11 Şubat 2008 Pazartesi

FIGHT CLUB-DÖVÜŞ KULÜBÜ




Chuck Palahniuk olmasaydı…


Hiç şüphe yok ki Fight Club, üzerine çok şey söylenebilecek, hem içeriği hem de görselliği bakımından uzun uzun anlatılabilecek bir film. Ancak bu hikayenin perdeye düşüşünden öncesi o kadar önemli ki, böyle bir girizgahı şart kılıyor. O başarının ardındaki bir numaralı isim filmin uyarlandığı kitabın yazarı Chuck Palahniuk. Yazar, Oregon Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış olsa da kitabı yazdığı dönem geçimini bir şirkette otomobil tamirciliği yaparak kazanıyordu. 1996 yılında üyesi olduğu bir edebiyat grubu çerçevesinde ilerde Fight Club’a dönüşecek olan Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa bir hikaye yazdı. Hayata umursamaz ve biraz da alaycı bakışı kendi yazdığı bu kitabın film olarak kazandığı başarıyla kendisini de bir yazar olarak zirveye taşıdıktan sonra kitabın yazım aşamasına ilişkin cümlesinde de kendini açığa vuruyor: “Romanı tamircilik yaparken yazdım, kendimi meşgul etmek ve zaman öldürmek için...”


İlk dönemler kitapları yayınevleri tarafından geri çevrilen bir yazarın günün birinde kitleleri peşinden sürükleyecek, etkisi yıllarca geçmeyecek bir filmin arkasındaki isim olacağı kimsenin aklına gelmezdi diyemeyiz çünkü bu tarz başarı öyküleriyle çok sık karşılaşıyoruz. Ancak Palahniuk’u diğerlerinden farklı kılan bir taraf var, o da eleştirdiği pisliğe bulaşmaması. Sahip olduğumuzu sandığımız “şey” lerin bir süre sonra bizim için yük haline geldiğini, sahiplik kavramının yön değiştirdiğini ve kişinin eşyaya mahkum olduğunu söyleyen yazarın evinde uzun yıllardır televizyon bulunmaması ve ne kadar para kazanmış ve sosyal statü değiştirmiş olsa da mütevazı yaşamından ödün vermemesi bunun en açık kanıtı. Bu noktada böyle bir filme ilham kaynağı olan kitabın yazarını kendi cümleleriyle daha iyi tanımak adına bir alıntı yapmak şart oluyor:

"Yaptığın iş değilsin... Cüzdanındaki para, sırtındaki üniforman ya da sana bugüne kadar değer verilmesini sağlayan diğer özelliklerin. Aslında bunların seninle hiçbir ilgisi yok... Kendini saydam ve her an eriyebilecek bir kar tanesi gibi güzel ve eşsiz mi hissediyorsun? Sen aslında hiçbir şeysin. Çünkü sahip olduğun varlıklar gün gelip sana sahip olmaya başlarlar. Sonra ne mi olur? Önce uyuyamamaya başlarsın. Ardından çevrendeki her şeye yabancılaşmaya… Ve Tyler Durden ile tanışırsın. Tyler’ın her zaman inanmaya hazır olacağınız ve istek duyacağınız bir planı vardır. Aslında gördüğünü zannettiklerinin görülmediğini ve sandıklarının da apaçık ortada olduğunu fark edeceksin..."

Yazardan yönetmene…

Edebiyat uyarlamaları her zaman risk taşır. Okurun beynindekiyle sizinki örtüşmezse ki, bu ihtimal çok yüksektir, kötü bir uyarlama yapmış ilan edilirsiniz. Oysa bundan normal ne olabilir ki? Herkesin farklı bir hayal dünyası vardır ve tabii ki herkes anlatılanları farklı şekilde hayal edecektir. O halde başarılı sıfatını kullanabileceğimiz uyarlamalar sadece okurun imajinasyonuna en çok yaklaşabilen örneklerdir diyebiliriz. Palahniuk’un tüm kitaplarında okuyucuyu bekleyen o farklı evren bu kitapta ve dolayısıyla filmde de var. İlginç karakterler, onların tuhaf işleri, alışkanlıkları ve ilişkileri. Olan bitene vurdumduymaz diyebileceğimiz bakış açısına rağmen inceden yapılan sistem eleştirisi. Bu noktada senaryoyu yazan Jim Uhls’un adını da anarak başarısı Fight Club’dan önce de tescillenmiş yönetmen David Fincher’a geçelim. Film kitapla karşılaştırınca farklılıklar taşısa da bu farklılıklar nerdeyse yok denecek kadar az. Yönetmen faktörü de burada devreye giriyor. Böyle bir filmde kurgu çok önemli ve film bu anlamda o kadar başarılı ki, yazar Palahniuk bile filmin kurgulanmış ilk bölümlerini izlediğinde şaşkınlığı gizleyememiş. Kitabı okuyan birçok insan gibi o da, neredeyse kitaptan daha güzel bir film çıktığı düşüncesine kapılmış.

“bir ben vardır bende, benden içeri”


Bir tane mi acaba gerçekten, yoksa Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda yüzlerce aynada yüzlerce kendisini gören kahramanı gibi yüzlerce kişilik mi var içimizde? Çok farkında olmasak ya da itiraf etmekten korksak da hepimiz hayatımız boyunca o kişiliklerden bir tanesini görünür kılma çabası içinde kendi kendimizle kavga eder dururuz. Günlük hayatın sıkıntıları, bağırmak isteyip de bağıramamak, bizi sinirlendiren ya da üzen şeylere içimizden gelen tepkileri verememek gibi durumlar içimizde şiddet biriktirir. Kavgalarımız belki Fight Club’daki gibi somut anlamda yüzeye çıkmaz ama ruhumuzu yaralayıp dururuz. Biz bu dengeyi kurmaya çalışaduralım, Anlatıcı bunları birebir yaşar, tabii kavgasının kendisiyle olduğunu anlaması biraz geç olur. Öyle ki bir çeşit Dr. Jeykll, Mr. Hyde durumu yaşanmaya başlar. İçinde biriktirdiklerini dışa vuracak bir ortam bulur bulmaz adeta canavarlaşır. Susup sabretmek mi iyi yoksa ne varsa dışa vurmak mı bilinmez ama galiba çoğumuz gibi Anlatıcı için de orta yol diye bir şeyin mümkün olmadığı, olamadığı kesin olan tek şey.

Yaşadığı her ne kadar psikolojik bir rahatsızlık gibi görünse de işin temelinde kişinin kendisini tanıyamaması durumu yatıyor. Çünkü o kadar önemli ki günlük dertlerimiz! Uykumuzu boş şeyler için kaçırmakta üstümüze yok. Anlatıcı da bu anlamda içimizden biri. Uykusuzluğuna çare olarak çeşitli derneklere üye olan, başkalarının mutsuzluğunu kendisine dert edinerek kendi hayatında yolunda gitmeyen her şeyden kaçma çabası içinde bir “kaybeden”. Fight Club’ın, “sözde modern” kapitalist hayatın kendine bile yabancılaştırarak yalnız kıldığı bu çaresiz insanlara olan ironik bakışı asıl mevzumuz. Bu insanlar –yani bizler!- çareyi bir şeyler ama sürekli, durmaksızın bir şeyler yapmakta, acılarını unutmak için kendilerine hediyeler almakta yani tüketim çılgınlığına kapılmakta arıyorlar. Ama gece eve döndüklerinde yine yalnız yatıyorlar ve hiçbir şey çözülmüyor. Herkesin hayatına bir Tyler Durden lazım belki de. Riskten, kırılmaktan korkmamak gerektiğini hatırlatan bir öteki ben olmalı. Aslında var ya, belki de ortaya çıkarmayı bilmek lazım ya da yüzeye çıkmasına izin verme cesaretine sahip olabilmek. Anlatıcı bunu çok da bilinçli bir şekilde yapmıyor ya, acılar doyum noktasına ulaştığında kendiliğinden geliyor Tyler Durden. Bir şekilde özgüven sahibi bir adam olduğunu açığa çıkarıyor. Başkasından yardım aldığını sanırken aslında ihtiyacı olanın kendisinde zaten var olduğunu geç de olsa anlıyor.

“Nasıl Tyler oldum?”

“Anlatıcı” (Edward Norton) bir otomobil şirketinde eksper olarak çalışmaktadır. Görünürde her şeye sahiptir, kapitalist düzenin bizlere sunduğu her şeye… Evindeki eşyadan üzerindeki giysilere kadar her şeyi birinci sınıftır. Ama bir “şey” vardır olmayan, Anlatıcının henüz keşfedemediği, onu uykuya küstüren bir “şey”. Ve o şeyin çok uzağında, çektiği uykusuzluk problemini çözmek üzere gittiği doktor onu ilaçlarla tedavi etmeyi reddedip başka bir çözüm önerince serüveni başlar. Kanser hastalarının çektiği acıları paylaşmak için kurulmuş, gece konuşmaları yapılan bir çeşit terapi derneğine üye olur. Herkes onu da hasta zannediyordur: “Ve sonra bir şey oldu, kendimi bıraktım. Bu çok iyiydi. Unutulmuşlukta kaybolmak… Karanlık, sessiz ve tamamen. Özgürlüğü bulmuştum. Bütün umudunu kaybetmek özgürlüktü.” Orada geçirdiği ilk gece bu cümleler dökülür dudaklarından. Ve kendi deyimiyle “hiç konuşmayınca sanki anlatılamayacak kadar kötü durumdaymış” izlenimi yaratır. Yine modern insanın kırıcı bencilliğiyle karşı karşıyayız. Anlatıcı, acılarını paylaştığı gerçek kanser hastalarına sarılıp ağlarken onları kendi derdine deva olarak kullanır aslında. Öyle ya da böyle uykusuna tekrar kavuşur ama bu defa da derneklere bağımlı olmuştur. Haftanın her günü için farklı bir derneği vardır artık. Böyle bir bağımlılık sahibi olsa da her şey yolunda gibidir, ta ki Marla (Helena Bonham Carter) gelinceye kadar. Anlatıcı onun da kendisi gibi rol yaptığını anlar ve kendi yaptığını meşrulaştırabiliyorken onu suçlar. O varken konsantre olamaz çünkü.

“Anlatıcı: İnsanlar öldüğünü sandıklarında seni gerçekten dinlemeye başlıyorlar.

Marla: Sadece kendi konuşma sıralarının gelmesini beklemek yerine dinliyorlar.”

İkili arasındaki bu diyalog ne kadar içler acısı halde olduğumuzu bir kez daha hatırlatmıyor mu? Sonra günler paylaşılır. Bu arada Fincher’ın, izleyiciyi Tyler Durden’a (Brad Pitt) hazırlayışı Anlatıcı’nın kabus gibi geçen günlerini anlattığı filmin bu ilk sahnelerinde başlar. Tıpkı Tyler’ın gece makinistlik yaptığı sinemalarda aile filmlerinin arasına pornografik kareler ya da sesler eklemesi gibi o da Anlatıcı’nın hikayesini anlatırken araya Tyler’lı kareler ekler. Ve bir gün bir iş seyahati için bindiği uçaklardan birinde “tek servislik” en ilginç arkadaşı olarak Tyler’ı kanlı canlı devreye sokar. Tyler bir sabun üreticisidir ki, bunun da film içinde bir anlamı var. Herhangi bir iş yapıyor olabilirdi ama sabun üretiyor. Çünkü günümüz toplumunun kirlenmiş, kirletilmiş insanlarına en başta da Anlatıcıya ihtiyacı olan arınmayı verecek sembolik bir madde sabun. Bunu da yine günümüz toplumunun açgözlü insanlarının fast-food çılgınlığı, düzensiz yemek ve yaşam alışkanlığı sonucu oluşan fazlalıklarından kurtulmasını sağlayan liposuction çılgınlığından artan yağlarla yaparak çirkinlikten güzellik, kirli olandan temiz bir şey çıkarmaya çalışıyor.

