11 Şubat 2008 Pazartesi

FIDEL'İN YÜZÜNDEN


AMA FİDEL KİMDİ?

Büyümek ne açıdan bakarsanız bakın sancılı bir süreçtir. Neye inanacağınızı daha da açığı gerçek kimliğinizi bulana kadar geçtiğiniz yolları bir düşünün. Bazen geçmişimizi hatırlayınca utanç duyduğumuz fikirler taşıdığımızı, hatırlamak istemediğimiz eylemlerimiz olduğunu fark ederiz. Aslında şu an kaç yaşında olursanız olun gelişiminiz yine de devam etmektedir. Öğrenmek bir gün biten bir şey değildir ve değişim hayat boyu sürer. Geriye kalansa izlerdir. Öğrendiğimizi sandığımız onca şey. İyi ya da kötü nasıl bir insan olacağımızı yaşadıklarımız tayin eder bir şekilde.

Dokuz yaşındaki bir çocuk sözkonusu olunca bu söylenenler biraz ağır kaçmıyor mu diye düşünebilirsiniz. Fidel’in Yüzünden’in Anna’sından bahsediyorum. Ve evet, söylenenler değil belki ama yaşananlar biraz ağır oluyor onun için. İspanya’da yaşayan eniştesinin iktidar karşıtı görüşleri yüzünden hayatını kaybetmesi Anna’nın ve ailesinin hayatını değiştiriyor. En başta babası, kendi vatanında olan bitenlere olabildiğince duyarsız bir şekilde Fransa’da mutlu bir burjuva hayatı yaşıyor olduğu için kendini sorgulamaya başlıyor. Ve Anna ile kardeşini bakıcılarıyla bırakıp karısıyla beraber bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğun sonu Anna için olmasını hiç de istemediği köklü değişikliklerin başlangıcı oluyor. Önce büyük, bahçeli evlerinden vazgeçiyorlar, sonra dini bir okulda eğitim gören kızlarının din derslerinden muaf tutulmasını istiyorlar. Sonrası daha da karmaşık. Annesi kürtajla ilgili bir kitap yazmaya başlıyor, evleri her gün “sakallı” adamlarla dolup taşıyor, kısa aralıklarla sürekli bakıcıları değişiyor. Anna için bu süreç hiç de kolay olmuyor. En başlarda olanca çocuk bencilliğiyle eski evlerini, eski hayatını istiyor. Ebeveynlerine isyan bayrağını kaldırıyor. Fakat bir süre sonra öyle bir olgunlaşıyor ki, sürekli değişen her biri mülteci bakıcılarının ardından annesine söylediği bir söz belki de yetişkinlerin bir türlü kabullenemediği bir gerçeği onların yüzüne vuruyor. Değişimin hep olduğunu, insanın önce bunu yadırgasa da yeni gelenden memnunsa buna da alıştığını sloganımsı bir cümleyle ifade edecek noktaya geliyor.

Çocuklar yetişkinleri model alarak büyür ya, eğer bir çocuğun hayatında farklı görüşten bir sürü yetişkin varsa çocuk hangisinin doğruyu söylediğini nasıl bilecektir? Anna da önce, ilk bakıcısının Fidel Castro ve komünizmle ilgili düşüncelerinden hayata dair çıkarımlar yapıyor. Sakallı ve kızıl adamların kötü olduklarını, onların sahip olduklarına göz diktiklerini düşünüyor. Sonra Yunan bakıcısından mitolojiyi öğreniyor. Bir de burjuva yaşamlarından gayet memnun olan büyükanne ve babasından bir şeyler duyuyor ve her şey birbirine karışıyor. Topluluk ruhuyla hareket etmek gerektiğine inanan babasının cümlelerinden hareketle yaptıkları onu komünal yaşamın ruhuna değil koyun olma haline sokuyor. Ve kafasını iyice karıştırarak hiç hata yapmayan, hep doğruları bilen ve öyle yaşayan kimse olup olmadığını sorgulatıyor.

Bir çocuğa dünyada olup biten siyasi karmaşayı, bu yüzden acı çeken bir sürü insan olduğunu onun anlayabileceği bir dille anlatmak çok da kolay değil. Bütün bunların arkasında başka bir anlam aramaksızın sadece söylendiği gibi yaşaması ihtimaliyse çok yüksek. Bu durumda Anna’nın yetişkinleri anlamaması, ebeveynlerini sırf geniş bir bahçeye sahip, büyük bir evden ve alışkın olduğu bir sürü başka şeyden kendisini mahrum ettikleri için sorgulaması çok normal. Ama tüm bu ruhsal çalkantıları izleyiciye yansıtmak küçük bir oyuncu için hiç de kolay değil. Nina Kervel-Bey için belki de karakterin yaşadığı karmaşayı anlamak bir yetişkine oranla daha kolay olduğu ve kendisine ne yapması gerektiğini başarılı bir şekilde dikte eden bir yönetmenle çalıştığı için Anna rolünde çok başarılı. Bahsi geçen yönetmense yine siyasi filmlerin başarılı yönetmeni Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras. Babalar ve kızlar konusuna gelmişken Anna’nın annesini canlandıran Julie Depardieu’nun da ünlü aktör Gerard Depardieu’nun kızı olduğunu bir not olarak düşelim.

Sade bir sinema diliyle, bir çocuğun gözünden bir döneme tanıklık eden ve kahramanın çocuk olmasından kaynaklanan bazı kavram karmaşalarıyla yer yer güldüren film geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde büyük ilgi toplamış, Sundance Film Festivali’nde de Jüri Büyük Ödülü’ne aday gösterilmişti.

Hiç yorum yok: