
Çaresizlik insanı suça teşvik eder mi? Çaresiz kalan her insan bir şekilde potansiyel suçlu mudur? Belki de bu soruların yanıtı “hayır” olabilir ama çaresizlik insanı normalde asla yapmayacağını düşündüğü şeyleri yapabilecek düşünce formuna sokabilir. Peki, düşünmekle yapmak arasındaki o ince çizginin masum tarafında kalabilmek ya da kalamamak insanın içselliğiyle ilintili değil midir? Çaresiz kaldığınızda tek çözüm başkasına zarar vermek midir yoksa zarar vereceğiniz şey bizzat kendiniz olabilir misiniz? İki seçeneğiniz vardır ve hangisini seçeceğiniz sizin hayata ve kendinize bakışınızla veya belki de bakmayışınızla ilgilidir.
Suç olgusunu saatlerce değişik örnekler üzerinden tartışabiliriz. 2002 yapımı Hiçbiryerde ile Türk sinemasında altı çizilmesi gereken bir filme imza atan yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, bu olguyu bize Rıza üzerinden düşündürtüyor. Rıza, zaten ipotekli olan kamyonunun bozulmasıyla bir çıkmaza düşüyor. “Hiçbir şeyim olmasın, o olsun” gibi bir düşünce tarzıyla kamyonuna bağlı olan Rıza’nın onu kaybetmesi sahip olduğu tek ve aynı zamanda her şeyi kaybetmesi anlamına geliyor aslında. Böyle düşününce onun kamyonunu kazanmak adına yaptıklarını hoş görebilir miyiz acaba? Pirselimoğlu bu kararı bize bırakıyor. Kendi karakterini öyle objektif anlatıyor ki hiç duygu sömürüsüne yer vermemesi bir tarafa Rıza’yı yer yer sevimsizliğin sınırlarında dolaştırıyor.
Filmin en büyük başarısı da muadillerinde pek rastlanmayan bu objektifliği zaten. Kahramanla özdeşleşme ya da ona acıma, dolayısıyla “çaresizlik neler yaptırıyor” cümlesini söyletme gereği hissetmiyor. Rıza o kadar alelade bir adam ki yönetmen karakterini derinlemesine tahliller yapıp, onu bolca konuşturarak size sevdirmeye hiç mi hiç uğraşmıyor. Dolayısıyla içinde bulunacağı hiçbir kötü durumda onun için üzülüp hak verme yoluna girmiyorsunuz. Hikaye değil de karaktere odaklanan bir filmin, bir taraftan kahramanını yabancılaştırırken bir taraftan da ağır tempolu anlatımı tercih etmesine rağmen sıkmaması çok sık rastlanan bir durum değil. Rıza asla üstü kapalı ya da açık izleyiciye “başka çarem yoktu” bile demiyor. Bilakis daha filmin başlarında ölen bir arkadaşının cebinden para çalarak size o kadar da acınacak biri olmadığı izlenimini veriyor. Peki, onun hiç mi vicdanı yok, hiç mi sorgulamıyor kendini? Evet, var ve o da kendince, kendini affetmeye ya da affettirmeye çalışıyor ama film bunun üzerine kurgulanıp sıradanlaşma tehlikesine düşmüyor. Çünkü Rıza bunu bile açıkça yapmıyor, Pirselimoğlu o ruh halini öyle ustaca detaylarla veriyor ki izleyici o dakikadan sonra empati kuramıyor daha doğrusu kurma gereği hissetmiyor. Rıza’dan nefret etmiyorsunuz belki ama tıpkı onun hayata genel bakışı gibi siz de ona uzaktan, soğuk ve belki de biraz sığ bakıyorsunuz. Yönetmenin vicdan muhasebesi yaptırdığı asıl karakterse Aysel. O da tıpkı filmde yer alan diğer karakterler gibi mutsuz. Ve bir sırrı var. Kendisini terk edip yıllar sonra karşısına çıkan Rıza’yı artık görmek istemese de tek bir şey, o sırrı paylaşıp vicdanını rahatlatmak adına onunla yeniden ve başkaca bir beklentisi olmaksızın yakınlık kuruyor.
Dikkat çeken bir diğer detaysa filmin genelinin geçtiği virane oteller ve onların sakinleri. İster istemez Zeki Demirkubuz sinemasının otellerini hatırlıyor insan. Sürekli açık olan bir televizyon, küçük hayalleri olan ama bunları gerçekleştirmek için pek de çaba harcamayan otel sakinleri.
Oyunculuklar açısından ortanın üstü bir genel performans değerlendirmesi yapabileceğimiz filmde, Rıza’yı canlandıran oyuncu Rıza Akın, karakterin inandırıcılığını artıran bir performans sergiliyor.
Pirselimoğlu, senaryosunu neredeyse “yorumsuz” yazdığı filmi çekerken de oldukça sade bir sinema dili kullanarak aynı üslubu benimsiyor. Kamerasını sabitliyor ve önünden hayatın, olayların, kişilerin geçip gitmesine izin veriyor. Öyle ya, gerçekte de biz ne kadar içinden ya da önünden geçip gitsek de hayat devam etmiyor mu? Ve eğer hayatınızın bazı dönemlerinde ışık yoksa onu siz yaratamıyorsunuz. Tıpkı bu filmde bunun için uğraşılmaması gibi. Ancak görsellikten bahsederken, filmde zaman zaman izleyiciyi sıkabilecek benzer planların biraz fazla kullanıldığını eklemek gerekir. Bu sahneler zaten ağır ilerleyen bir akışa sahip filmi iyice durağanlaştırıyor.
Başarısını, sırtını sermayeye yaslamak yerine kendi dinamiklerinden yaratan bu tarz filmlere destek vermek gerektiğine inananlardansanız Rıza’yı sinemada izleyiniz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder