
KURAKLIK
Uzaktan bakıyorum ben de sizin gibi… Siz? Bakıyor musunuz? Bakmak ister misiniz? Neye mi? Tabii, haklısınız… Bakmak ister misiniz? Ne kadar anlatabilirim ki gördüklerimi? Görmek isteyenler göreceklerdir ama. En azından buna inanıyorum. Yoksa size inancım hiç kalmadı maalesef! Neyse konu bu değil. Konu? Çok sağlıklı bir beyin değil benimki. Anlatacaklarıma inanmayabilirsiniz, inanmazsanız inanmayın! İnanmıyorsanız okumayın. Ama işaret ettiklerimi anlamaya çalışın en azından. O bilince sahip olanlarınız tabii. Kaç tanesiniz ki?
1
Bir el mesela, bir el görüyorum. Kim bilir ne zamandır cansız yatan bedenin son hareketinde donup kalmış bir el. Dua eder gibi açmış avuçlarını ama muhtemelen, ettiği dua her neyse bitirmeye vakti olmamış. Sonra “etrafına bakayım” diyorum cesedin. Çorak bir araziden başka bir şey yok ki, neye bakayım? Etrafı dolaşmalı biraz, belki anlamlandırabilirim bu durumu. İyi de benim ne işim var burada? Siz de sordunuz mu bu soruyu? Tabii ya, ne işim var, nereden geldim, acaba geldiğim yerde bir işim var mıydı? Oradayken de aynı soruyu defalarca sormamış mıydım kendime? Öyleyse ne fark eder, burada en azından çözülmeyi bekleyen bir “olay” var. Şu kendimle savaşı bırakıp davaya dönsem diyorum. Siz de öyle düşünüyorsunuzdur herhalde. Gerçi sizin ne düşündüğünüzün çok da önemi yok ya! Niye kızıyorsunuz, benim ne düşündüğümün sizin için önemi var mı sanki? Neyse sizinle de kavga etmeyeceğim. Çok yürüdüm, çok. Suyu kurumuş dere yatakları, çevir çevir su akıtmayan musluklar, koca koca, bomboş, dibi görünmeyen araziler, ilk gördüğüme benzer cesetler. Hayat belirtisi hariç her şeyi gördüm. Buradan kıyamet geçmiş olmalı… diyordum ki, işte yaşıyorlar, demek hepsi ölmemiş henüz. Bir kahveye girip oturdum, kahve dediysem eskiden öyleymiş demek istedim. Şimdi tabii içecek bir şey yok sayılır. Ama nostalji işte ya da yeniden o günleri yaşatma arzusu mudur nedir, herkes toplanmış, boş bardakları içiyorlar. Kimi kandırıyorlarsa gülüp eğleniyorlar. Susuzluk, susuzluk, anladınız mı? Sonunda kendi kendilerini bitirmeyi başarmışlar bunlar. Ben de ayakta durup alkışlayıverdim hepsini. Dalga geçip “oh” landığımı fark etmiş olmalılar ki beni kovalamaya başladılar. Tabii onların gücü mü kalmış sanki, ilk dönemeçte nefes nefese arkamdan bakakaldılar. Ben de yürü yürü bir eve geldim. Kadın yatakta halsiz yatıyor. Adamsa kanepede. Kavga etmeye güçleri olsa birbirlerini yiyecekler kesin. Azcık feri kalmış gözlerinde okuyabildiğim tek şey bu. Oysaki fotoğraflara bakıyorum, ne kadar da mutlularmış… Tabii kuraklıktan önce. E ne bekliyordunuz ki, işte bu kadar benciliz, olumsuzluklar en büyük denilen aşkları da bitiriyor. Daha durun bakalım, nasıl imtihanlardan geçecekler kim bilir? Ben bu gece bu evde kalacağım, nasıl olsa görmüyorlar beni. İstediğim yere uzanır yatarım, “dur biraz televizyonu açayım” dedim ama önce. Yine kötü cümle ama düzeltmeye gerek bile duymuyorum, ben kötü cümlelerimle varım, isteyen istediğini düşünsün. Bak sen! Yarın hep beraber yağmur duasına çıkacaklarmış. Emin olun ertesi gün yağmur yağar! Çaresizlik insanı nelere inandırıyor! Çıksınlar bakalım, belki biri duyar da… Ha ha ha!
2
Öyle komiklerdi ki görmeliydiniz! Mahşeri bir kalabalık... Havaya açılmış on binlerce el… Ve on binlerce ağızdan çıkan anlaşılmaz mırıltılar… Bu yağmur duası dedikleri şey öyle bir ayine dönüştü ki, kendini fazla kaptırıp bayılanlar bile oldu. Kendini fazla kaptırmayanların bir kısmıysa oluşan izdihamda, neredeyse çıkmak için can atan son nefeslerini vereceklerdi. Böyle bir birlikteliği yağmursuzluktan önce oluşturup başka olumsuzlukları gidermek adına toplayamazsınız. Çünkü öyle dönemlerde keyfi yerinde olanlar, keyfi yerinde olmayanlar için kıllarını bile kıpırdatma gereği duymazlar. Aslında farkında bile değillerdir alt tabakanın. Ya da üç maymunu oynamak her zaman işlerine gelir. Her neyse o gün orada olanların –ki orada olmayanlar güçleri olmadığı için gelemeyenlerden ibaretti- bir kısmı son enerjilerini o ayinimsi toplu dua için kullandıklarından saatler süren eylemin ardından bitap düşüp oldukları yerde kaldılar. O koca dünyaları yüzyıllar öncesinden kalma bir antik kentin harabeleri misali insan cesetleriyle doldu. Ya da ölüme yürüyen bedenlerle. Tüm bunların dışında olmak, sizin dışınızdakilerin acılarını gülümsemeyle izlemek bencillik olabilir ama benim yaptığım buydu.
Öyle ya da böyle dünyaya gelme nedenimiz ölüme hazırlanmak değil mi? Öyleyse nasıl olduğunun ne önemi kalıyor? Dolayısıyla çok da üzülecek bir şey yok galiba. Bir de dediğim gibi, siz dışındaysanız pek de fark etmiyorsunuz durumun vehametini galiba. “Ayrıca benim burada bulunuşum tesadüf değil, bir misyonum var, tabii ki izleyip aktaracağım, başka ne yapabilirim ki zaten?” deyip vicdanımı rahatlatarak yine o eve gittim. Nedense kendi evim gibi benimsemiştim. Belki de gerçekte asla kendime ait bir evimin olmayışından rahatça kullanabildiğim ilk evi kendi evim saydım. Saatlerce boş boş dolanıp onları izledikten sonra yorulup bir koltukta uyuyakalmışım.
Büyük bir gürültüyle uyandım. Gök öyle gürlüyordu ki, itiraf etmeli, korkudan anne kucağı aradım. Ve birkaç gün önce küçümsediğim ayini düşününce şaşkınlık mı desem utanç mı, bilemiyorum, karmakarışık bir hissiyata kapıldım. Uzun sürmedi ama şaşkınlığım, bu büyük olayı kaçıramazdım. Hemen balkona çıktım. Onlar da tabii. Tükenmek üzere olan tüm güçlerini kullanıp birbirlerine destek olarak yanıma gelip gökyüzüne umutla bakmaya başladılar. Çok nazlıydı yağmur, geleceği haberiyle ortalığı inletiyor, kenti neredeyse gözleri kör edecek derece ışığa boğuyor ama gelmiyordu bir türlü. Sokaklarda, pencerelerde, balkonlarda bekleyenlerin bir kısmı umudu kesip, bunun tanrı ya da tabiat ya da başka bir şey tarafından kendilerine oynanan bir oyun olduğunu düşünerek pineklemeye kaldıkları yerden devam ettiler. Ben bir zafer kazanmıştım bu durumda. Küçümsemekte haklıydım demek ki. Duayla, olmayacak bir şeyi oldurabileceklerini mi sanıyordular? Ama az sonra kendime çok da güvenmemem gerektiğini anladım. Belki nazlandı ama öyle bir sürpriz yaptı ki gökyüzü, “tüm o gergin bekleyişin bir anlamı varmış” dedirtti. Gördüğüm en azgın yağmurdan –ve eminim sizin de gördüğünüz en azgın yağmurdan- daha da azgın bir yağış söz konusuydu. Hayır, su değildi göğün hediyesi. Yaşayan milyarlarca insanın uğruna birbirini öldürdüğü, hemen herkesin hayal listesinde bir numaraya koyarak sorunların çözümünde birincil derecede önem taşıdığına inandığı, yaşayanların dünyasının en büyük gücü… Çözdünüz mü bilmeceyi? Evet, paraydı yağan. Bitmeksizin yağan hem de. Dakikalarca, saatlerce ve şimdilik kimse bilmiyordu ama günlerce hatta haftalarca devam edecek olan para yağmuru. Kim böyle bir yağmur altında ıslanmak istemez ki? O kılını kıpırdatmaktan aciz olan sakinler birbirlerini ezercesine toplamaya başladılar önce. Sonra bitmediğini görünce bıraktılar yarına kalsın. Ülkenin bitki örtüsü yine yemyeşil olmuştu ama bu yeşillik soluk alıp vermiyor, soluk alıp verilmesine olanak sağlıyordu. Gerisi kimin umurundaydı ki?
2
Bu yeni bitki örtüsü öyle bir şeydi ki, ölmek üzere olan koca dünyalarını bir anda canlandırdı. Önce yüzler gülmeye başladı, tekrar sarıldılar sonra birbirlerine. Su bulmak zor muydu o noktadan sonra? Ne kadar isterlerse veriyordun, öbür dünyalar da derdine derman oluyordu. Sadece su mu alındı? Hayır, tabii ki, bereketsiz topraklarında yetişmeyen her şeyi satın aldılar. Herkes öyle zengin, öyle mutluydu ki, hepsi birbirlerini sevdiklerini zannediyorlardı. Kim demiş para her şeyin çözümü değildir diye? Çözmüştü işte, kırık kalpleri bile onarmıştı… Ya da öyle görünüyordu! Kimse yağmurun bitebileceğini aklına bile getirmiyordu. O kadar içten açmışlardı ki avuçlarını, ödülleri de böyle büyük olmuştu işte. Acaba bir gün sıkılırlar mıydı? Yani her şeyi satın alıp bitirince, artık elde edebilecekleri bir şey kalmayınca? Bunu düşünenler yok değildi ama onlar da “aman sen de keyfini çıkar” deyip kendilerine, atıyorlardı bu felaket senaryolarını akıllarından. Çıkıp dünyanın tepesine, baksanız, o ülkeden gelen ışıltıyı görürdünüz, öyle gerçeküstü bir mutluluk işte. Peki, yağmurun hiç kötü yanı yok muydu derseniz, henüz farkında oldukları tek kötü yanı evlerini para basmasıydı! İkinci katlara kadar çıkmıştı. Tabii o mutluluğu yaşayamayıp hayata veda edenler oldu ama yaslar bile kısa sürüyordu artık. Ve “kalan sağlar bizim olsun” deyip bir depo yapmaya karar verdiler. Merkezden uzak bir yerde hızla inşa edildi. İşte ilk anlaşmazlıklar da bu esnada başladı ve bir gün yağmurun dineceğinden endişe edenler baş kaldırdılar. Ve arkalarından “bak bunu hiç düşünmemiştim” diyenler tabii ki. O zaman yığılan para hakça dağıtılacak mıydı bakalım? Kime güveneceklerdi, kim garanti verebilirdi? Ne yapmalı, ne yapmalı? Galiba kasalar, yok, olmaz, kasaya sığacak miktar mı bu? En iyisi odalar ya da odacıklar. Mesela bir gün herkes topladığı kadar parayı toplasın, neresine sokacaksa, sonra o odacıklara doldursun, anahtarı da kendisinde olsun. Olmaz mı? Tabii para toplama yarışında görmeli bunları! Olmayan hayatımın en eğlenceli anlarıydı… Anlatılmaz yaşanır derler ya, tahmin edersiniz öyle bir şey… Belki de hak vermek lazım, bilmem ki. Ne hale gelmişiz ya da hep bu haldeymişiz, hep bu halde olmak zorunda bırakılmışız. Bırakılmışız derken bırakanlar kimler? Onlar da bizden aslında. Öyleyse hak ediyoruz belki de. “Biz” olduk bu arada, o da nereden çıktı ki? Her neyse herkes toplayabildiğini topladı, odacıklara hapsedildi paracıklar! Şimdi herkes huzurluydu, hem belki yağmur arada azalsa da dinmeyecekti, kim bilir?
3
Bir ay bilemediniz iki ay sürdü yağmur. Belki de üç, zaman kavramım yok benim, yıllar önce yitirdiğimden çok sağlıklı bir şey söyleyemeyeceğim. Çok da önemli değil ya aslında. Bir yıl sürse ne fark eder? Sonuçta az çok aynı şeyler yaşanırdı. Sonuç itibarıyla hem maddi hem de manevi yaralar sarıldı hatta yağmur biraz daha sürseydi bu defa başka yaralar açılacak gibiydi. Her işte bir hayır mı vardır? Vardır diyerek devam edelim. Güneşin batmaya yüz tuttuğu saatlerden birinde yağmur çiseler gibi yağmaya başladı önce. İlk başlarda kimse garipsemedi bu durumu. Ama bir süre sonra tek tük gelen paralar zamanla tamamen bitti. Yine de üzülmediler, telaşlanmadılar. Yarın ya da belki yarına kalmadan tekrar başlayabilirdi… miydi? Bunu yarınlar gösterecekti ama şimdilik her şey yolunda gibi görünüyordu. Öyle ya, hangisi o kadar çok para yığabilmişti daha önce? Hangisinin para dolu odaları olmuştu? Hangisinin evini para basmıştı kat kat? Harcanmakla biter miydi o kadar para? Hem sonra o paralarla satın aldıkları onca tohum, meyve veren onca ağaç… Ölmelerine, kendilerini yine terk etmelerine izin verirler miydi hiç? İşin aslı bunları düşünüyor olmaları bile yine yaklaşan sonu görüyor olduklarına işaretti. Ben her zamanki gibi haince gülüyordum uzaktan hallerine. Evlerine misafir olduğum, şimdilerde ikinci balayılarını yaşayan çift bile konuşmaya başlamıştı bunları. Oysaki yağmur sürerken daha çok başka ‘şey’ler yapıyorlardı.
4
Ben diyeyim bir yıl, siz deyin iki yıllık süre zarfında ne yağmur tekrar yağdı ne de alınması gereken önlemler gereğince alındı. İnsanlık unutkan, geçmiş geçmişte kalıyor. Kuraklıkta ölenlerin toplu mezarlarını ziyaret etmeyeli kimbilir ne kadar olmuştu. Bu da geçmişi hatırlamalarını engelliyordu. Ama gelecek muhtemelen tekrar hatırlatacaktı olanları. Odalar boşalmaya, ağaçlar meyve vermemeye başlamıştı bile. Benim sevişken çiftim vazgeçmişti üreme sevdasından. Ertesi gün saydamsa, görünmüyorsa nereye emanet ederlerdi ki soylarının devamını? Bundan sonra onları da diğerlerini de yaşatan tek bir şey kalmıştı geriye: umut… Yarın belki yine bir mucize olur da yağmur yağardı. Hatta daha fazla vakit kaybetmeden tekrar yağmur duasına çıkmaları gerekiyordu belki. Ve yine eller göğe açıldı umutla. Ve sonraki gün, ondan sonraki gün, aylarca devam etti yakarış. Ama bırakın yağmur bulutlarını göğün rengi bile değişmiyordu. Ne güneş ne ay uğramaz olmuştu artık bu dünyaya. Renkler de terk etti sonra onları, her şey saydamdı tıpkı yarınları gibi. Sonra kaçınılmaz olarak nefret geri geldi. Önce marketler yağmalandı, daha fazla parası olanlar öldürülmeye başlandı bir bir. Alana da hayrı olmayacak paraları yüzünden. Ne gariptir ki, yaşananlar hiç ders vermemişti bu dünyanın sözde insanlarına. Belki de sevginin gerçekte hiç olmayışındandı. Her şeyin olması gerektiği gibi olmasındandı. Sevmeli, merhamet etmeli, aşık olmalı… hep -malı, hep -meli… Yoksa insan bir anda vazgeçer mi sahip olduklarından? Eşyadan geçemeyen bu sözde kalpler çocuklarından, eşlerinden, dostlarından vazgeçebiliyordu üç gün daha fazla yaşayabilmek uğruna. Yoksa tek gerçek güdü yaşama güdüsü müydü? Sadece ‘kendi’ varlığının devamı mıydı esas olan? Gün gün eksiliyorlardı böylece. Ama artık kimsenin umurunda değildi olanlarla ölenler. Bense dolaştım durdum etraflarında. Birbirlerini öldürmelerini, ölenleri boş bir çuval gibi çukurlara atışlarını, evlerindeki eşyayı başka dünyalara satarken dolan gözlerini izledim. Ve dünyadan erken vazgeçmenin ne kadar yerinde bir karar olduğunu bir kez daha anladım. Benim gibi düşünenler yok muydu içlerinde? Vardı tabii ama birbirlerine ne kadar yakınlarsa o kadar uzaklardı. Bir yalnızlık lafıdır, tutturmuş gidiyorlardı. Oysa ellerini göğe değil birbirlerine uzatsalar tüm bunlar olmayacaktı belki. O da demek ki bize biçilen rollerin arasında değildi bu hayatta. Bizler demek ki, tek başımıza yaşayıp öyle ölmeye mahkum sınıftaydık. Arada yanılsamalar yaşıyor olsak da bizler için hayatta tek gerçeğin doğmuş olmak ve sonrasında ölüme gitmek olduğunu en başından biliyorduk. Hayatlarımıza ortak ettiklerimizse umutlarımızın ete kemiğe bürünmüş halleriydi. Bizler için çok sürmezdi ya, onlar çekip giderlerdi sıkılınca. Bizde kalırdı yaşananlar. Kazanır mıydık yoksa hep kaybetmiş miydik, bilinmez, bilinse de fark etmez. Bilmek hiçbir şeyi değiştirmez. Gerçek ya da rüya yaşananlar ortadadır. Uzun lafın kısası bana benzeyenler olacakları diğerlerinden çok önce fark etmişlerdi. Ve o günleri sabırla karşılayabilecek güce sahip olmadıklarını biliyorlardı. Aslında diğerlerinden çok daha fazlaydı onların güçleri. İnsan yenilgilerle dolu bir hayatı tüketmişse güçlü olmaktan başka şansı var mıdır ki? Ama yetmiyordu işte, gitmekti aslolan. “Kalanlar sizin olsun” diyebilmek. Yapabilecekleri son iyilik buydu diğerlerine ve onlar da öyle yaptılar, birer birer gittiler. Kalanlarsa onların odalarına koştular yağmalamak için. Ama boşluktan başka bir şey yoktu o odalarda. Arkalarından sevgi sözcükleri mırıldanılmadı, küfürler savruldu başkaları tarafından verilen hayatları yine başkaları tarafından kısa süre sonra alınacak diğerlerinin dudaklarından.
Hiç söylenmemiş, düşünülmemiş bir şey değil bu; insanlık kendi kıyametine koşuyor. Yavaş yavaş öldürüyor dokunulan dokunulmayan tüm güzel şeyleri. Şimdi sarı topraklarında çürümüş cesetlerin yattığı bu dünya kimseye “hmm” dedirtmeyecek belki ama kaçınılmaz şekilde nasıl kendi sonumuza büyük adımlarla gittiğimizi gösterecek görmek isteyenlere. En azından elimizde kalan son umut bu.