İş gezisinden dönüşünde sahip olduğu her şeyini yani evini ve içindekileri bir yangında kaybeden Anlatıcı bir sebepten (!) yeni tanıştığı bu yabancıyı arar. Ve sarhoşken gerçek duyguların ortaya çıktığına dair bir söylem yerini bulur ve kısa sürede neredeyse ülkeyi saracak olan Fight Club çılgınlığının tohumları o gece atılır. Anlatıcı, dairesini kaybettiğinde “Sadece her şeyimizi kaybettiğimizde her şeyi yapmaya özgürüzdür” cümlesiyle farkında olmaksızın yüzleşir. Çünkü orayı, oradaki pahalı eşyasını, giysilerini her şeyi sanmasına rağmen yine de bir türlü “tam” olamaz, hepsinden kurtulduğundaysa artık kaybedeceği bir şey kalmaz ve dolayısıyla gerçek benliğini ortaya çıkarabilecek cesarete sahip olur. Ancak özgürlükle tanışıklığı kolay üstesinden gelebildiği bir şey değildir. Her şeyi olduğu gibi kabullenmese de hoşuna gitmiyor da değildir. Olmak istediği insan olmak acı verir çünkü alışkanlıklar, genel normlar vardır ya da olması gereken kişiden uzaklaşmak o kadar kolay değildir, çünkü 30 yaşına kadar biriktirdiği maddi-manevi her şeyi bir anda terk etmesi gerekir.

“Çok sinirleniyoruz”

“…Hepimiz televizyonlarda görüyoruz… İnanıyoruz ki bir gün hepimiz milyoner olacağız… Ve film tanrıları ve rock tanrıları… Fakat olamayacağız. Yavaşça bunu öğreniyoruz. Ve çok sinirleniyoruz.”

Tyler Durden’ın kulüp üyelerine hitaben yaptığı bu konuşma Fight Club’ın oluşum amacını kısa ve net bir şekilde özetliyor. Sinirleniyoruz ve bunu boşaltacak mecramız yok, kulüp üyeleri belki de bu yüzden bağımlı oluyorlar. Manevi anlamda çekilen acıları azaltmak adına bedenlerine zarar veriyorlar. Öyle ya beden iyileşiyor bir şekilde ama ruh yaralarını sarmak çok daha zor. Bir çeşit boşalma, deşarj olma yöntemi. İçimizden kaç kişi sinir anlarında kafasını duvarlara vurmamış ya da en azından bunu yapmayı aklından geçirmemiştir? Çok sinirlendiğinizde veya acı çektiğinizde hırsınızı alabileceğiniz bir şey yoksa etrafınızda, kendinizden ya da en yakınınızdakinden çıkarmak istemediniz mi hiç? Sonrasını düşünmeyecek kadar hırslanmadınız mı?

İşte Dövüş Kulübü bunu yapmaya gerçekten ihtiyacı olanların toplandığı bir dernek olur. Ancak kulübün “ilk iki” kuralı yani böyle bir kulübün varlığından hiç kimseye bahsetmeme kuralı delinince bir sürü eyalette yeni dövüş kulüpleri açılmaya başlar ve Tyler Durden da artık bir nevi peygamber hatta efsane konumuna gelir. Çünkü insanların onları peşinden sürükleyecek bir şeylere ihtiyacı vardır. Kendi kimliğinizin hiçbir önemi yoktur, biri sizin yerinize düşünür ve size sadece onun söylediklerini yapmak düşer. Ve siz de her zaman olduğu gibi bundan memnun olduğunuzu zannedip mutlu numarası yapmaya devam edersiniz.

İpler kimin elinde?

Anlatıcı daha önce de bahsi geçtiği gibi bir süre sonra bambaşka bir insan olur, hem hayata bakışı, hem sosyal hayat içindeki rolü değişir. Artık müdürüne kafa tutabilen, farkında olmasa da bir kadınla yakınlık kurup onu incitebilen, insanlara bağırıp onları peşinden sürükleyebilen biri olmuştur. Tabii bunların çoğunu Tyler kimliğiyle yaptığı ve bunun farkında olmadığı için karanlık tarafına biraz da kıskançlıkla bakar. Marla’yla cinselliğe dayalı bir ilişkileri vardır ve aslında Tyler çok defa ona, kendisinin kim olduğuna dair ipuçlarını verir. Mesela; Marla’yla kendisi hakkında asla konuşmaması gerektiğini söyler ama Anlatıcı’nın bunun sebebini anlaması biraz uzun sürecektir. Sonra çantalarının aynı olması, babalarıyla olan ilişkilerinin benzerliği gibi detaylar Anlatıcı’ya “anla artık” der gibidir. Bu arada kulüp bir süre sonra Tyler’a yetmemeye başlayınca o da başka eylemlere başlar. İnsanları ölüme hazırlayıp ertesi gün hayatlarının en mutlu günü olmasını sağlamaya çalışmak gibi. Sonra evinde bir çeşit hizmetliler ordusuyla yaşamaya başlar. Ve bir noktadan sonra ipler artık Anlatıcı’nın elinde değildir ve olanlar rahatsız edici noktaya gelir. Tyler’ın aslında kendisi olduğunu fark ettiğindeyse onun yaptığını sandığı her şey gözünün önüne gelir, Marla’yla olan ilişkisi, kendi evini kundaklaması, kendi kendine vurması… Her şey açıklığa kavuşsa da Tyler’dan kurtulmak o kadar kolay olmaz. En büyük eylemleri gerçekleşmek üzeredir. Bir çeşit terörist saldırı… Kapitalist sistemin en büyük kalelerini havaya uçurmak üzeredirler. Marla geldiğinde ufkunu açan tarafını, Tyler’ı öldürmeyi başarmıştır. Kısa bir süre sonra The Pixies’in o anın anlam ve önemine çok uygun şarkısı ‘Where Is My Mind’ eşliğinde kulelerin havaya uçuşunu izlerler. Sahi, “aklımız nerede?”

Karmaşayı uyum içinde anlatabilmek…

Fight Club insan ruhunun karmaşıklığından yola çıkıp bunun günlük hayata yansımasını sağlam kurgusu sayesinde kendi içinde yakaladığı uyumla anlatıyor. Kendimizle olan kavgamız dizginlerin kimin elinde olduğuna karar verene dek hiç bitmez. Başkalarıyla olan ilişkilerimizde de dizginleri birilerinin eline verip vermemeye karar verene kadar savaşırız. Tabii “bu savaş biter mi” sorusuna cevap vermektir zor olan. Anlatıcı Tyler’ı bulduğunda veya ondan kurtulduğunda kendini bulup aydınlığa kavuşuyor mu gerçekten?

Bir de filmin ötesinde bir not: Bir sinema filmi için uzun süre çoğu zaman izleyiciyi sıkma riskiyle karşı karşıyadır. Ancak Fight Club, 139 dakikalık süresine rağmen başarılı anlatım diliyle sıkmak bir tarafa hiç bitmesin istediğimiz bir film olmayı başardı. Fight Club gibi –en azından konu itibarıyla- bağımsız çıkışlı bir filmin böyle geniş bir kitleye hitap edip herkesin sevgisini kazanması ayrı bir başarı. Yani film, popcorn sineması izleyicisine de kendini sevdirmeyi başardı. Bu noktada akıllara bir soru geliyor: Acaba bu film düşük bir bütçeyle, ismi çok da bilinmeyen bir yönetmenle, Brad Pitt, Edward Norton gibi popüler oyuncuları barındırmaksızın çekilseydi aynı başarıyı kazanır mıydı? Belki yine gerçekten çok iyi bir film olurdu ama bu kadar izleyiciye ulaşamazdı muhtemelen. Sinema tarihinde zamanında ismi pek de bilinmeyen yönetmenlerin çektiği ve çok az izleyiciye ulaşan, sonra Hollywood çevrimi olarak piyasaya tekrar sürüldüğünde başarıyı yakalayan ya da adından söz ettiren yapımlara hiç rastlamamış değiliz. Aç Gözünü (Abre Los Ojos)-Vanilla Sky örneğinde olduğu gibi. Tom Cruise yapımcı Cameron Crowe yönetmen olunca herkes izliyor da filmi çektiği yıllarda henüz tanınmayan bir yönetmen olan Alejandro Amenabar çekince neden aynı şey olmuyor? Bu da aslında cevabı çok belli olsa da tartışabileceğimiz bir mevzu ama tartışamayacağımız tek şey Fight Club’ın başarılı bir ortaklık sonucunda sinema tarihinin en sıra dışı uyarlamalarından biri olduğu.

ARIZONA DREAM-ARIZONA RÜYASI

Amerika: Bir keşiften başka bir şey değil

Hayal kurduğumuzun, onları asla gerçekleştiremeyecek olduğumuzun bile farkında değildik bizler. Belki bunu düşünmekten bile korkmamızdı sebep. El yordamıyla birbirimize sarılmaya çalışıyor ama bunu bile beceremiyorduk. Çölde açmaya çalışan çiçekler kadar çaresiz, susuzdu hayallerimiz. Ve hepsi birer birer soldu biz farkına varamadan. Farkına varmayı bile düşünemeden…

Bir senaryo yazmak…

Bir filmin senaryosunu yazarken iki seçeneğiniz vardır: Karakterler orijininden bir hikaye anlatmak ya da hikayenin karakterleri belirlemesine izin vermek. Bu noktada seçim senariste kalmıştır tabii ama dikkat ederseniz karakterleri sağlam çizilmiş senaryolarda hikaye zayıf veya sıradan bile olsa film sizi alıp götürür. Tabii kendini de zirveye taşır. Tıpkı Arizona Dream’de olduğu gibi. Milos Forman 1988 yılında, Emir Kusturica’yı Columbia Üniversitesi’nde ders vermek üzere Amerika’ya çağırdığında, vesile olduğu şeyin böyle sağlam bir senaryo (ve dolayısıyla film) olacağını tahmin eder miydi acaba? Kusturica, öğrencilerinden David Atkins’in 1991’de kendisine verdiği senaryoyu başarılı bir şekilde değerlendirince kişisel tarihinin ötesinde sinema tarihinin de unutulmazları arasında yer alacak bir filme imza atmış oldu. Ancak ülkesi kanlı bir savaşın içindeyken kendisinin Amerika’da olması nedeniyle eleştirilmekten kurtulamadı. Ayrıca 1993 yapımı filmin, döneminde Avrupa’yı kasıp kavururken Amerika’da gösterime bile girmediğini de not düşelim.

Tüm filmlerinde Balkan ruhunu bir şekilde hissettiren Emir Kusturica, Arizona Dream’i çekerken çok da evinden uzakta var olmaya çalışan yalnız bir “gurbetçi” konumunda değildi aslında. İzleyiciyi, karakterlerin rüyasına ortak eden senaryoyla görselliğin kaynaşmasını sağlayan görüntü yönetmeni Vilco Filac ve tüm bunları müziğiyle ifade eden Goran Bregovic de yanındaydı.

Arizona Dream, meşhur Amerikan rüyasının sadece ve sadece bir “rüya”dan ibaret olduğuna dair bir film. Bir kısım “Amerikalı”nın rüyalarının, dünyanın diğer ülkelerindeki bir sürü insanın kabusu olduğunu düşününce “bırakın, rüya olarak kalsın zaten” diye geçiriyor insan aklından ister istemez. “Annemin dediği gibi Amerika bir keşiften başka bir şey değildi ve gerçekten uzak bir rüya”. Ailesini kaybettikten sonra New York’a yerleşip, balık sayarak mutlu günler yaşarken, amcasının evlilik törenine katılmak üzere zorla Arizona’ya getirilen bu cümlenin sahibi Axel’ın rüyasıyla başlayan film, aynı şekilde devam edeceğinin ipucunu, kendisinden bağımsız bir kısa film havasındaki ilk sahnesinde veriyor.

Uzun uzun anlatamam her şeyi…

Balık saymaktan mutluluk duyan, hayattan başka da bir beklentisi olmayan Axel, ölen kocasının servetiyle yaşarken, uçma hayalleri kuran orta yaşlarını geçmiş Elaine ve onun olur olmaz yerlerde akordiyonuyla ortaya çıkan intihar eğilimli üvey kızı Grace, hayatının sonbaharında genç ve güzel bir kızla evlilik hazırlıkları yaparken, bir taraftan geçmişiyle son hesaplaşmaları gerçekleştiren galerici Leo, oyunculuk hayalleri şaha kalktığında nerede olursa olsun sevdiği filmlerin kahramanlarını oynamaktan çekinmeyen Paul, kendisinden oldukça yaşlı bir adamla evlenmenin eşiğinde olmanın verdiği sıkıntıyı gelinlik provalarıyla renklendirmeye çalışan güzel Millie… Oldukça kalabalık bir karakter listesine sahip olsa da Arizona Dream’de karmaşa yok. Çünkü yönetmen karakterlerini, ayrıntılarda çözdürüyor, böylelikle hepsine uzun uzun hikayeler yaratmasına gerek kalmıyor; filmde en silik görünen karakterlerden Leo’nun genç nişanlısı Millie, Axel’la tanıştığı ilk dakikalarda ona yaşını sorduğunda aldığı cevapla “aynı yaştayız” diyerek ağlamaya başlıyor ve kendisinden yaşça oldukça büyük bir adamla evlenmenin ona verdiği sıkıntıyı ve ne kadar öyle görünse de hiç de mutlu olmadığını bir cümleyle anlatıyor. Sonra Axel’ın, Grace ve Elaine’le ilk tanışmasında anne-kız arasındaki düşmanlık ve her ikisinin ruhsal problemleri, söze gerek kalmadan mimikler ve jestlerle kendini ele veriyor. Arizona eyaletinin neredeyse tek renkli coğrafyasını karakterleriyle renklendiren filmden aktarılabilecek çok sahne var belki ama filmin gidişatı hakkında sağlam bir ipucu veren bir sahneyi özellikle hatırlamak gerekir herhalde: Axel ve kuzeni Paul’ün, Grace ve Elaine’in evine konuk olduğu ilk akşam yemeğinde tüm karakterlerin kendini açık ettiği, çekişmelerin ortaya çıktığı bu sahnede, Elaine, Papua Yeni Gine’den bahsediyor, ona karşı dayanılmaz bir çekim duyan Axel aslında anlatılan çok anlatanla ilgilendiği hikayeyi ilgiyle dinliyor “muş gibi” yaparken bu ilgiden rahatsız olan Grace önce kaplumbağalarını masaya bırakıp dikkat dağıtıyor. Bu arada bir taraftan o, masa altından Axel’a tacizde bulunurken Paul de aynı işlemi Elaine üzerinde deniyor. Ortalık ne kadar karışmış olsa da hepsi kendi havasını bozmadan ne yapıyorsa onu yapmaya devam ediyor. Gece, Grace’in annesine ve hayata olan kızgınlığını nefrete dönüştürüp bir ince çorabı boynuna dolayarak intihara kalkışmasıyla traji-komik bir şekilde son buluyor. Axel bir taraftan Elaine’in ağlama nöbetlerini durdurmaya bir taraftan Grace’in hayatını kurtarmaya çalışırken sarhoş olan Paul, ne Grace’in intihar girişimini, ne Elaine’in sinir krizini ne de Axel’ın yardım çabasını önemsemeyerek masada bir filmden replikler saydırıyor. Filmin henüz başında sayılabilecek bir zaman dilimine yerleştirilen bu sahne, izleyiciyi ilerleyen sahnelerde hem adı geçen her bir karakterden bekleyebileceği tavır, hem de filmin nasıl bir seyirde ilerleyeceği hakkında fikir sahibi yapıyor.


Balık düşünmez, çünkü o her şeyi bilir…

Arizona Dream’in birbirinden renkli karakterlerinin bilmediği bir sürü şeyi ya da en önemlisi bir tek şeyi bilen (-ki o şeyi gerçekte de muhtemelen hiçbirimiz bilmiyoruz!) ve aslında filmin gerçek başrol oyuncusu sıfatını hak eden “şey”se “balık”… Onun için söylenebilecek pek de fazla bir şey yok aslında, söylenecek fazla şeye ihtiyacı da yok öte yandan. Filmin soundtrack albümünde Iggy Pop’tan dinlediğimiz “This is a Film” adlı şarkıda geçen the fish doesn’t think, because the fish knows everything” (balık düşünmez, çünkü o her şeyi bilir) cümlesi onun bu hikayede neden bu kadar önemli bir yere sahip olduğunu zaten açıklıyor. Arizona Dream’de bunun farkındalığıyla yaşayan tek karakterse kendini “balık avcısı” olarak tanımlayan Axel: “İnsanlar balıkları saydığımı düşünürler. Ama ben yapmam. Ben onların ruhlarını inceler, hayallerini okurum.” Axel için bu sadece balıklarla ilgili değil aslında. Zamanında babasının söylediği bir cümleden aktarımla filmin ne yapmaya çalıştığının da ipucunu veriyor: “Eğer birinin ruhunu görmek istersen ona ne hayal ettiğini sor.” Arizona Dream’in diğer karakterleri kendi hayallerinin peşinden koşadursun, Axel bir başkasının hayalini kendine hedef belirliyor. Hayatın emekleme dönemlerinde olduğunu söyleyebileceğimiz bir erkeğin, aşık olduğu kadının hayaline ortak olma çabası doğal karşılanabilir herhalde: “Erkek, güzel bir kadın kendisine bakınca protein üretir. Ve eğer kadın gözlerini erkeğe dikmeye devam ederse ölümcül seviyede protein üretilir. Bunun bir damlası bir gergedanı iki saniyede öldürmeye yeter." Bu cümleden hareketle o da, uçmayı kafasına takmış geçkin sevgilisi Elaine’i mutlu etmek için gece gündüz onu uçuracak fikirler inşa ediyor. Grace her ne kadar bu fikirlere ve aşklarına balta vurmaya çalışsa da Axel yılmıyor.

Kara mizah

Arizona Dream, karakterlerinin mutsuzluğunu yer yer güldürerek anlatırken kara mizah sularında gezinmeyi de ihmal etmiyor. Belki de farkında olmak mutsuzluğu ve umutsuzluğu artıracak en büyük etken olduğundan, karakterler bilinçli ya da bilinçsiz, mutsuzluk ve ötesinde umutsuzluklarını insanın gözüne sokacak şekilde yaşamıyorlar. Hayaller, gerçekler ve dolayısıyla hayatla ilgili felsefi konuşmalar, sadece okullarda veya kitleye hitap edilen belli mekanlarda, ağdalı cümlelerle değil, gündelik hayatta yaşadığımız sıradan olaylarla, sıradan insanların ağzından, yer yer onlar farkında olmaksızın da çıkabiliyor demek ki. O cümleleri kurarken, içerdeki patlamaları yok sayan tavırlarıyla belki de gerçekten o patlamaların yaşanmadığına inanmayı tercih ediyor ya da üzerinde durup büyütmüyor, “önlerine” bakıyorlar. Tabii bunun bir takım yan etkileri de olmuyor değil. Arizona Dream’de bu anlamda en büyük patlamayı Grace yaşıyor. Tam aşık olmuş ve karşılık bulmuşken, dışardan bakıldığında artık yaşaması için bir sebebi olduğunu düşündürten bir şeyler olmaya başlamışken ölmeyi tercih ediyor. Çünkü bunun da bir gün biteceğini biliyor. Ne de olsa hayat bir kısır döngüden ibaret. Ya da belki de en mutlu anında ölmek, hayatı zirvede bırakmak geride kalan her şeyi daha bir anlamlı kılıyor.


Göndermeler…

Arizona Dream, Paul’ün oyunculuk sevdasından hareketle sinema tarihinin unutulmaz bazı filmlerine gönderme yapma fırsatını akıllıca kullanıyor. Bu anlamda filmin en unutulmaz sahnelerinden biri olmayı başaran bir tanesi var ki anlatmadan geçmek olmaz: Vincent Gallo’nun başarıyla canlandırdığı Paul’ün bir yetenek yarışmasında, Cary Grant’in, Alfred Hitchcock klasiklerinden North by Northwest’teki bir planörle oynadığı kovalamaca oyununu canlandırmaya çalıştığı sahne. Yetenek yarışması izleyicileri ve jürisi Paul’ün başarısını teslim etmese de bizler büyülenerek izliyoruz bu sahneyi. Bu arada Elaine’in uçma tutkusunu düşünecek olursak Cary Grant’i bir planörün kovaladığı bu sahnenin seçilmiş olması da bir tesadüf olmasa gerek. Tabii Elaine’in doğumgününde, hayalini en ummadığı kişinin, Grace’in kendisine sunmasıyla uçarken Gallo’nun da o sahneyi bu defa gerçekten yaşayıp Cary Grant’le tekrar özdeşlemesi de diğer bir güzel detay. Onunki de sonu hüsranla sonuçlanan bir başka Arizona rüyası nihayetinde. O rüya vasıtasıyla tekrar hatırladığımız diğer filmlerse Martin Scorsese’nin Raging Bull’u ile Francis Ford Coppola’nun Godfather’ı. Ayrıca bir tabağa baskılanan oyuncularıyla filmde yerini alan Victor Fleming’in Rüzgar Gibi Geçti’si.


Kaybedenler kazandırdı!

“Bir Rus yazar şöyle demiş: Kitabın ilk yarısında bir silah görürsen ikinci yarısında patlayacağından emin olabilirsin.”

Axel ile Grace’in Rus ruleti oynadığı sahnede tanıştığımız o silah, intiharıyla sadece filmin karakterlerinde değil izleyicisinde de yaralar açarak patlıyor. Ve Arizona Dream’in ölümleriyle, gerçekleşmeyen, gerçekleşince bir anlamı kalmayan hayalleriyle, kötünün içinde iyiyi arayan ruh halleriyle “kaybeden” karakterleri filme tüm dünyada büyük bir hayran kitlesi ve yönetmenine de Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ve Jüri Özel Ödülü’nü kazandırdı.



FIDEL'İN YÜZÜNDEN


AMA FİDEL KİMDİ?

Büyümek ne açıdan bakarsanız bakın sancılı bir süreçtir. Neye inanacağınızı daha da açığı gerçek kimliğinizi bulana kadar geçtiğiniz yolları bir düşünün. Bazen geçmişimizi hatırlayınca utanç duyduğumuz fikirler taşıdığımızı, hatırlamak istemediğimiz eylemlerimiz olduğunu fark ederiz. Aslında şu an kaç yaşında olursanız olun gelişiminiz yine de devam etmektedir. Öğrenmek bir gün biten bir şey değildir ve değişim hayat boyu sürer. Geriye kalansa izlerdir. Öğrendiğimizi sandığımız onca şey. İyi ya da kötü nasıl bir insan olacağımızı yaşadıklarımız tayin eder bir şekilde.

Dokuz yaşındaki bir çocuk sözkonusu olunca bu söylenenler biraz ağır kaçmıyor mu diye düşünebilirsiniz. Fidel’in Yüzünden’in Anna’sından bahsediyorum. Ve evet, söylenenler değil belki ama yaşananlar biraz ağır oluyor onun için. İspanya’da yaşayan eniştesinin iktidar karşıtı görüşleri yüzünden hayatını kaybetmesi Anna’nın ve ailesinin hayatını değiştiriyor. En başta babası, kendi vatanında olan bitenlere olabildiğince duyarsız bir şekilde Fransa’da mutlu bir burjuva hayatı yaşıyor olduğu için kendini sorgulamaya başlıyor. Ve Anna ile kardeşini bakıcılarıyla bırakıp karısıyla beraber bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğun sonu Anna için olmasını hiç de istemediği köklü değişikliklerin başlangıcı oluyor. Önce büyük, bahçeli evlerinden vazgeçiyorlar, sonra dini bir okulda eğitim gören kızlarının din derslerinden muaf tutulmasını istiyorlar. Sonrası daha da karmaşık. Annesi kürtajla ilgili bir kitap yazmaya başlıyor, evleri her gün “sakallı” adamlarla dolup taşıyor, kısa aralıklarla sürekli bakıcıları değişiyor. Anna için bu süreç hiç de kolay olmuyor. En başlarda olanca çocuk bencilliğiyle eski evlerini, eski hayatını istiyor. Ebeveynlerine isyan bayrağını kaldırıyor. Fakat bir süre sonra öyle bir olgunlaşıyor ki, sürekli değişen her biri mülteci bakıcılarının ardından annesine söylediği bir söz belki de yetişkinlerin bir türlü kabullenemediği bir gerçeği onların yüzüne vuruyor. Değişimin hep olduğunu, insanın önce bunu yadırgasa da yeni gelenden memnunsa buna da alıştığını sloganımsı bir cümleyle ifade edecek noktaya geliyor.

Çocuklar yetişkinleri model alarak büyür ya, eğer bir çocuğun hayatında farklı görüşten bir sürü yetişkin varsa çocuk hangisinin doğruyu söylediğini nasıl bilecektir? Anna da önce, ilk bakıcısının Fidel Castro ve komünizmle ilgili düşüncelerinden hayata dair çıkarımlar yapıyor. Sakallı ve kızıl adamların kötü olduklarını, onların sahip olduklarına göz diktiklerini düşünüyor. Sonra Yunan bakıcısından mitolojiyi öğreniyor. Bir de burjuva yaşamlarından gayet memnun olan büyükanne ve babasından bir şeyler duyuyor ve her şey birbirine karışıyor. Topluluk ruhuyla hareket etmek gerektiğine inanan babasının cümlelerinden hareketle yaptıkları onu komünal yaşamın ruhuna değil koyun olma haline sokuyor. Ve kafasını iyice karıştırarak hiç hata yapmayan, hep doğruları bilen ve öyle yaşayan kimse olup olmadığını sorgulatıyor.

Bir çocuğa dünyada olup biten siyasi karmaşayı, bu yüzden acı çeken bir sürü insan olduğunu onun anlayabileceği bir dille anlatmak çok da kolay değil. Bütün bunların arkasında başka bir anlam aramaksızın sadece söylendiği gibi yaşaması ihtimaliyse çok yüksek. Bu durumda Anna’nın yetişkinleri anlamaması, ebeveynlerini sırf geniş bir bahçeye sahip, büyük bir evden ve alışkın olduğu bir sürü başka şeyden kendisini mahrum ettikleri için sorgulaması çok normal. Ama tüm bu ruhsal çalkantıları izleyiciye yansıtmak küçük bir oyuncu için hiç de kolay değil. Nina Kervel-Bey için belki de karakterin yaşadığı karmaşayı anlamak bir yetişkine oranla daha kolay olduğu ve kendisine ne yapması gerektiğini başarılı bir şekilde dikte eden bir yönetmenle çalıştığı için Anna rolünde çok başarılı. Bahsi geçen yönetmense yine siyasi filmlerin başarılı yönetmeni Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras. Babalar ve kızlar konusuna gelmişken Anna’nın annesini canlandıran Julie Depardieu’nun da ünlü aktör Gerard Depardieu’nun kızı olduğunu bir not olarak düşelim.

