Dünyanın bir sırrı var benim bilmediğim. Sanki herkes biliyor da bir ben bilmiyorum. O yüzden hep öğrenci pozisyonundayım belki de. Ama neden bu kadar acımasız öğretmenlerim? Öğüt almaktan öyle sıkıldım ki! Bazen “madem bu kadar biliyorsunuz her şeyi de niye boktan hayatlar yaşıyorsunuz” diye bağırasım geliyor.
22 Mayıs 2008 Perşembe
UNUTMAK

Okuduğum, izlediğim hatta yaşadığım her şey hiç olmamışlar gibi boşlukta kaybolup gidiyor. Neden bilmem, bazen okuduklarından feyz alan ya da en azından unutmayan insanlara imreniyorum. Dediğim gibi neden bilmem. Yani her şeyi hatırlayıp da ne yapacağım ki, iki sohbet arası kullanım için mi biriktiriyoruz öğrendiklerimizi? Ama aynı kitabı hiç okumamış gibi en baştan okumak ya da aynı filmi ilk defa izliyormuş gibi heyecanla izlemek bazen sinirimi bozuyor yine de. Ya da dün öğle yemeğimi kimle ya da kimlerle yediğimi hatırlamamak gibi ufak tefek gündelik ayrıntılar. Bazen tüm bunlar gereksiz bir şekilde kendimi iyice küçücük hissetmeme neden oluyor. Hem hiçbir şey bilmemek istiyorum hem de bildiklerimi hatırlamak. Buradan bir yere varamayacağım kesin tabii. Bazen sebep arıyorum, yaşlanıyor olmak fikri gelip takılıyor aklıma. Ya da daha da kötüsü (ne kadar kötü, kötü mü emin değilim) üstünkörü yaşadığımı düşünüyorum. O an gelip geçiyor her şey, iz bırakmıyor sanki. Ama neye göre seçiliyor iz bırakanlar o zaman? Şu ufacık benliğimi bile çözmekten çok çok uzak olmak canımı sıkıyor böyle düşününce. Ne işe yararım ki o zaman? Aslında bunlar da yalnızlığa götürüyor beni sanırım. Bırak başkalarını kendini tanıyamıyorsan çevrende yüz kişi olsa ne olur? Ya da hatıra biriktirmeyi bile başarmaktan acizsen? Yeni bir oyuna kendimi kaptırıp bunları düşünmeyi de unutmaktan başka şansım yok gibi.
YOLUN SONU
Yollar, yolculuklar hiç bitmesin isterdim bir zamanlar… Belki de gideceğim yere gitmek istemeyişimdendi. Başımı kirli otobüs camına yaslayıp yolu izleyerek hayaller kurmak ya da hiçbir şey düşünmeksizin büyülenmiş gibi yolu izlemek iyi gelirdi. Her nedense fark etmez ama yolum hep biter ve otobüsten inmek zorunda kalırdım. Hayata benzetirdim o yolculukları. O otobüsten ibaretti hayat denen şey bir bakıma. Yolcular biner, bir süre oturur, sonra inmek zorundadır. Ama otobüs yoluna devam eder. İçinde kimin ya da kimlerin olduğunun pek de önemi yoktur. Şimdi işte hiç inmeyeceğim bir otobüse binmiş gibiyim. Burada zaman diye bir şey olmadığı için kaç saat, gün ya da haftadır gidiyoruz bilmiyorum ama sonsuz bir yolculukta gibi hissediyorum kendimi. Ve eminim etrafımdaki herkes buna benzer bir şey hissediyor. Yine başım cama dayalı ama ne etrafta izlenecek bir “şey”ler var ne de aklımda kurmak isteyeceğim hayaller. Yol diyebileceğim o saydam “şey”de bizden başka hiçbir şey yok. Manzaraysa otobüsün camındaki izlerden ibaret. Etrafta garip bir şeffaflık. Sonra otobüsün aynasına takılıyor gözüm. İçinde bulunduğum otobüsün, bir şişenin içinde olduğunu fark ediyorum şaşkınlıkla. Henüz ağız kısmındayız, yolun başındayız yani. Etrafıma bakıyorum şaşkınlıkla, yine bütün yüzlerde o beni artık sıkmaya başlayan huzur. Düşünmemek için cama çeviriyorum başımı. O gözlerle göz göze (!) geliyorum, beyaz gözlerle. Konuşmadan “göreve hazırlanıyorlar, sen de hazırlansan iyi olur” diyor. Sonrası sonsuz bir uyku gibi. İçgüdüsel bir şekilde uyandığımda şişenin sonuna geldiğimizi görüyorum aynadan. Herkes büyük bir heyecanla o “an”ı bekliyor. Hızla ilerliyor ve şişenin dibine çarpıyoruz. Ve bir dağ yolundayız şimdi. Çarptığımız otobüs paramparçayken bizimkinde hiç hasar yok. O otobüse ilerleyip camlardan sarkan, koltukların arasına sıkışan cesetleri toplamaya başlıyoruz. Bir yığın oluşturup etraftan toplanan çalı çırpının yardımıyla tarafımızdan yakılıyorlar. Ve biz, bir görevi daha sonlandırmanın mutluluğuyla otobüsümüze geri dönüp “ev”imize doğru yola çıkıyoruz.
DÜŞ?

Gece… Pencere açık, yatağımdayım. Karanlık odada göremediğim tavana bakarak uyumayı ümit ediyorum. Ben dönüp dururken ya da ölü gibi anlamsız bir bekleyiş ve kıvranış içindeyken uyuyan ve belki de güzel rüyalar gören milyonlarca insanı düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Konuşamıyorum artık, hatta ağlayamıyorum bile. Eskisi gibi mutsuz olmak, tepki gösterebilmek isterdim. Keşke kızabilseydim, heyecanlanabilseydim, hissedebilseydim hayatı keşke. İğrenç bir sinir hali var sadece. Çok şey söylemek istediğim halde hiçbir şey söyleyememem mi sebep buna acaba? Ama o “çok şeyler” in ne olduğunu da bilmiyorum ki!
Onu ben çağırdım. Çok ses çıkarması, belki de en azından hırlaması gerekirken tamamen gürültüsüzce pencereden içeri girerek üzerime atladı. Pençelerini boğazıma geçirdi, vücudumda baştan aşağı kandan izler oluşturarak geldiği gibi sessizce gidiverdi aniden. Hiç karşı koymadım, hatta sanırım acı bile çekmedim. Yüzümde aptal bir gülümsemeyle, kıpkırmızı kalakaldım. Ne düşünüyorum, bilmiyorum. Belki de beklediğim an gelmişti, ölüyordum. Ya da öyle olmasa bile biri bana hak ettiğim zararı vermişti sonunda ve ben şımarıklığımın cezasını çekmekten memnundum. Kısa süre sonra geri geldi, bu defa döşemeden çıktı tüylü elleri. Kollarımdan tutup aşağıya doğru çekmeye başladı, katları delip geçtik birer birer ve o katlardaki hayatlar geçti gözümün önünden. Televizyon izleyen, uyuyan, ağlayan, kavga eden hayatlar… Ve yeraltı yaratıklarına “merhaba” diyorum sessizce. Bir sedyede tepkisizce yatıp parçalanışıma tanık oluyorum. "Öyle parçalayın ki benden bir şey kalmasın geriye" diyorum yine sessizce. Onlar da öyle yapıyorlar zaten. Sonunda kalan parçaları bir kenara atıveriyorlar böceklere yem olsun diye. Ölmüyorum, çünkü zaten yokum…
SARHOŞKEN ÖLMEK GEREK...

Sarhoşluğu seviyorum. Her şeyi o kadar derin hissediyorsun ki! Yaşamın tüm sırlarını çözmüş gibi. Öleceksem yakın zamanda –ki sanmıyorum- sarhoşken, bir şeyleri bildiğimi sandığım o anlardan birinde ölmek isterim. Ancak o zaman benden geriye bir gülümseme kalabilir. Başka türlüsünü düşünmek bile istemiyorum. Korkuyorum belki de. Ölümü ayıkken cesaretle karşılayabilecek kadar güçlü olmayabilir miyim?