. Kimbilir neler düşündü, kimden geldi acaba bu gizemli paket hıı? Bir ara ya attığım isimde –tesadüf bu ya!- birini tanıyorsa diye geçirdim içimden ama sonra “paranoyak olma” deyip kendime, eylemlerime devam ettim. Düşünüyorum öyleyse harekete geçmeyi de bilmeliyim. Yoksa oturduğum yerde fikir sıçmanın ne anlamı var? Böyle “ayıp” kelimeler kullanmaktan da vazgeçmeliymişim, bunlar insanı iyice küçültüyorlar, “mamalı”, “memeli”, memelilerden en çok hangisini seversiniz? Yine de ben kendi kendime eğlenebiliyorum en azından. Birazcık daha açabilseler algılarını, benim düzeyime gelebilseler dünya çok eğlenceli bir yer olurdu. Ama neyse, olmuyor işte, olmayacağını da biliyorum ama önemsemiyorum. Bir ara bu eylemimi genişletip birkaç denek üzerinde mi denesem diye düşündüm. Hepsinin tepkileri farklı olurdu ve ben daha çok gözlem yapabilirdim böylelikle. Ama dikkatim dağılabilir, hiçbirine gerektiği kadar özen gösteremeyebilirdim, bu yüzden bundan hemen vazgeçtim. Benim biricik arzu nesnem olmalıydı ve öyle de oldu.
Bugün moralim çok bozuk ama nedenini buraya yazmayacağım tabii. Her şeye rağmen, dış şartlar beni ne kadar engellemeye çalışsa da, bunu yapmak için ellerinden geleni artlarına koymasalar da ben hikayemi anlatmaya devam edeceğim. O benim ekmek elden su gölden günlerime sebep oldu. Bu günler, evet bazen çok sıkıcı oluyor ama önceden de durum çok farklı değildi zaten. Hele ki çalışmak zorunda olduğum günlerde ölesiye sıkılırdım bazen. Ne kadar barışmaya çalışsam insanlarla bunu beceremez, elime yüzüme bulaştırırdım hep. Bazen de acırdım onlara, bazen tüm sırlarını bildiğimi hissederdim. Hiç dinlememiş de değildim ama bazen konuşmasalar da bilirdim. Hemen anlardım. Onlarsa genelde benim gibi birini bulduklarında, konuşmaya aç olduklarından hemen bağımlım olurlardı. Ben çağımızın en büyük hastalıklarından birinin bağımlılık bağımlılığı olduğunu düşünüyorum. Benim çok bilmiş doktorlarım buna henüz bir isim bulmadıklarından ya da herhangi bir grubun içine koyup değerini düşürdüklerinden ya da bir isim konulmuşsa bile ben bunu bilmediğimden bu şekilde adlandırıyorum: bağımlılık bağımlılığı. Ancak biraz uzun bir isim olduğundan metnin ilerleyen kısımlarında aklıma eser de tekrar kullanırsam buna kısaca bb diyeceğim. İşte şimdiden aramızda bir bağ oluştu, bir şifremiz var ya da onun gibi bir şey, bb dersem çıkın, öbür türlü oturun oturduğunuz yerde. Her neyse, evet, bb olmaya o kadar eğilimlilerdi ki benim gibi sıradan bir deliye bile b (tek başına kullandığımda ne anlama geldiğini anlamak güç olmasa gerek!) olabiliyorlardı. Galiba o saçma hayatlarını dolduracak, biraz olsun anlamlandıracak bir şeye, herhangi bir şeye duydukları ihtiyaçtandı bu. Bu yüzden zaman geçtikçe yeni b nesneleri türetip duruyorlardı. Bazılarında b bir değil, iki, üç, beşti. Öyle yalnız, umutsuzlardı ki bir tanesiyle yetinemiyorlardı. İşin kötüsü çoğu b’lerinin farkında bile değildi. İnkar edenler bile daha şanslıydı kanımca. Çünkü inkar etmek bile biraz farkında olmayı gerektirir. Benim de kendime b’lerden bir b seçmem gerekiyordu belki, o yüzden O’nu seçmiştim herhalde. Çok da önemi yok sebebin. İkinci eylemimin ne olacağına karar vermem biraz uzun sürdü. Bu süre içinde O’nu biraz daha gözlemlemeye çalıştım. İşin aslı gün geçtikçe buna mecbur hissediyordum kendimi. Amansız b hastalığına yakalananlardan olmuştum kısa sürede. Bazen korkutuyordu bu beni, ya aşk b’sine yakalanırsaydım? Bir o eksikmiş gibi sanki. O zamanlar bile bundan korkuyor olmanın buna yakalanmış olmama ramak kaldığının işareti olduğunun farkındaydım aslında. Ama yüksek sesle söylemezsem yokmuş gibi davranabileceğime inanıyordum bir taraftan. Benimki sadece bir oyundu, hayata katılan, katılmaya çalışılan bir renkti ve anlam yüklemeye gerek yoktu. Böyle kalmalıydı ve kalacaktı. Ama bir taraftan bunları düşünürken bir taraftan bazı şarkıları dinlerken O’nu düşündüğümü fark ettim bir gün dehşetle. Hemen bir eylem planı kurmalı, bu aptal düşüncelerden uzaklaşmalıydım. Bu tehlikeli oyundan vazgeçip O’ndan uzaklaşmak da mümkündü ama neden bilmem bunu hiç mi hiç istemiyor, dahası göze alamıyordum. Bu karmaşık düşünceler içinde ikinci hediyemi yolladım. Bunu yaparken isim değişikliği yapıp kafasını iyice karıştırsam mı diye düşünmedim değil ama sonra bunun gereksiz olduğuna karar verdim. Gizli bir hayranı olduğunu bilmesinin ne sakıncası vardı ki? Zaten her halükarda bunu düşünecekti nasıl olsa, bari bir kişiden şüphelensin, O da o meçhul kişiye karşı bir şeyler hissetsindi, kim bilir belki bir gün kimliğimi açıklardım ve karşılıklı bir a (?) yaşardık! Her neyse belki bu sebeple, böyle şeyler düşünüyor olmam vesilesiyle ikinci hediyem biraz daha romantik oldu. O dönem neden bilmem, elektriklerin sıklıkla kesiliyor olmasından kaynaklanan pragmatik bir yanı da vardı bu hediyenin aslında; mum almıştım. Ama öyle sıradan çocukluğumun bakkal mumlarımdan değildi bunlar. Tahmin edersiniz ki, kalp şeklindeydiler. Şimdi niyetimi kesin anlayacaktı. Ne gereksiz bir hareketti şimdi düşününce. Ama olsun, o zamanlar böyle istemiş ve istediğimi yapmıştım işte, hepsi buydu.
Tepkisini bir sonraki gün anlatacağım. Heyecanı biraz yükseltmek gerekebilir ara sıra. Okuyucu sıkmamak adına. Tabii birileri bunu okursa, okumazsa da neyse, kendime heyecan yaratıyorum, aslolan da bu zaten.
Bir gece mum ışığında
Gecelerimi özlüyorum, yalan değil. Sabaha kadar oturduğum, içki içtiğim, planlar kurduğum gecelerim vardı. Ama tüm bunlar geçmişte kaldı artık. Yeni hayatıma, buraya alışamadım desem yalan olur, alıştım alışmasına ya da öyle görünüyor, öyleymiş gibi davranmaya çalışıyorum. Başkalarına değil kendime. Ben inanırsam herkes inanır. Bana konulan teşhisi sizlerle paylaşmayacağım, bunun çok da önemi yok zaten. Çünkü aslında bu, gerçek değil, benim istediğim. Oynuyorum ve inandırıcıyım. Ben çizginin bir adım ötesine geçmeye cesaret edebilenlerdenim sonuçta. Olan biten bu sadece. Özleyecek, yokluğunu hissedecek bir şeyiniz yoksa her şeyi yapabilirsiniz. Genlerinizde de sizi bunları yapmaya itecek bir şeyler olmalı tabii belki ama bence benimki daha çok istemli bir delilik. Sonuç olarak ben kediydim O fare. Kovaladım, kaçtı, kaçamadı, vs. Ben öfkeme yenik düştüm. Ama bunları sonra anlatacağım. Dün buradan biri kaçtı, neden olduğunu anlayamıyorum. Sanki dışarısı daha mı iyi? Burada en azından her öğün yiyecek yemek var. Tamam, şartlar süper olmayabilir ama sokaklarda yatıp kalkmaktan iyidir. Bilmem, belki O’nun sığınacak bir evi, ailesi vardır ama öyle olsa bile kollarını açıp karşılamayacakları kesin bence. Biliyorum, yine dönüp dolaşıp geleceği yer burası. Yani ailesi varsa kesin buraya geri getirecekler.