Sade bir sinema diliyle, bir çocuğun gözünden bir döneme tanıklık eden ve kahramanın çocuk olmasından kaynaklanan bazı kavram karmaşalarıyla yer yer güldüren film geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde büyük ilgi toplamış, Sundance Film Festivali’nde de Jüri Büyük Ödülü’ne aday gösterilmişti.

2 Şubat 2008 Cumartesi

ULAK



BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ…

Çağan Irmak denince çoğunluğun aksine Babam ve Oğlum’u değil Mustafa Hakkında Herşey’i hatırlayanlardanım. Bol gözyaşı döktüren Babam ve Oğlum yönetmenin filmografik grafiğinde kanımca düşüştür. Bu sebeple Ulak, biraz tedirgin yaklaştığım bir film oldu. Muhtemelen benim gibi düşünenlerin çoğu da aynı duygularla izledi Ulak’ı. Mustafa Hakkında Her şey için hissettiğim iyi duygulardan ne kadar uzaksam Babam ve Oğlum için hissettiğim kötü duygulardan bir o kadar uzak çıktım Ulak’tan. Dolayısıyla ikisi arasında bir yere koyduğum bir film oldu.

Dış dünyadan kopuk diyebileceğimiz bir coğrafyada yaşayan mutsuz insanlar köyüne gelen bir yabancının, ışık gördüğü bir avuç insana sevgiyi, cesareti öğretmeye soyunarak orayı değiştirmesi pek de yabancısı olduğumuz bir hikaye değil. Irmak’ın bizzat yazdığı “masal” da buna işaret ediyor özünde. Fakat her ne kadar bu yabancı, umut yeşertmeye çalışsa ve başarılı olsa da bu, aslında karanlık yanları ağır basan bir masal. Bu noktada görsellik de senaryoya hizmet ediyor. Gri, kahverengi, sarı tonların hakim olduğu mekan, tıpkı orada yaşayanlar gibi izleyiciye de kasvet vererek köyün ruhunu hissettiriyor. Irmak senaryoyu yazarken hem geçmişte hem günümüzde yaşananları karıştırıp harmanlamış, çeşitli kaynaklardan beslenmiş. Dolayısıyla bir Fareli Köyün Kavalcısı’nı hatırlıyorsunuz, bir Yahuda’nın ihanetini, yer yer de ortaçağ karanlığını… İşin aslı filmde bahsi geçen mevzular zaman ve mekan değişse de baki kalan olgular. Cehalet çoğu zaman hata yaptırır, felaket bile getirebilir. Tıpkı masalı anlatan Zekeriya’nın söylediği gibi “bilinmeyenden duyulan korku” sebep olur buna genelde. Sonra sevgisizlik, önyargı… Ve hepimizin içinde ilahi adalete inanma isteği vardır. Ve zaman ve coğrafya ne kadar farklılaşsa, insanlığın dertleri form olarak değişse de içerik olarak aynı kalır. O nedenle Irmak’ın, filmini belli bir zaman ve mekana oturtmaması yerinde bir yaklaşım. Yaşananlar hiçbir zaman, hiçbir coğrafyada değişmiyor ki!

Ulak’ın başarısı tartışılır ama Çağan Irmak’la ilgili kesin olarak söyleyebileceğimiz bir şey var ki; o da Türk halkının duyarlılık noktalarını çok iyi çözümlemiş olması. Ve yönetmen hemen her filminde bunu akıllıca kullanıyor. Kullanıyor da insanlara gözyaşı döktürme isteği de nedir, ona anlam verebilmiş değilim. Belki bilinçli bir tercih olmayabilir, bu anlamda bu bir “istek” değildir ama izleyiciyi, içinde özellikle çocuğun olmasından kaynaklanan bir duygu sömürüsü noktasına götürebiliyor ki, bu da bir süre sonra rahatsız edici oluyor.

Filmin oyuncu kadrosu herkesin malumu olduğu üzere hem yönetmenin hem de Türk sinemasının vazgeçilmezlerinden oluşuyor. Ancak biri var ki, özellikle üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum: Yetkin Dikinciler. Oyuncu belki de en başarılı performansını bu filmde gösteriyor. Hani neredeyse “hep kötü adamı oynasın” diyeceği geliyor insanın. Ancak filmde rol alan oyuncuların genel düzeyinden bahsedecek olursak başarı grafiklerindeki farklılıklar filmi biraz yapmacık kılıyor, inandırıcılığını azaltarak rahatsız ediyor. Bunda bazı diyalogların fazla “ders verici” edayla yazılmış olmasının da payı yok değil. Mesaj içeren, sloganımsı cümleler biraz fazla kullanılmış ki bu da rahatsız edebiliyor.

2005 yapımı Babam ve Oğlum’un film müziğiyle ‘World Soundtrack Discovery of the Year' (Dünya Film Müzikleri Yılın Keşfi) ödülünü alan Evanthia Reboutsika bu filmin müziklerinin de arkasındaki isim. Dolayısıyla müzikler kulağa o kadar tanıdık geliyor ki, bu ortaklık devam ederse, bir süre sonra filmi bilmeseniz de izlediğinizde “bu Çağan Irmak filmi mi?” dedirtecek noktaya gelecek gibi görünüyor.

“Masal yalnızca anlatanın değil dinleyenindir aynı zamanda” O halde herkesin kendine çıkarabileceği bir pay vardır bu masalda da. “Masal” diyoruz ve çocuklara anlatılıyor belki ama aslında yetişkinlere söyleyeceği çok şeyi olan masallardan bu. Çok mu değişik bir şey söylüyor, hayır. Ancak Türk sineması için farklı bir dil yaratma çabası içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda zirve yapmasa da çok da başarısız olduğunu söyleyemeyeceğimiz Çağan Irmak’ı dinlemekte fayda var.