Şimdi sen varsın, bir de ben. Terk edip gitmeyeceğim seni... Yalnızlığımı gürültüsüyle derinleştiren şehir… Sen bağırdıkça ben susup küçüleceğim. İçinde bir nokta mıyım diğerleri gibi? Sana ne söylenebilir ki şimdiye kadar söylenmişlerden farklı? O halde susup izlemeli seni, dışarı çıkmadan, kalabalığına karışmadan ama orada olduğunu, adımımı atsam sıkışıp kaldığım dört duvarımdan, beni soğuk bir “merhaba”yla içine alacağını, belki de yutup yok edeceğini bilerek.
23 Temmuz 2008 Çarşamba
20 Temmuz 2008 Pazar
5 Temmuz 2008 Cumartesi
NE TESADÜF!

Yaşamak öyle ağır bir yük ki kimi zaman. Kimi zaman? Sabah uyanmak mı gece uykuya dalmak mı daha zor, bilmiyorum. Söylenenleri yapmaktan başka bir şey gelmezken elimden, söylenenleri duymak istememek de ayrı bir yerden sıkıştırıyor kalbimi. Yine de başka türlüsü mümkün olmuyor. Düşünmeden ne denirse yapmak. Öylesine tembellikle meşgul olasım var ki oysa. Orada da başka bir çelişki yok değil. Fiziksel anlamda eylemsiz olmak düşünceleri uzaklaştırmıyor ki! O halde çalışmalı, yorulmalı, bir an boş kalmamalı ki, yakamdan düşsün delilik. Niye hepsi, her biri bu kadar zor, birini seçmek ve onunla mutlu olmak neden mümkün olamıyor? Bu kelime artık nefes aldırmıyor bana. “Neden”i hayatımdan çıkarmalıyım… dım çok önceleri. Bana “geçmiş olsun” demeli. Hayat boyu bin türlü “ben”le savaşacağım. Yapacak bir şey yok.
BİR KARINCA OLMAK?

Bazen kendimi bir hayvanın yerine koyuyorum. Çabucak ölürdüm bir karınca olsaydım. İnsanların şekerlerinin, ekmeklerinin içine girip, tezgahlarında dolaşır, bir yerlerini ısırıp kaşındırırdım onları. Büyük ihtimalle kısa süre sonra ya biri üstüme basardı ya da beni öldürmek için muhtelif yerlere koydukları ilaçların tadına bakardım! Bir karınca gibi yaşayacağım, biri beni öldürmeli. Tuz döktüklerinde diğer karıncalardan da uzak, güvenli yuvama kaçacağım. Bütün kış çıkmayacağım ortaya, kimse göremeyecek beni. Karanlıkta sessizliği dinleyeceğim, gözlerim hep kapalı olacak, kapakları açık olsa da…
HAYALLER VE KIRIKLARI

Hiçbirimiz aslında gerçekten büyümeyiz ki hayal kurmaktan vazgeçelim. Ya da büyümek istemeyiz. Çocukken otuz yaşına gelmek hatta yirmili yaşlarda olmak çok garip ve büyük bir şeymiş gibi gelirdi bana. Sanki asla ulaşamayacağım yaşlardı onlar. Ya da o yaşlara geldiğimde çok farklı hissedeceğimi zannederdim. Ama anlamadan, belki zaman zaman yaşadığımı bile fark etmeden geldim o yaşlara. Ve hiç de farklı hissetmiyorum. Mesela otuz yaşın ağırlığı yok bende. Şimdi neredeyse emin gibiyim, yetmiş yaşına geldiğimde de –gelirsem eğer- bu böyle olacak. Asla büyümeyeceğim. Zaten o ağırlığı hissetmek de istemem. “Evet, artık kırk yaşındasın ve kırk yaşın kuralları vardır” gibi bir cümle kurulabilir mi? Ya da o cümle kurulmasa da beklentiler o yönde olabilir mi?
Bir de kapalı kapılar ardında yapılan genç kız sohbetlerini hatırlıyorum çocukluğumdan. İçeriklerine yaşım tutmadığı için dahil edilmediğim sohbetleri… Ne kadar da merak ederdim o “çok gizli” sohbetleri. Oysa onlarda da değişik ya da merak edilecek bir şey yokmuş aslında. Çok sabırlı bir çocuktum ben sanırım. Fazla sabırlı. Yetişkinlerin yaptığı her şeyi yapmaya hak kazanacağım o yaşları hep merakla bekledim. Belki de başka şansım yoktu zaten. Fakat ne yazık ki, yetişkinlerin yapma hakkı olduğunu düşündüğüm o birçok ya da her şeyin, aslında çok da yapmaya değer, zevk veren şeyler olmadığını çok erken anladım. Hedefsiz, amaçsız geçen onca yıla şimdi anlam yüklemeye çalışıyorum. Çok gizli bir amacım var. Belki de gizem katmaya değmeyecek sıradan bir amaç. Öyle bile olsa bunu kimseyle paylaşmak istemiyorum. Belki sonra… çok sonra…
?
Bir çeşit kanserim ben. Durup durup belli etmeden yayılan, sinsi, yaşarken öldüren, çirkin bir hastalığım. Kendiminki yetmezmiş gibi dokunduğum başka hayatları da mahvediyorum. Ölüyüm ben aslında, onları da öldürüp yalnızlığıma ortak arıyorum. Belki de o yüzden kaçmak en iyisi. Daha fazla acıtmak istemiyorum. Konuşmamayı becerebilsem ne güzel olurdu. Ya da sıradan şeyler konuşmayı başarabilsem. Anlatmasam kendimi ne olur sanki? Ya şu öfke nöbetlerine ne demeli? O anlardan birinde şu, aslında var olmayan hayatı sonlandırmayı neden bir türlü beceremedim, anlamıyorum.