Bir ara memuriyetim oldu. Her gün aynı şey. Şimdilerde aslında çok uzun zamandır herkesin dilinde aynı şey. Zaman çok hızlı akıyor, bazen ben dururdum, çevremdekiler benim duruşuma inat iki kat hızlı akıp giderdi. Ben izlerdim sadece, ne yorum yapar, ne ne olup bittiğini düşünürdüm. Başım dönerdi bazen. Bu kadar hız niye, merak ederdim. Koştuğun bir yer de yok ki! Hepsi etrafımda dönerdi, “ne dönüp duruyorsunuz lan sürü gibi” diye bağırırdım. Acaba gerçekten bağırır mıydım yoksa bağırdığımı mı hayal ederdim? O zamanlar bile ikisi arasındaki farkı ayırt edemezken, şimdi, üzerinden bu kadar zaman geçmişken nasıl hatırlayabilirim ki? Benim kafamdaki müziğe göre hareket ederdi onlar aslında ama bunu asla bilmediler, bilemeyecekler. Beni çok eğlendirirdi ama, orası kesin. Bazen öyle mutlu olurdum ki, neredeyse bir gün her şeyin çok güzel olacağına inanasım gelirdi, hatta belki inanırdım. Belki de olmuştur da ben kaçırmışımdır. Sonra ben susar, izlerken öyle çok şeye şahit oldum ki… Bazılarından çok korkardım, hırslı insanlardan mesela. Onlar en ufak fırsatta, dişlerine göre buldukları herhangi birini böcek gibi ezmeye çalışırlardı. Bir defa ezmek yetmez, bir de topuklarıyla bastırı bastırıverirlerdi posası çıkıncaya kadar. Ben böcek öldürmezdim. Bazen tuvalette falan karşılaştığımda zavallı bir karafatmayla mesela (neden zavallıysa, benim kadar zavallı mıydı?) o kaçar, ben kaçardım, o durur ben daha çok dururdum, sonunda dayanamayıp altıma işeyeceğimi bilsem kapıyı kapar çıkardım. Nasıl olsa bir sonraki gidişimde orada olmazdı, en azından ihtimal dahilindeydi. Ben birkaç defa, belki çok defalar, neyi kıstas alarak niceliği belirleyebileceğimi bilemiyorum, biraz çabaladım tutunmak için. Ama işte aslında ne yaptığımı çok da bilmeyerek yapıyordum bunu. Bu yüzden önceki cümleyi iptal ediyorum, silinebilir de tabii ama bilincim akıyor ve ben geri dönüp hatalarımı düzeltmek istemiyorum. Hatalarımı seviyorum çünkü, hatta belki en çok onları seviyorum, belki buna mecburum doğrularım olmadığından. Asla erken uyanmaya, günü diğerleriyle birlikte karşılamaya alışamadım, sabahları dairedeki arkadaşlar bazen alenen bazen kıs kıs dalga geçerdi benim algı kıtlığımla. Oysa ki bilmezlerdi ki ben çok başka yerlerdeyim, belki de aslında evet mutlaka hiçbir yerdeyim. Ben hepsinin içine girerdim, bu konuda da iddialıyım ki, en yakınlarından iyi bilirdim onları, hangisinin iktidarsız olduğunu, hangisinin hangisini kıskandığını, hangisinin aslında böyle biri olmak istemese de değiştirmeye gücü olmadığını. Bazen hakkımda ne düşündüklerini merak ederdim ama çok da umursamaz, “neyse ne” deyip geçerdim. Bazen canım isterse bir anda açık ederdim kendimi, anlayan anlardı, ben anlayanları bilirdim. Ben çok sevdiğim insanlara bile yakın duramadım, belki de bu yüzden, ilk defa birine sevildiğini, en azından buna aday olduğunu hissettirmeye çalıştım ama bunu da elime yüzüme bulaştırdım. Şimdi kimbilir nerelerde olan anneme sarılabilmeyi isterdim ama muhtemelen yanımda olsa bunu yapmazdım. Çünkü (bu kelimeyi de sevmiyorum, her şeyin bir açıklaması olması gerektiğini düşündürüyor bana) insanların bir şeyleri bilmek için duyması gerektiğine inanmaları sinirimi bozuyor ve gereksiz geliyor bana. Ben “seni seviyorum”u duymayı hiç önemsemedim, buna rağmen sevildim, biliyorum. Söylemeyen bir sürüsünün de beni sevdiğini biliyordum, biliyorum. Çok küçük yaşlardan kalma hatıralarım var, askerler geçip dururken evimizin önündeki ana caddeden, adamın biri annemin şeffaf bir kutuya koyduğu o çok sevdiğim badem krakerimden bir tane aldığında yanındaki iki kızın onun pervasızlığına! güldüğünü hatırlıyorum mesela. O da aklınca adam olmuştu işte. Bu olduğunda ben üç dört yaşlarındaydım. Hafıza ne garip şey, dünü unuturken, geçmişten bazı anların bu kadar canlı kalabilmesi. Çocukluğum o caddedeki kavgaları, kanları, bıçakları, polisi, askeri izleyerek geçti. Başka şeyler de vardı tabii ama hepsini anlatmaya kalksam… Yine yarım kaldım.
Bahçede…
İşte böyle ben durur hayat akarken (bunu bir yerde duymuştum ama?) ilk başta anlattığım gibi tanıdım onu. Daha doğrusu tanıdığımı zannettim, belki de sadece tanımaya çalıştım hatta ondan bile emin değilim. Benimki de diğer saplantı hikayelerinden farklı değildi ya seveni çok. İnsan ne yapacağını bilemediğinde, bir şeylerin eksikliğini çok fazla hissettiğinde, nelerin acaba? Çok şeyin aslında, en fazla da galiba tam da kendisinin, yaşamanın. Bir arzu nesnesi lazım ki, yaşayasın değil mi? Kalp şekilli aptal mumlardan sonra bir kitap aldım O’na. Bir kitapçıda izlemiştim, eline alıp bıraktığı kitaplardan birini seçmek çok da zor olmadı. Böylelikle belki de bir yerlerde ruh ikizi ya da ona benzer bir şeyi olduğunu düşünecekti. Kadınlar böyle şeylere inanırlar, normal erkekler için onları kandırmak her zaman kolay olmuştur bu yüzden. İsteseydim benim için de kolay olurdu, belki de kendi kendime bunu kanıtlamaya çalışmıştım. Kim olduğumu bilmese de bir şekilde O da beni düşünüyor, en azından kim bu manyak diye geçiriyordu aklından sıkça. Ne kadar sık hatırlatırsam kendimi o kadar çok hatırlardı bu kesindi. O yüzden arayı çok açmamalıydı. Sonra numarasını buldum, sonra sessiz telefonlarla taciz başladı. Birkaç defa birinin adını söyledi. Hedef saptırmıştım bilmeden de olsa, tahmin ediyordum tabii, her kadının hayatında en az birkaç sapık olmuştur.
Bu göğün altında oturup hayallere dalmak var ya… Geçmişi düşünmek, olanları, olmayanları. Sonra bir karınca gelip beni ısırır, içimdeki tüm şairane duygular uçup gidiverir birden. Bize herhangi bir göğün altında oturup hayaller kurmak bile fazla. Belki de biz kendimize fazla görüyoruz. Her neyse sonuçta ben bazı şeylerden çok yorulmuştum. Çekip gitmek istiyordum sıklıkla ama gidecek bir yerim yoktu, nereye olsa giderim cesaretini de toplayamıyordum bir türlü. Bazen sesim ne kadar çıkarsa bağırmak, küfür etmek istiyordum, saçma şeylerle kafamı dolduran herkesi hayatımdan sonsuza kadar çıkarmak istiyordum, öf yoruluyordum dinlemekten, savaşmaktan, alın her şey sizin olsun deyip çekip gidesim vardı işte. Ne benimdi ki zaten? Sahip olmak ne kötü bir ağırlıktı. Bunun farkında olmayan milyarlar edinip dururlardı. Sonra da sorsanız herkes aynı şeyi düşünür. Delilik güzel bir şey, kimse bir şeye sahip olmanızı beklemiyor. Yaptığınız, yapmadığınız her şeyin bir kılıfı var. Onu öldürdükten sonra bu role bürünmek hiç de zor olmadı benim için. Aslında hapiste de yatabilirdim ama orada bir şeyler yapman gerekebiliyor. Delidir ne yapsa yeridir deyip geçiyorlar oysa şimdi. Benimki bilinçli bir delilik. Ben her zaman sınırda durmuştum aslında. Bulunduğum yerden bir adım ileri gitsem o noktaya varacağımın bilinciyle tabii. Oysa ki onu ben öldürmemiştim bile. Bir süre sonra telefonda konuşmaya başladık. Beni görmek istedi, gizemli yabancıyı oynuyordum. Görüşürsek oyun biterdi sonuçta. Nerede bunun eğlencesi, ben bitirmek için başlamamıştım ki buna.
Gece ya da gündüz, her an olan bir şey
Yine başladılar sağımda solumda cirit atmaya. Sinirlendiğimi belli etmemeye çalışıyorum ki kaybolup gitsinler etrafımdan. Gölgeleri de gitsin, kendileri de, çatır çatır seslerini de bırakmasınlar geride. Sonunda beni yine çıldırtacaklar, anlamıyorum niye bütün dünya üzerime geliyor ki? Ben burada oturmuş hikayemi yazıyorum sadece. Kimseye kötü bir şey yapmadım. Bana kötülük yapanlardan intikam almaya kalksam neler olurdu kimbilir, ama ben yapıyor muyum, yok! O halde onlar ne istiyor benden? Hem kendileri de gelmiyor şekil yolluyorlar bana. Duvara bakma, tuvalete gitme, gözünü kapama, e ben ne yapayım o zaman. İlla ki bir iple tavana mı asılacağım yani? Ben de bağırıyorum “gelin ulan gelin, tek tek değil hep beraber gelin” Onlar da tabii hemen çullanıyorlar üzerime bunu duyunca. Böyle zamanlarda yine de gözlerimi, kulaklarımı sımsıkı kapayıp düşünmeye başlıyorum. Kulaklarımı kapatınca en azından seslerini duymam diyorum ama onlar kafamın içine de giriyorlar tabii. Olsun yine de papatyalar açmış diyorum, bu defa da papatya toplarken uyuyakaldığım zamanlarda oramı buramı ısıran karıncalar, çeşit çeşit kır böcekleri gelip onlara katılıyor. Ben de aldığım hediyeleri, uzun süren takip günlerimi, gecelerimi düşünüyorum. Sonra ansızın beni farketmesini, sonra şikayet etmesini, sonra yanlışlıkla ölmesini. Al işte bu defa koca koca kafalarıyla ölüler gelip katılıyor onlara. Ölülerin artık olmadıklarını bilsem de gördüklerime inanmaktan başka ne yapabilirim ki? Gördüklerimi siz de görseniz bir dakika dayanamazdınız. Hepsi bir olup dört duvarımın arkasına geçiyorlar, sonra da gülüşerek ittirmece oynuyorlar. Ben küçücük kalıyorum, ellerimi uzatıp duvarları tutuyorum ama sadece iki elim olduğundan yetmiyor durdurmaya. Hem ben tek kişiyim, onlar yüzlerce, binlerce, sayılarını bile bilmiyorum. Böyle anlarda bazen düşünmeye başlıyorum, bir türlü anlam veremiyorum neden birinin bile çıkıp da beni savunmadığına, bir kişi olsun yanımda durmadığına. Onlar benim katil olduğumu düşünüyorlar, bence hepsi benden daha katil. Ben yanlışlıkla yaptım, onlarsa gözlerinin önünde olup bitene üç maymunu oynayarak, hatta göz yummak bir yana dursun olan biteni destekleyerek benden daha masum mu oluyorlar? Hem zaten yeni değil ki gelişleri. Onların yüzünden kaç gece uykusuz kaldım ben. Önceden de, hep gelirlerdi, bu aptal oyunu oynayarak eğlenip giderlerdi. Benim ne düşündüğüm hiç umurlarında olmadı. Ben de onların ne düşündüğünü umursamazdım zaten. O yüzden hiç anlaşamadık zaten, oyunun dışında kalan da ben oldum ama. Bunu da önemsemiyorum, tek istediğim artık bu gereksiz ziyaretlerin bir son bulması. Sonra yine gürültü olacak, onları duyacaklar, sonra da gürültüyü benim yaptığımı zannedip benden çıkaracaklar acısını. Burada elektrikle işkence yapıyorlar. Bazen de iğneyle. Uyandığında öyle yorgun oluyorsun ki dünya yansa umurunda olmaz. Ama ne oluyor işte, bir an, bir süre, ne kadar sürüyor bilemiyorum ama sonra yine geliyorlar. Bunu buradakilere anlatamazsın, bazen onların da bu hain plana ortak olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen maske takıp geldiklerinden tanıyamıyorum ama içlerinden bazıları buradakiler, eminim. Sahtekarlar, kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz? Biliyorum ama söyleyemiyorum işte. Söylesem de inanacak kimse yok ki! Bir iki defa söylemeye çalıştım da başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. Kollarımdan, bacaklarımdan zorla bağlayıp yatağa yatırdılar, sonrası malum işte, bastılar elektriği. Bayağı direndim ama işte yetmedi. Tüm dünyaya karşı bir kişi. Ne kadar dayanabilirsin ki? Böcekleri elleriyle tutup gülüyorlar bana, parmaklarının arasında çatır çatır ezip üzerime salıyorlar. Canı yanan zavallı böcekler tüm hırslarını benden alıyor sonra. İşte yine geliyorlar. Kaçmam lazım, daha fazla yazamayacağım.
Birkaç gün sonra
Olayların yön değiştirdiğini farketmem uzun sürdü. Abartıyor muydum acaba? Öyle bile olsa bunu neden yapmamalıydım ki? Ortada somut bir çizgi mi vardı beni durduracak? Gece gündüz takiplerim canını sıkıyor, korkutuyordu O’nu. Benimse ne korkuları ne de sıkılmışlığı umurumdaydı. Neden O’nun ne hissettiğini önemseyecektim ki? Ben de en az O’nun kadar önemsenmeyen biriydim. Tıpkı diğerleri gibi. Kendini önemli sanan tüm o aptallar ordusu. Sonra çöken özgüven. Parçalanan, belki de en baştan beri hep parça parça olan kişilik. Çoğu dışa vurmayı başaramaz, beceremez. Duvarları çatladı mı, su almaya başladı mı kayık, paniğe kapılır, çekilirler hemen. Bense hep açıktım, canım isterse ağlıyordum, istersem olmadık yerde aklıma gelen saçma sapan bir şeye kahkahalarla gülüyordum. Onların verdiği isimler, yakıştırdıkları sıfatlar beni ilgilendirmiyordu. Ben de kendi içinde özel biriydim sonuçta.
O da öyleydi, ben O’nun “özelliğini” hissetmesini sağladım aslında. Ama insanlar bunu anlayamayabiliyor. Bana teşekkür edeceğine küfür etti. Yine de alttan aldım, şaşkınlığına verdim. Ondan hiçbir şey istemediğimi de üzerine basa basa vurgulamıştım üstelik. Kendime bir oyun yaratmış ve O’nu da dahil etmiştim, bunda kötü olan neydi anlamıyordum. Hiçbir zaman anlamadım. Bazen çok sinirleniyordum, öfke patlamaları oluyordu. Kendi kendime tabii. Kimse görmezdi duvarlarımın ardını. Ben de onlarınkini görmez, merak etmezdim. Böyle kendi kendimize yaşayan ama öyle değilmiş gibi davranan bir nesildik biz. Hala da öyleyiz. Hep öyle kalacağız. Hayatı ciddiye alma hastalığına yakalananlar bunu fark ettiklerinde çok acı çektiler. Oysa bunda üzülecek bir şey yok. Böyle işte ne fark eder ki? Bir şekilde zaman doldurduğumuz şu hayatta ölümü beklerken yapılanların ne önemi var?
O gün orada, yaşanan onca şeyin ardından, paylaştığımız, paylaşmaya çalıştığımız her şeye rağmen bir anda yokmuşum gibi davranması, her şeyin bir oyun, yalandan ibaret olduğunu söylemesi… Bunları gerçekten yapmayacaktı. Benim yerimde kim olsa kaldıramazdı, o noktadan sonra gülümseyerek, ceketimi alıp gidemezdim, bu ancak filmlerde olur, bense film kahramanı değilim, olamam, olmak da istemem. Oysa tanıştıktan sonra bana kendiyle ilgili bir sürü şey anlatmıştı. Kimsenin bilmediği sırlarını biliyordum. Ben sırlarımı anlattığım kimseye böyle şeyler yapmam, bunlar olmamış gibi davranmam. Sanırım yanındaki o salaklar yüzünden oldu, bir de belki içki yüzünden. Benimki de belki de hem o salaklar, hem de içki yüzünden oldu. Yoksa o kadar sinirlenmeyebilirdim. Yoksa o şişeyi alıp kafasına vurmayabilirdim. Bana söylenen bu, yazarsam, itiraf edersem rahatlarmışım. Ben deli miyim, tüm bunları itirafname olarak kullanacaklar, oysa ki zaten anlatacaktım, sanki konuşmama izin mi verdiler? İnsanların en büyük dertlerinden biri de bu işte. Karşılarındakini konuşturmazlar, sonra da suçlu ya da bilmem ne, bir şey ilan ederler. Soru sorarken cevabı biliyorlardır zaten, en azından kendi içlerinde cevaplamışlardır, bu durumda karşı tarafın vereceği cevabın da çok önemi yoktur. Biz körler sağırlar birbirini ağırlar misali yaşar gideriz. Sonra da iletişimsizlik üzerine kitaplar, tezler, bir yığın fasa fiso. Yanlış olan şeyleri, hiç düşündünüz mü, neden hiç kendimizden bilmeyiz ki? Hep ortada soyut varlıklar vardır suçu işleyen, hata yapan. Onlardan bahsedilir ama onlar işaret edilmez, onlara dokunmaksa mümkün değildir, kimse çıkıp da “evet, ben de bunu yapıyorum” diyemez. Muhtemelen farkında değildir. Aynalar kirlenmiş, görünmez olmuşuz, ne zaman?
Benim içinse hayatımın geri kalanını nerede geçireceğimin önemi yok artık, Gerçi hiçbir zaman olmadı ya. O yüzden de şişeyi alırken bir an bile düşünmedim, kafasına vurmamsa anlık bir şeydi. Oldu, bitti işte. Ben dışarıdayken de buradakinden farklı yaşamıyordum ki, akıl hocalarım yine vardı. Her şeyi ama her şeyi bilir ama buna rağmen hayatı yüzlerine gözlerine bulaştırıp, bok etmekten geri duramazlardı. Sayacım duruyor olduğu yerde, yaşamımı izleyenler nerede? Nerede o meraklılar topluluğu? Nerede kendilerinden sıkılanlar?
Bazen O da kendine acırdı, öyle zamanlarda film yıldızları gibi, dudağımın kenarını kıvırıp, masadan kalkıp gidesim gelirdi. Arkamdan bakakalacak, “gitme” demeye bile cesaret edemeyecek, bense O’na çok güzel bir ders vermiş olacaktım. Bir kez olsun dönüp arkama bakmayacaktım. Ama içim içimi yiyecekti aslında dönmemek için. Sırf meraktan. Neden bunu hiç yapmadım acaba? Arkama dönmeden, son bir kez bakmadan gidemeyeceğimi, belki de ne olursa olsun yine de gidemeyeceğimi bildiğimden mi?
Bugün
Bugün çok kötü bir şey oldu, aslında gece oldu sanırım, bunu fark ettiğimden beri zamanı karıştırır oldum. Hala emin değilim ama sanırım bunların hiçbiri olmadı, yani yaşadığımız dokunduğumuzsa olmadı. Yani belki de dedikleri gibi gerçekte yaşananlar yalnızca beynimizin içindekiler, kendi kendimize yarattıklarımız. O zaman yani eğer öyleyse çok rahatlarım ama bir emin olabilsem! Burada da soruşturdum hemen, doktoruma sordum, “ben neden buradayım” diye. Hiç de benim hatırladıklarımı söylemedi. Onun söyledikleriyse benim bildiğim benden çok farklı. Ben onun anlattığı gibi biri olamam, O’nun söylediklerini yapmış olamam. Birden kahramandan figürana dönüşüyorum öyle olunca. Keşke bunu hatırlamamayı başarabilseydim, hadi hatırladım kendime saklayabilseydim ne diye o aptal adama sordum ki? Ben düşündüğüm gibi biri olmamışım hiç meğer. Tamamen tesadüfmüş her şey, şimdi beni buradan çıkarıp hapse tıkmaya değil, kendi deyimiyle sağaltmaya çalışıyorlarmış. Ben yalnızca tesadüf etmişim, O’nun hayatı bir gece benim yanımdan geçmiş, daha doğrusu geçememiş ya da ben O’nun yanından geçerken O gidiyormuş. Ben alıp evime getirmişim O'nu. Sonra buzdolabını boşaltıp çürümesin diye içine yerleştirmişim. Sonra da polisi arayıp dudağının kenarındaki gülümsemeyle ceketini alıp giden adamı anlatmışım. Bu kentin ne suçu var, suçlu bizleriz. Bu kent kimi yutmuş şimdiye kadar, kimin ekmeğini elinden almış, canına kastetmiş? Bu kent size tecavüz etti mi? Her şeyi soyutlaştırıyoruz işte, demiştim ya. Hiç birimiz yapmıyorsak bunları yapan kim? Bu kent mi, o kasaba mı, ya o zavallı köy? Ben buradan kaçacağım ama sonra nereye giderim? Ama sırf bu yüzden burada kalamam ya da iyileşmiş numarası yaparım. Zaten iyiyim ki, biraz hayal kırıklığına uğradım o kadar. Onu da kendi gördüklerimle nötrleştirebilirim, yerine koyarım anlatılanların. Bana gazete manşetlerini gösterdi, onlar nereden bilecek ki?
Yarın
Yarın olmayacak çünkü ben hep aynı günü yaşıyorum. Dün de yoktu zaten, dün de ben aynı şeyi yaşıyordum. Ben hepsini gönderdim artık hayatımdan. Tek başıma kaldım. Kendi içimde hep aynı günü yaşıyorum hepsi birbirinden farklı. Kimseyle konuşmama kararı aldım, kafamı karıştırıyorlar, sinirim bozuluyor. Yalnızca defterimle konuşuyorum, bir de kendimle. Hatta o bile sıkıcı geliyor, ben çok sıkıcıyım.
O’nun için benim ne hissettiğimin hiç önemi olmadı tabii ki… O yalnızca eğleniyordu, bir çeşit saplantıya düşmüştü, bense kim olduğunun önemi olmayan, bu hikayedeki tek sıfatı “kurban” olan edilgen bir kimliktim. Kimlik? Kimliğim olmadı ki. Ben farklı düşünmüştüm oysa. Başka şeyler, çok başka şeyler. Ben sevilmek istedim, sevmek istedim. Neden hiç izin vermediler, bilmiyorum. Kim olduğu önemli değildi, nasıl seviştiği, çirkin ya da güzel olması, bacakları, göğüsleri, dudakları. Bunların hiç önemi yoktu. Beni sevsin yeterdi. Bunun böyle olmadığını anlayınca gitmek istedim. Tek yaptığım buydu. Neden gelmişti o zaman? Ben öylece duruyor, kimseden bir şey beklemiyordum. Yalnızca duruyor, yaşıyordum. Şimdi elimde olan tek şey, kendi boktan hayatım bile yok.
Bunları da O’nun adına ben yazdım, hepimizi iyi biliriz ki ölüler konuşamaz. Bazı geceler rüyama gelip buna benzer şeyler söylüyor. Onları da ben söyletiyorum tabii. Konuşabilseydi belki bunları söylerdi diyorum. Bazı geceler daha kötü şeyler de söylüyor ama bu yazıların biri tarafından okunması ihtimalini göz önünde bulundurarak onları buraya yazmayı sakıncalı buluyorum. Aslında bu yazıları uzatmayı da saçma buluyorum. Ölene kadar aynı hikayeyi yazacak değilim, her ne kadar üç aşağı beş yukarı aynı hikayeleri yaşıyor olsak da.
Benden bu kadar…



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder