
ÖNCE VE SONRA
Kurduğumuz, kurduğumuzu sandığımız, bir şekilde parçası olduğumuz düzenden hep şikayet eder dururuz. Ve nasıl oluyorsa bizden kötü durumda olan yoktur. Kimse kimseyi dinlemez, çünkü herkes kendi dertleriyle öyle meşguldür ki, “başkalarınınki dert mi benimkinin yanında” der bilinçaltlarımız sürekli. Hatta dilimiz, çoğu zaman! Bir kendine acıma durumu var ki ne tarafa baksanız aynı şey! Başkalarını teselli eder hatta kızarız onların kendilerine bakışına ama çuvaldızı kendimize ne kadar batırıyoruz acaba? Kelebek ve Dalgıç’ın Jean-Do’sunun dediği gibi bazı şeyleri fark edebilmek için illa ki bir felaket mi yaşamalıyız?
Julian Schnabel’a Oscar adaylığı getiren bu gerçek yaşam hikayesinin Jean-Dominique Bauby’si o felaketi 43 yaşındayken yaşıyor. Öncesindeyse, görünürde hayatta sahip olunabilecek her şeye sahip. Daha doğrusu günümüz toplumunda “iyi bir hayat” kavramının dayattığı her şeye sahip. Ancak beyne giden kan damarlarından birinin tıkanması sonucu uğradığı “kaza”dan sonra sahip olduğu hiçbir şeyin anlamı kalmıyor. Çünkü Jean-Do için somut anlamda, geride kalan tek şey, vücudunun tek hareketli bölgesi olan sol gözü oluyor. Tabii zengin ve ünlü biri olması büyük şans ki; doktorları, terapistleri onu hayata döndürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sadece tedavi gördüğü hastane değil, tüm dünya dualarıyla bu inançsız adamı mümkün olduğunca iyileştirmeye çalışıyor. Doktorlara göre böyle bir travmadan sonra yaşaması bile büyük bir şans. Ama kendisinin de dediği gibi “bu yaşamak mı” gerçekten? Tıpkı Alejandro Amenabar’ın İçimdeki Deniz’inin (Mar Adentro-The Sea Inside) Ramon’u gibi o da önceleri ölmek istiyor. Ama Ramon gibi bu tavrında ısrarcı olmuyor, aksine sağlıklı bir sürü insana çok şey düşündürtecek şekilde hayata bağlanıyor. Hiç vicdan muhasebesi yapmıyor mu? Elbette, öyle ki, ilk zamanlar kendiyle hesaplaşırken size de sanki “ilahi adalet yerini buldu” yu söyletmeye çalışıyor. Ama buna da takılıp kalmıyor ve hem kendisinin hem de ona destek olanların azmi sayesinde ortaya bu filmi izlememizi sağlayacak olan kitabı çıkartıyor.
Jean-Do’nun başına gelen her ne kadar öyle olsa da Kelebek ve Dalgıç trajik bir film değil. Aksine onun dışarıda olup bitenlere verdiği bazı tepkiler izleyiciyi güldürebiliyor. Sadece izleyici değil kendisi de durumunun çevresinde yarattığı bazı garipliklere çok gülüyor. Bu anlamda film trajediyle mizah dozunun iyi ayarlandığı bir örnek olarak da hafızalarda yer ediyor.
Schnabel filmin büyük kısmında, kamerasını Jean-Do’nun gözü olarak kullanıyor. Bu da, bir taraftan empati duygumuzu harekete geçirerek onun yaşadığı felaketi çok güçlü bir şekilde hissetmemizi sağlarken diğer taraftan da farklı bir sinema diliyle çekilmiş bir film izleme şansını veriyor. Sadece görsel olarak değil, işitsel olarak da şanslıyız ki, filmdeki diğer karakterlerin Jean-Do’dan duyma şansına sahip olmadığı düşünceleri, duyguları da duyuyor, içinde bulunduğu psikolojiyi birebir hissediyoruz. Dolayısıyla hayatını bizzat onun beyninden görme şansına sahip olmak, bizi elinde kalan son şeye, hayallerine de ortak ediyor. Jean-Do üzerindeki “dalgıç” kıyafetinin ağırlıyla batarken hayalleri onu bir “kelebek” kadar hafifletip özgür kılıyor. Biz de hayal kurmanın özgürleştirici etkisini, insanda yarattığı güzel hislerin ne kadar vazgeçilmez olduğunu ve hiçbir şeye sahip olmasak bile hayallerimizin bizden çalınamayacağını, onlarla yaşama tutunabileceğimizi bir kez daha hatırlıyoruz. Böylece bir trajediden kendimize umut payı çıkarabiliyoruz. Filmin belki de en büyük başarısı bu. Sahip olmadıklarımızın eksikliğine üzülmek yerine sahip olduklarımızın ne kadar önemli olduğunu fark etmemizi sağlaması. Schnabel’ın bu noktada, Jean-Do’nun hayalleriyle gerçekliği ustaca birleştirerek izleyiciyi filmine dahil etmek konusunda oldukça başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Bunda filmde kullanılan müziklerin yerindeliğinin payı da yadsınamaz. Gençlik yıllarında müzikle de ilgilenen yönetmen, filmin müzik süpervizörlüğünü de üstlenerek ortaya görsel etkisinin dışında müzikal olarak da izleyiciyi tatmin eden bir film çıkarıyor.
Basquiat, Before Night Falls gibi biyografik filmleriyle tanıdığımız Julian Schnabel bir biyografinin altından daha başarıyla kalkıyor. Biyografiler demişken, meraklısına sırada Lou Reed’in olduğunu da eklemeden geçmeyelim. Bu arada siz hala odanızda oturmuş kendinize acıyorsanız, oturduğunuz yerden kalkıp, bunu asla yapmamanız gerektiğini size bir kez daha hatırlatacak olan bu filmi izlemenizi tavsiye etmeme bilmem gerek var mı?


