Chuck Palahniuk olmasaydı…
Hiç şüphe yok ki Fight Club, üzerine çok şey söylenebilecek, hem içeriği hem de görselliği bakımından uzun uzun anlatılabilecek bir film. Ancak bu hikayenin perdeye düşüşünden öncesi o kadar önemli ki, böyle bir girizgahı şart kılıyor. O başarının ardındaki bir numaralı isim filmin uyarlandığı kitabın yazarı Chuck Palahniuk. Yazar, Oregon Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış olsa da kitabı yazdığı dönem geçimini bir şirkette otomobil tamirciliği yaparak kazanıyordu. 1996 yılında üyesi olduğu bir edebiyat grubu çerçevesinde ilerde Fight Club’a dönüşecek olan Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa bir hikaye yazdı. Hayata umursamaz ve biraz da alaycı bakışı kendi yazdığı bu kitabın film olarak kazandığı başarıyla kendisini de bir yazar olarak zirveye taşıdıktan sonra kitabın yazım aşamasına ilişkin cümlesinde de kendini açığa vuruyor: “Romanı tamircilik yaparken yazdım, kendimi meşgul etmek ve zaman öldürmek için...”
İlk dönemler kitapları yayınevleri tarafından geri çevrilen bir yazarın günün birinde kitleleri peşinden sürükleyecek, etkisi yıllarca geçmeyecek bir filmin arkasındaki isim olacağı kimsenin aklına gelmezdi diyemeyiz çünkü bu tarz başarı öyküleriyle çok sık karşılaşıyoruz. Ancak Palahniuk’u diğerlerinden farklı kılan bir taraf var, o da eleştirdiği pisliğe bulaşmaması. Sahip olduğumuzu sandığımız “şey” lerin bir süre sonra bizim için yük haline geldiğini, sahiplik kavramının yön değiştirdiğini ve kişinin eşyaya mahkum olduğunu söyleyen yazarın evinde uzun yıllardır televizyon bulunmaması ve ne kadar para kazanmış ve sosyal statü değiştirmiş olsa da mütevazı yaşamından ödün vermemesi bunun en açık kanıtı. Bu noktada böyle bir filme ilham kaynağı olan kitabın yazarını kendi cümleleriyle daha iyi tanımak adına bir alıntı yapmak şart oluyor:
"Yaptığın iş değilsin... Cüzdanındaki para, sırtındaki üniforman ya da sana bugüne kadar değer verilmesini sağlayan diğer özelliklerin. Aslında bunların seninle hiçbir ilgisi yok... Kendini saydam ve her an eriyebilecek bir kar tanesi gibi güzel ve eşsiz mi hissediyorsun? Sen aslında hiçbir şeysin. Çünkü sahip olduğun varlıklar gün gelip sana sahip olmaya başlarlar. Sonra ne mi olur? Önce uyuyamamaya başlarsın. Ardından çevrendeki her şeye yabancılaşmaya… Ve Tyler Durden ile tanışırsın. Tyler’ın her zaman inanmaya hazır olacağınız ve istek duyacağınız bir planı vardır. Aslında gördüğünü zannettiklerinin görülmediğini ve sandıklarının da apaçık ortada olduğunu fark edeceksin..."
Yazardan yönetmene…
Edebiyat uyarlamaları her zaman risk taşır. Okurun beynindekiyle sizinki örtüşmezse ki, bu ihtimal çok yüksektir, kötü bir uyarlama yapmış ilan edilirsiniz. Oysa bundan normal ne olabilir ki? Herkesin farklı bir hayal dünyası vardır ve tabii ki herkes anlatılanları farklı şekilde hayal edecektir. O halde başarılı sıfatını kullanabileceğimiz uyarlamalar sadece okurun imajinasyonuna en çok yaklaşabilen örneklerdir diyebiliriz. Palahniuk’un tüm kitaplarında okuyucuyu bekleyen o farklı evren bu kitapta ve dolayısıyla filmde de var. İlginç karakterler, onların tuhaf işleri, alışkanlıkları ve ilişkileri. Olan bitene vurdumduymaz diyebileceğimiz bakış açısına rağmen inceden yapılan sistem eleştirisi. Bu noktada senaryoyu yazan Jim Uhls’un adını da anarak başarısı Fight Club’dan önce de tescillenmiş yönetmen David Fincher’a geçelim. Film kitapla karşılaştırınca farklılıklar taşısa da bu farklılıklar nerdeyse yok denecek kadar az. Yönetmen faktörü de burada devreye giriyor. Böyle bir filmde kurgu çok önemli ve film bu anlamda o kadar başarılı ki, yazar Palahniuk bile filmin kurgulanmış ilk bölümlerini izlediğinde şaşkınlığı gizleyememiş. Kitabı okuyan birçok insan gibi o da, neredeyse kitaptan daha güzel bir film çıktığı düşüncesine kapılmış.
“bir ben vardır bende, benden içeri”
Bir tane mi acaba gerçekten, yoksa Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda yüzlerce aynada yüzlerce kendisini gören kahramanı gibi yüzlerce kişilik mi var içimizde? Çok farkında olmasak ya da itiraf etmekten korksak da hepimiz hayatımız boyunca o kişiliklerden bir tanesini görünür kılma çabası içinde kendi kendimizle kavga eder dururuz. Günlük hayatın sıkıntıları, bağırmak isteyip de bağıramamak, bizi sinirlendiren ya da üzen şeylere içimizden gelen tepkileri verememek gibi durumlar içimizde şiddet biriktirir. Kavgalarımız belki Fight Club’daki gibi somut anlamda yüzeye çıkmaz ama ruhumuzu yaralayıp dururuz. Biz bu dengeyi kurmaya çalışaduralım, Anlatıcı bunları birebir yaşar, tabii kavgasının kendisiyle olduğunu anlaması biraz geç olur. Öyle ki bir çeşit Dr. Jeykll, Mr. Hyde durumu yaşanmaya başlar. İçinde biriktirdiklerini dışa vuracak bir ortam bulur bulmaz adeta canavarlaşır. Susup sabretmek mi iyi yoksa ne varsa dışa vurmak mı bilinmez ama galiba çoğumuz gibi Anlatıcı için de orta yol diye bir şeyin mümkün olmadığı, olamadığı kesin olan tek şey.
Yaşadığı her ne kadar psikolojik bir rahatsızlık gibi görünse de işin temelinde kişinin kendisini tanıyamaması durumu yatıyor. Çünkü o kadar önemli ki günlük dertlerimiz! Uykumuzu boş şeyler için kaçırmakta üstümüze yok. Anlatıcı da bu anlamda içimizden biri. Uykusuzluğuna çare olarak çeşitli derneklere üye olan, başkalarının mutsuzluğunu kendisine dert edinerek kendi hayatında yolunda gitmeyen her şeyden kaçma çabası içinde bir “kaybeden”. Fight Club’ın, “sözde modern” kapitalist hayatın kendine bile yabancılaştırarak yalnız kıldığı bu çaresiz insanlara olan ironik bakışı asıl mevzumuz. Bu insanlar –yani bizler!- çareyi bir şeyler ama sürekli, durmaksızın bir şeyler yapmakta, acılarını unutmak için kendilerine hediyeler almakta yani tüketim çılgınlığına kapılmakta arıyorlar. Ama gece eve döndüklerinde yine yalnız yatıyorlar ve hiçbir şey çözülmüyor. Herkesin hayatına bir Tyler Durden lazım belki de. Riskten, kırılmaktan korkmamak gerektiğini hatırlatan bir öteki ben olmalı. Aslında var ya, belki de ortaya çıkarmayı bilmek lazım ya da yüzeye çıkmasına izin verme cesaretine sahip olabilmek. Anlatıcı bunu çok da bilinçli bir şekilde yapmıyor ya, acılar doyum noktasına ulaştığında kendiliğinden geliyor Tyler Durden. Bir şekilde özgüven sahibi bir adam olduğunu açığa çıkarıyor. Başkasından yardım aldığını sanırken aslında ihtiyacı olanın kendisinde zaten var olduğunu geç de olsa anlıyor.
“Nasıl Tyler oldum?”
“Anlatıcı” (Edward Norton) bir otomobil şirketinde eksper olarak çalışmaktadır. Görünürde her şeye sahiptir, kapitalist düzenin bizlere sunduğu her şeye… Evindeki eşyadan üzerindeki giysilere kadar her şeyi birinci sınıftır. Ama bir “şey” vardır olmayan, Anlatıcının henüz keşfedemediği, onu uykuya küstüren bir “şey”. Ve o şeyin çok uzağında, çektiği uykusuzluk problemini çözmek üzere gittiği doktor onu ilaçlarla tedavi etmeyi reddedip başka bir çözüm önerince serüveni başlar. Kanser hastalarının çektiği acıları paylaşmak için kurulmuş, gece konuşmaları yapılan bir çeşit terapi derneğine üye olur. Herkes onu da hasta zannediyordur: “Ve sonra bir şey oldu, kendimi bıraktım. Bu çok iyiydi. Unutulmuşlukta kaybolmak… Karanlık, sessiz ve tamamen. Özgürlüğü bulmuştum. Bütün umudunu kaybetmek özgürlüktü.” Orada geçirdiği ilk gece bu cümleler dökülür dudaklarından. Ve kendi deyimiyle “hiç konuşmayınca sanki anlatılamayacak kadar kötü durumdaymış” izlenimi yaratır. Yine modern insanın kırıcı bencilliğiyle karşı karşıyayız. Anlatıcı, acılarını paylaştığı gerçek kanser hastalarına sarılıp ağlarken onları kendi derdine deva olarak kullanır aslında. Öyle ya da böyle uykusuna tekrar kavuşur ama bu defa da derneklere bağımlı olmuştur. Haftanın her günü için farklı bir derneği vardır artık. Böyle bir bağımlılık sahibi olsa da her şey yolunda gibidir, ta ki Marla (Helena Bonham Carter) gelinceye kadar. Anlatıcı onun da kendisi gibi rol yaptığını anlar ve kendi yaptığını meşrulaştırabiliyorken onu suçlar. O varken konsantre olamaz çünkü.
“Anlatıcı: İnsanlar öldüğünü sandıklarında seni gerçekten dinlemeye başlıyorlar.
Marla: Sadece kendi konuşma sıralarının gelmesini beklemek yerine dinliyorlar.”
İkili arasındaki bu diyalog ne kadar içler acısı halde olduğumuzu bir kez daha hatırlatmıyor mu? Sonra günler paylaşılır. Bu arada Fincher’ın, izleyiciyi Tyler Durden’a (Brad Pitt) hazırlayışı Anlatıcı’nın kabus gibi geçen günlerini anlattığı filmin bu ilk sahnelerinde başlar. Tıpkı Tyler’ın gece makinistlik yaptığı sinemalarda aile filmlerinin arasına pornografik kareler ya da sesler eklemesi gibi o da Anlatıcı’nın hikayesini anlatırken araya Tyler’lı kareler ekler. Ve bir gün bir iş seyahati için bindiği uçaklardan birinde “tek servislik” en ilginç arkadaşı olarak Tyler’ı kanlı canlı devreye sokar. Tyler bir sabun üreticisidir ki, bunun da film içinde bir anlamı var. Herhangi bir iş yapıyor olabilirdi ama sabun üretiyor. Çünkü günümüz toplumunun kirlenmiş, kirletilmiş insanlarına en başta da Anlatıcıya ihtiyacı olan arınmayı verecek sembolik bir madde sabun. Bunu da yine günümüz toplumunun açgözlü insanlarının fast-food çılgınlığı, düzensiz yemek ve yaşam alışkanlığı sonucu oluşan fazlalıklarından kurtulmasını sağlayan liposuction çılgınlığından artan yağlarla yaparak çirkinlikten güzellik, kirli olandan temiz bir şey çıkarmaya çalışıyor.
İş gezisinden dönüşünde sahip olduğu her şeyini yani evini ve içindekileri bir yangında kaybeden Anlatıcı bir sebepten (!) yeni tanıştığı bu yabancıyı arar. Ve sarhoşken gerçek duyguların ortaya çıktığına dair bir söylem yerini bulur ve kısa sürede neredeyse ülkeyi saracak olan Fight Club çılgınlığının tohumları o gece atılır. Anlatıcı, dairesini kaybettiğinde “Sadece her şeyimizi kaybettiğimizde her şeyi yapmaya özgürüzdür” cümlesiyle farkında olmaksızın yüzleşir. Çünkü orayı, oradaki pahalı eşyasını, giysilerini her şeyi sanmasına rağmen yine de bir türlü “tam” olamaz, hepsinden kurtulduğundaysa artık kaybedeceği bir şey kalmaz ve dolayısıyla gerçek benliğini ortaya çıkarabilecek cesarete sahip olur. Ancak özgürlükle tanışıklığı kolay üstesinden gelebildiği bir şey değildir. Her şeyi olduğu gibi kabullenmese de hoşuna gitmiyor da değildir. Olmak istediği insan olmak acı verir çünkü alışkanlıklar, genel normlar vardır ya da olması gereken kişiden uzaklaşmak o kadar kolay değildir, çünkü 30 yaşına kadar biriktirdiği maddi-manevi her şeyi bir anda terk etmesi gerekir.
“Çok sinirleniyoruz”
“…Hepimiz televizyonlarda görüyoruz… İnanıyoruz ki bir gün hepimiz milyoner olacağız… Ve film tanrıları ve rock tanrıları… Fakat olamayacağız. Yavaşça bunu öğreniyoruz. Ve çok sinirleniyoruz.”
Tyler Durden’ın kulüp üyelerine hitaben yaptığı bu konuşma Fight Club’ın oluşum amacını kısa ve net bir şekilde özetliyor. Sinirleniyoruz ve bunu boşaltacak mecramız yok, kulüp üyeleri belki de bu yüzden bağımlı oluyorlar. Manevi anlamda çekilen acıları azaltmak adına bedenlerine zarar veriyorlar. Öyle ya beden iyileşiyor bir şekilde ama ruh yaralarını sarmak çok daha zor. Bir çeşit boşalma, deşarj olma yöntemi. İçimizden kaç kişi sinir anlarında kafasını duvarlara vurmamış ya da en azından bunu yapmayı aklından geçirmemiştir? Çok sinirlendiğinizde veya acı çektiğinizde hırsınızı alabileceğiniz bir şey yoksa etrafınızda, kendinizden ya da en yakınınızdakinden çıkarmak istemediniz mi hiç? Sonrasını düşünmeyecek kadar hırslanmadınız mı?
İşte Dövüş Kulübü bunu yapmaya gerçekten ihtiyacı olanların toplandığı bir dernek olur. Ancak kulübün “ilk iki” kuralı yani böyle bir kulübün varlığından hiç kimseye bahsetmeme kuralı delinince bir sürü eyalette yeni dövüş kulüpleri açılmaya başlar ve Tyler Durden da artık bir nevi peygamber hatta efsane konumuna gelir. Çünkü insanların onları peşinden sürükleyecek bir şeylere ihtiyacı vardır. Kendi kimliğinizin hiçbir önemi yoktur, biri sizin yerinize düşünür ve size sadece onun söylediklerini yapmak düşer. Ve siz de her zaman olduğu gibi bundan memnun olduğunuzu zannedip mutlu numarası yapmaya devam edersiniz.
İpler kimin elinde?
Anlatıcı daha önce de bahsi geçtiği gibi bir süre sonra bambaşka bir insan olur, hem hayata bakışı, hem sosyal hayat içindeki rolü değişir. Artık müdürüne kafa tutabilen, farkında olmasa da bir kadınla yakınlık kurup onu incitebilen, insanlara bağırıp onları peşinden sürükleyebilen biri olmuştur. Tabii bunların çoğunu Tyler kimliğiyle yaptığı ve bunun farkında olmadığı için karanlık tarafına biraz da kıskançlıkla bakar. Marla’yla cinselliğe dayalı bir ilişkileri vardır ve aslında Tyler çok defa ona, kendisinin kim olduğuna dair ipuçlarını verir. Mesela; Marla’yla kendisi hakkında asla konuşmaması gerektiğini söyler ama Anlatıcı’nın bunun sebebini anlaması biraz uzun sürecektir. Sonra çantalarının aynı olması, babalarıyla olan ilişkilerinin benzerliği gibi detaylar Anlatıcı’ya “anla artık” der gibidir. Bu arada kulüp bir süre sonra Tyler’a yetmemeye başlayınca o da başka eylemlere başlar. İnsanları ölüme hazırlayıp ertesi gün hayatlarının en mutlu günü olmasını sağlamaya çalışmak gibi. Sonra evinde bir çeşit hizmetliler ordusuyla yaşamaya başlar. Ve bir noktadan sonra ipler artık Anlatıcı’nın elinde değildir ve olanlar rahatsız edici noktaya gelir. Tyler’ın aslında kendisi olduğunu fark ettiğindeyse onun yaptığını sandığı her şey gözünün önüne gelir, Marla’yla olan ilişkisi, kendi evini kundaklaması, kendi kendine vurması… Her şey açıklığa kavuşsa da Tyler’dan kurtulmak o kadar kolay olmaz. En büyük eylemleri gerçekleşmek üzeredir. Bir çeşit terörist saldırı… Kapitalist sistemin en büyük kalelerini havaya uçurmak üzeredirler. Marla geldiğinde ufkunu açan tarafını, Tyler’ı öldürmeyi başarmıştır. Kısa bir süre sonra The Pixies’in o anın anlam ve önemine çok uygun şarkısı ‘Where Is My Mind’ eşliğinde kulelerin havaya uçuşunu izlerler. Sahi, “aklımız nerede?”
Karmaşayı uyum içinde anlatabilmek…
Fight Club insan ruhunun karmaşıklığından yola çıkıp bunun günlük hayata yansımasını sağlam kurgusu sayesinde kendi içinde yakaladığı uyumla anlatıyor. Kendimizle olan kavgamız dizginlerin kimin elinde olduğuna karar verene dek hiç bitmez. Başkalarıyla olan ilişkilerimizde de dizginleri birilerinin eline verip vermemeye karar verene kadar savaşırız. Tabii “bu savaş biter mi” sorusuna cevap vermektir zor olan. Anlatıcı Tyler’ı bulduğunda veya ondan kurtulduğunda kendini bulup aydınlığa kavuşuyor mu gerçekten?
Bir de filmin ötesinde bir not: Bir sinema filmi için uzun süre çoğu zaman izleyiciyi sıkma riskiyle karşı karşıyadır. Ancak Fight Club, 139 dakikalık süresine rağmen başarılı anlatım diliyle sıkmak bir tarafa hiç bitmesin istediğimiz bir film olmayı başardı. Fight Club gibi –en azından konu itibarıyla- bağımsız çıkışlı bir filmin böyle geniş bir kitleye hitap edip herkesin sevgisini kazanması ayrı bir başarı. Yani film, popcorn sineması izleyicisine de kendini sevdirmeyi başardı. Bu noktada akıllara bir soru geliyor: Acaba bu film düşük bir bütçeyle, ismi çok da bilinmeyen bir yönetmenle, Brad Pitt, Edward Norton gibi popüler oyuncuları barındırmaksızın çekilseydi aynı başarıyı kazanır mıydı? Belki yine gerçekten çok iyi bir film olurdu ama bu kadar izleyiciye ulaşamazdı muhtemelen. Sinema tarihinde zamanında ismi pek de bilinmeyen yönetmenlerin çektiği ve çok az izleyiciye ulaşan, sonra Hollywood çevrimi olarak piyasaya tekrar sürüldüğünde başarıyı yakalayan ya da adından söz ettiren yapımlara hiç rastlamamış değiliz. Aç Gözünü (Abre Los Ojos)-Vanilla Sky örneğinde olduğu gibi. Tom Cruise yapımcı Cameron Crowe yönetmen olunca herkes izliyor da filmi çektiği yıllarda henüz tanınmayan bir yönetmen olan Alejandro Amenabar çekince neden aynı şey olmuyor? Bu da aslında cevabı çok belli olsa da tartışabileceğimiz bir mevzu ama tartışamayacağımız tek şey Fight Club’ın başarılı bir ortaklık sonucunda sinema tarihinin en sıra dışı uyarlamalarından biri olduğu.






