11 Şubat 2008 Pazartesi

ARIZONA DREAM-ARIZONA RÜYASI

Amerika: Bir keşiften başka bir şey değil

Hayal kurduğumuzun, onları asla gerçekleştiremeyecek olduğumuzun bile farkında değildik bizler. Belki bunu düşünmekten bile korkmamızdı sebep. El yordamıyla birbirimize sarılmaya çalışıyor ama bunu bile beceremiyorduk. Çölde açmaya çalışan çiçekler kadar çaresiz, susuzdu hayallerimiz. Ve hepsi birer birer soldu biz farkına varamadan. Farkına varmayı bile düşünemeden…

Bir senaryo yazmak…

Bir filmin senaryosunu yazarken iki seçeneğiniz vardır: Karakterler orijininden bir hikaye anlatmak ya da hikayenin karakterleri belirlemesine izin vermek. Bu noktada seçim senariste kalmıştır tabii ama dikkat ederseniz karakterleri sağlam çizilmiş senaryolarda hikaye zayıf veya sıradan bile olsa film sizi alıp götürür. Tabii kendini de zirveye taşır. Tıpkı Arizona Dream’de olduğu gibi. Milos Forman 1988 yılında, Emir Kusturica’yı Columbia Üniversitesi’nde ders vermek üzere Amerika’ya çağırdığında, vesile olduğu şeyin böyle sağlam bir senaryo (ve dolayısıyla film) olacağını tahmin eder miydi acaba? Kusturica, öğrencilerinden David Atkins’in 1991’de kendisine verdiği senaryoyu başarılı bir şekilde değerlendirince kişisel tarihinin ötesinde sinema tarihinin de unutulmazları arasında yer alacak bir filme imza atmış oldu. Ancak ülkesi kanlı bir savaşın içindeyken kendisinin Amerika’da olması nedeniyle eleştirilmekten kurtulamadı. Ayrıca 1993 yapımı filmin, döneminde Avrupa’yı kasıp kavururken Amerika’da gösterime bile girmediğini de not düşelim.

Tüm filmlerinde Balkan ruhunu bir şekilde hissettiren Emir Kusturica, Arizona Dream’i çekerken çok da evinden uzakta var olmaya çalışan yalnız bir “gurbetçi” konumunda değildi aslında. İzleyiciyi, karakterlerin rüyasına ortak eden senaryoyla görselliğin kaynaşmasını sağlayan görüntü yönetmeni Vilco Filac ve tüm bunları müziğiyle ifade eden Goran Bregovic de yanındaydı.

Arizona Dream, meşhur Amerikan rüyasının sadece ve sadece bir “rüya”dan ibaret olduğuna dair bir film. Bir kısım “Amerikalı”nın rüyalarının, dünyanın diğer ülkelerindeki bir sürü insanın kabusu olduğunu düşününce “bırakın, rüya olarak kalsın zaten” diye geçiriyor insan aklından ister istemez. “Annemin dediği gibi Amerika bir keşiften başka bir şey değildi ve gerçekten uzak bir rüya”. Ailesini kaybettikten sonra New York’a yerleşip, balık sayarak mutlu günler yaşarken, amcasının evlilik törenine katılmak üzere zorla Arizona’ya getirilen bu cümlenin sahibi Axel’ın rüyasıyla başlayan film, aynı şekilde devam edeceğinin ipucunu, kendisinden bağımsız bir kısa film havasındaki ilk sahnesinde veriyor.

Uzun uzun anlatamam her şeyi…

Balık saymaktan mutluluk duyan, hayattan başka da bir beklentisi olmayan Axel, ölen kocasının servetiyle yaşarken, uçma hayalleri kuran orta yaşlarını geçmiş Elaine ve onun olur olmaz yerlerde akordiyonuyla ortaya çıkan intihar eğilimli üvey kızı Grace, hayatının sonbaharında genç ve güzel bir kızla evlilik hazırlıkları yaparken, bir taraftan geçmişiyle son hesaplaşmaları gerçekleştiren galerici Leo, oyunculuk hayalleri şaha kalktığında nerede olursa olsun sevdiği filmlerin kahramanlarını oynamaktan çekinmeyen Paul, kendisinden oldukça yaşlı bir adamla evlenmenin eşiğinde olmanın verdiği sıkıntıyı gelinlik provalarıyla renklendirmeye çalışan güzel Millie… Oldukça kalabalık bir karakter listesine sahip olsa da Arizona Dream’de karmaşa yok. Çünkü yönetmen karakterlerini, ayrıntılarda çözdürüyor, böylelikle hepsine uzun uzun hikayeler yaratmasına gerek kalmıyor; filmde en silik görünen karakterlerden Leo’nun genç nişanlısı Millie, Axel’la tanıştığı ilk dakikalarda ona yaşını sorduğunda aldığı cevapla “aynı yaştayız” diyerek ağlamaya başlıyor ve kendisinden yaşça oldukça büyük bir adamla evlenmenin ona verdiği sıkıntıyı ve ne kadar öyle görünse de hiç de mutlu olmadığını bir cümleyle anlatıyor. Sonra Axel’ın, Grace ve Elaine’le ilk tanışmasında anne-kız arasındaki düşmanlık ve her ikisinin ruhsal problemleri, söze gerek kalmadan mimikler ve jestlerle kendini ele veriyor. Arizona eyaletinin neredeyse tek renkli coğrafyasını karakterleriyle renklendiren filmden aktarılabilecek çok sahne var belki ama filmin gidişatı hakkında sağlam bir ipucu veren bir sahneyi özellikle hatırlamak gerekir herhalde: Axel ve kuzeni Paul’ün, Grace ve Elaine’in evine konuk olduğu ilk akşam yemeğinde tüm karakterlerin kendini açık ettiği, çekişmelerin ortaya çıktığı bu sahnede, Elaine, Papua Yeni Gine’den bahsediyor, ona karşı dayanılmaz bir çekim duyan Axel aslında anlatılan çok anlatanla ilgilendiği hikayeyi ilgiyle dinliyor “muş gibi” yaparken bu ilgiden rahatsız olan Grace önce kaplumbağalarını masaya bırakıp dikkat dağıtıyor. Bu arada bir taraftan o, masa altından Axel’a tacizde bulunurken Paul de aynı işlemi Elaine üzerinde deniyor. Ortalık ne kadar karışmış olsa da hepsi kendi havasını bozmadan ne yapıyorsa onu yapmaya devam ediyor. Gece, Grace’in annesine ve hayata olan kızgınlığını nefrete dönüştürüp bir ince çorabı boynuna dolayarak intihara kalkışmasıyla traji-komik bir şekilde son buluyor. Axel bir taraftan Elaine’in ağlama nöbetlerini durdurmaya bir taraftan Grace’in hayatını kurtarmaya çalışırken sarhoş olan Paul, ne Grace’in intihar girişimini, ne Elaine’in sinir krizini ne de Axel’ın yardım çabasını önemsemeyerek masada bir filmden replikler saydırıyor. Filmin henüz başında sayılabilecek bir zaman dilimine yerleştirilen bu sahne, izleyiciyi ilerleyen sahnelerde hem adı geçen her bir karakterden bekleyebileceği tavır, hem de filmin nasıl bir seyirde ilerleyeceği hakkında fikir sahibi yapıyor.


Balık düşünmez, çünkü o her şeyi bilir…

Arizona Dream’in birbirinden renkli karakterlerinin bilmediği bir sürü şeyi ya da en önemlisi bir tek şeyi bilen (-ki o şeyi gerçekte de muhtemelen hiçbirimiz bilmiyoruz!) ve aslında filmin gerçek başrol oyuncusu sıfatını hak eden “şey”se “balık”… Onun için söylenebilecek pek de fazla bir şey yok aslında, söylenecek fazla şeye ihtiyacı da yok öte yandan. Filmin soundtrack albümünde Iggy Pop’tan dinlediğimiz “This is a Film” adlı şarkıda geçen the fish doesn’t think, because the fish knows everything” (balık düşünmez, çünkü o her şeyi bilir) cümlesi onun bu hikayede neden bu kadar önemli bir yere sahip olduğunu zaten açıklıyor. Arizona Dream’de bunun farkındalığıyla yaşayan tek karakterse kendini “balık avcısı” olarak tanımlayan Axel: “İnsanlar balıkları saydığımı düşünürler. Ama ben yapmam. Ben onların ruhlarını inceler, hayallerini okurum.” Axel için bu sadece balıklarla ilgili değil aslında. Zamanında babasının söylediği bir cümleden aktarımla filmin ne yapmaya çalıştığının da ipucunu veriyor: “Eğer birinin ruhunu görmek istersen ona ne hayal ettiğini sor.” Arizona Dream’in diğer karakterleri kendi hayallerinin peşinden koşadursun, Axel bir başkasının hayalini kendine hedef belirliyor. Hayatın emekleme dönemlerinde olduğunu söyleyebileceğimiz bir erkeğin, aşık olduğu kadının hayaline ortak olma çabası doğal karşılanabilir herhalde: “Erkek, güzel bir kadın kendisine bakınca protein üretir. Ve eğer kadın gözlerini erkeğe dikmeye devam ederse ölümcül seviyede protein üretilir. Bunun bir damlası bir gergedanı iki saniyede öldürmeye yeter." Bu cümleden hareketle o da, uçmayı kafasına takmış geçkin sevgilisi Elaine’i mutlu etmek için gece gündüz onu uçuracak fikirler inşa ediyor. Grace her ne kadar bu fikirlere ve aşklarına balta vurmaya çalışsa da Axel yılmıyor.

Kara mizah

Arizona Dream, karakterlerinin mutsuzluğunu yer yer güldürerek anlatırken kara mizah sularında gezinmeyi de ihmal etmiyor. Belki de farkında olmak mutsuzluğu ve umutsuzluğu artıracak en büyük etken olduğundan, karakterler bilinçli ya da bilinçsiz, mutsuzluk ve ötesinde umutsuzluklarını insanın gözüne sokacak şekilde yaşamıyorlar. Hayaller, gerçekler ve dolayısıyla hayatla ilgili felsefi konuşmalar, sadece okullarda veya kitleye hitap edilen belli mekanlarda, ağdalı cümlelerle değil, gündelik hayatta yaşadığımız sıradan olaylarla, sıradan insanların ağzından, yer yer onlar farkında olmaksızın da çıkabiliyor demek ki. O cümleleri kurarken, içerdeki patlamaları yok sayan tavırlarıyla belki de gerçekten o patlamaların yaşanmadığına inanmayı tercih ediyor ya da üzerinde durup büyütmüyor, “önlerine” bakıyorlar. Tabii bunun bir takım yan etkileri de olmuyor değil. Arizona Dream’de bu anlamda en büyük patlamayı Grace yaşıyor. Tam aşık olmuş ve karşılık bulmuşken, dışardan bakıldığında artık yaşaması için bir sebebi olduğunu düşündürten bir şeyler olmaya başlamışken ölmeyi tercih ediyor. Çünkü bunun da bir gün biteceğini biliyor. Ne de olsa hayat bir kısır döngüden ibaret. Ya da belki de en mutlu anında ölmek, hayatı zirvede bırakmak geride kalan her şeyi daha bir anlamlı kılıyor.


Göndermeler…

Arizona Dream, Paul’ün oyunculuk sevdasından hareketle sinema tarihinin unutulmaz bazı filmlerine gönderme yapma fırsatını akıllıca kullanıyor. Bu anlamda filmin en unutulmaz sahnelerinden biri olmayı başaran bir tanesi var ki anlatmadan geçmek olmaz: Vincent Gallo’nun başarıyla canlandırdığı Paul’ün bir yetenek yarışmasında, Cary Grant’in, Alfred Hitchcock klasiklerinden North by Northwest’teki bir planörle oynadığı kovalamaca oyununu canlandırmaya çalıştığı sahne. Yetenek yarışması izleyicileri ve jürisi Paul’ün başarısını teslim etmese de bizler büyülenerek izliyoruz bu sahneyi. Bu arada Elaine’in uçma tutkusunu düşünecek olursak Cary Grant’i bir planörün kovaladığı bu sahnenin seçilmiş olması da bir tesadüf olmasa gerek. Tabii Elaine’in doğumgününde, hayalini en ummadığı kişinin, Grace’in kendisine sunmasıyla uçarken Gallo’nun da o sahneyi bu defa gerçekten yaşayıp Cary Grant’le tekrar özdeşlemesi de diğer bir güzel detay. Onunki de sonu hüsranla sonuçlanan bir başka Arizona rüyası nihayetinde. O rüya vasıtasıyla tekrar hatırladığımız diğer filmlerse Martin Scorsese’nin Raging Bull’u ile Francis Ford Coppola’nun Godfather’ı. Ayrıca bir tabağa baskılanan oyuncularıyla filmde yerini alan Victor Fleming’in Rüzgar Gibi Geçti’si.


Kaybedenler kazandırdı!

“Bir Rus yazar şöyle demiş: Kitabın ilk yarısında bir silah görürsen ikinci yarısında patlayacağından emin olabilirsin.”

Axel ile Grace’in Rus ruleti oynadığı sahnede tanıştığımız o silah, intiharıyla sadece filmin karakterlerinde değil izleyicisinde de yaralar açarak patlıyor. Ve Arizona Dream’in ölümleriyle, gerçekleşmeyen, gerçekleşince bir anlamı kalmayan hayalleriyle, kötünün içinde iyiyi arayan ruh halleriyle “kaybeden” karakterleri filme tüm dünyada büyük bir hayran kitlesi ve yönetmenine de Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ve Jüri Özel Ödülü’nü kazandırdı.



Hiç yorum yok: