15 Ocak 2008 Salı

4 AY, 3 HAFTA, 2 GÜN


ERKEĞİN ADI ÖNEMLİ Mİ?

Hayatın maddi-manevi zor olduğu, yoksunluk ve yoksulluğun mutsuz kıldığı coğrafyalarda, o mutsuzluklardan en çok pay alan kesim kadın ve çocuklar oluyor nedense. Mutsuzluk getiren şey savaş da olabilir, ekonomik sıkıntılar da, başka bir sürü somut olumsuzluklar da… Ama sonuç değişmiyor. Belki de “doğanın kanunu” diye nitelendirilen döngü buna sebep oluyor ancak güçlü olan genelde kazanıyor.

Bu yazı için bu cümlelerin muhatabı ya da bu gerçekliği bizlere bir kez daha hatırlatansa 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’de yaşamlarının bir gününe tanıklık ettiğimiz Otilia ve Gabita… Komünizmin son demlerini yaşayan Romanya’da evlilik dışı bir çocuğa hamile kalan Gabita ve ona bu bebekten kurtulması için yardım etmeye çalışan arkadaşı Otilia… Gabita’nın bebeğinin babası ise bırakın “neden yardım etmiyor, şimdi o nerede ki” sorularını sordurtmayı, adıyla veya geçmişte yaşadıklarıyla bile, filmde bir cümleyle olsun yer almıyor.

Aslında yönetmen Cristian Mungiu’nun hikayeyi anlatırken açıklama yapmaya gerek duymadığı tek ayrıntı bu değil. O sadece filmini başlatıyor ve izleyiciyi, kamerayı peşine takıp koşturmaya başlattığı Otilia’yla birlikte Gabita’nın dramına dahil ediyor. Gerideyse safça hatalarıyla zaman zaman sinir bozucu hale gelen Gabita’yı bırakıyor. Film her ne kadar içeriğini; onun yanlış zaman, yanlış mekan, yanlış olay üçlemesinden yaratıyor olsa da, Gabita oldukça edilgen. Sadece bir yerlerde arkadaşının sorunları çözmesini bekliyor.

Ve o sorun o gün başlayıp, bitiyor. Karakterlerle birlikte, öncesi ve sonrasının olmadığı, olsa da yönetmenin dert edinmediği o günü yaşıyorsunuz. Bunu yapmak için bolca malzemeye sahip olsa da filmini süsleyip, karmaşıklaştırma çabası yok Mungiu’nun. Dolayısıyla karakterlerin geçmişi gibi komünizm de sadece onların yaşadığı, geçtiği mekanlarda bir iz olarak yerini alıyor filmde: Bir öğrenci yurdunun odalarında yapılan kozmetik alışverişi, yasadışı bir kürtaj için mekan olacak bir otel odasının ne kadar zor ayarlandığı, rüşvet olarak aranan bir paket sigaranın bile güçlükle bulunması gibi detaylarda gizli dönemin Romanya’sı. Bir de Otilia’nın gündüz vakti veya gecenin bir yarısı arkadaşına yardım etmek için geçtiği caddelerde, bulunduğu mekanlarda.

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ü özel kılansa, sade bir sinema diliyle kamerayı kahramanın peşine takıp “ne”yse onu anlatarak duygu sömürüsüne yer vermemesi. Ve senarist ve yönetmen Mungiu’nun bir erkek olarak kadına odaklanışı. Hatta minimum sayıda tuttuğu erkek karakterlere yüklenişi... Bu yüklenişin en göze çarpan örneğiyse kürtajı gerçekleştiren Bebe. Kadının çaresizliğini kullanan, “kötü” olarak niteleyebileceğimiz bir karakter. Onun için, yaptığı işlemle bir insan hayatını tehlikeye atıyor olduğu gerçeği değil, istediği otel ayarlanamadığı için kimliğini resepsiyona bırakmasından kaynaklanabilecek sorunlar önemli. Bunu öyle bir kullanıyor ki; kürtajın yasaklandığı Romanya’da, bebekten illegal bir şekilde “kurtulmak” zorunda olan ve bu işlem için yeterli parayı toparlayamayan iki kadının, sadece kadın olmalarından kaynaklanan fizyolojik özelliklerini kullandıktan sonra para, risk her şey bir anda yok oluyor. Ve Bebe o noktadan sonra sert tavrından, ses tonuyla bile uzaklaşarak “baba” tavrıyla yaklaşıyor iki arkadaşa.

Oyuncular bu soğuk, kasvet veren filmin başarısında önemli yere sahip. Özellikle üzerine, izleyiciyi kendisiyle birlikte sürükleme yükü verilmiş olan Otilia’yı canlandıran Anamaria Marinca, olmak zorunda olduğu güçlü kadını oynarken pek de çözülme yaşamıyor. O ve diğer oyuncuların aşırılıktan uzak, doğal oyunculukları, içinde karmaşa bulundurmayan bir senaryo ve aynı sadelikte bir sinema diliyle birleşince ortaya neredeyse belgesel tadında izlenen bir film çıkıyor.

Hiç yorum yok: