
Gece… Pencere açık, yatağımdayım. Karanlık odada göremediğim tavana bakarak uyumayı ümit ediyorum. Ben dönüp dururken ya da ölü gibi anlamsız bir bekleyiş ve kıvranış içindeyken uyuyan ve belki de güzel rüyalar gören milyonlarca insanı düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Konuşamıyorum artık, hatta ağlayamıyorum bile. Eskisi gibi mutsuz olmak, tepki gösterebilmek isterdim. Keşke kızabilseydim, heyecanlanabilseydim, hissedebilseydim hayatı keşke. İğrenç bir sinir hali var sadece. Çok şey söylemek istediğim halde hiçbir şey söyleyememem mi sebep buna acaba? Ama o “çok şeyler” in ne olduğunu da bilmiyorum ki!
Onu ben çağırdım. Çok ses çıkarması, belki de en azından hırlaması gerekirken tamamen gürültüsüzce pencereden içeri girerek üzerime atladı. Pençelerini boğazıma geçirdi, vücudumda baştan aşağı kandan izler oluşturarak geldiği gibi sessizce gidiverdi aniden. Hiç karşı koymadım, hatta sanırım acı bile çekmedim. Yüzümde aptal bir gülümsemeyle, kıpkırmızı kalakaldım. Ne düşünüyorum, bilmiyorum. Belki de beklediğim an gelmişti, ölüyordum. Ya da öyle olmasa bile biri bana hak ettiğim zararı vermişti sonunda ve ben şımarıklığımın cezasını çekmekten memnundum. Kısa süre sonra geri geldi, bu defa döşemeden çıktı tüylü elleri. Kollarımdan tutup aşağıya doğru çekmeye başladı, katları delip geçtik birer birer ve o katlardaki hayatlar geçti gözümün önünden. Televizyon izleyen, uyuyan, ağlayan, kavga eden hayatlar… Ve yeraltı yaratıklarına “merhaba” diyorum sessizce. Bir sedyede tepkisizce yatıp parçalanışıma tanık oluyorum. "Öyle parçalayın ki benden bir şey kalmasın geriye" diyorum yine sessizce. Onlar da öyle yapıyorlar zaten. Sonunda kalan parçaları bir kenara atıveriyorlar böceklere yem olsun diye. Ölmüyorum, çünkü zaten yokum…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder