26 Ocak 2008 Cumartesi

LE SCAPHANDRE ET LE PAPILLON- KELEBEK VE DALGIÇ


ÖNCE VE SONRA

Kurduğumuz, kurduğumuzu sandığımız, bir şekilde parçası olduğumuz düzenden hep şikayet eder dururuz. Ve nasıl oluyorsa bizden kötü durumda olan yoktur. Kimse kimseyi dinlemez, çünkü herkes kendi dertleriyle öyle meşguldür ki, “başkalarınınki dert mi benimkinin yanında” der bilinçaltlarımız sürekli. Hatta dilimiz, çoğu zaman! Bir kendine acıma durumu var ki ne tarafa baksanız aynı şey! Başkalarını teselli eder hatta kızarız onların kendilerine bakışına ama çuvaldızı kendimize ne kadar batırıyoruz acaba? Kelebek ve Dalgıç’ın Jean-Do’sunun dediği gibi bazı şeyleri fark edebilmek için illa ki bir felaket mi yaşamalıyız?

Julian Schnabel’a Oscar adaylığı getiren bu gerçek yaşam hikayesinin Jean-Dominique Bauby’si o felaketi 43 yaşındayken yaşıyor. Öncesindeyse, görünürde hayatta sahip olunabilecek her şeye sahip. Daha doğrusu günümüz toplumunda “iyi bir hayat” kavramının dayattığı her şeye sahip. Ancak beyne giden kan damarlarından birinin tıkanması sonucu uğradığı “kaza”dan sonra sahip olduğu hiçbir şeyin anlamı kalmıyor. Çünkü Jean-Do için somut anlamda, geride kalan tek şey, vücudunun tek hareketli bölgesi olan sol gözü oluyor. Tabii zengin ve ünlü biri olması büyük şans ki; doktorları, terapistleri onu hayata döndürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sadece tedavi gördüğü hastane değil, tüm dünya dualarıyla bu inançsız adamı mümkün olduğunca iyileştirmeye çalışıyor. Doktorlara göre böyle bir travmadan sonra yaşaması bile büyük bir şans. Ama kendisinin de dediği gibi “bu yaşamak mı” gerçekten? Tıpkı Alejandro Amenabar’ın İçimdeki Deniz’inin (Mar Adentro-The Sea Inside) Ramon’u gibi o da önceleri ölmek istiyor. Ama Ramon gibi bu tavrında ısrarcı olmuyor, aksine sağlıklı bir sürü insana çok şey düşündürtecek şekilde hayata bağlanıyor. Hiç vicdan muhasebesi yapmıyor mu? Elbette, öyle ki, ilk zamanlar kendiyle hesaplaşırken size de sanki “ilahi adalet yerini buldu” yu söyletmeye çalışıyor. Ama buna da takılıp kalmıyor ve hem kendisinin hem de ona destek olanların azmi sayesinde ortaya bu filmi izlememizi sağlayacak olan kitabı çıkartıyor.

Jean-Do’nun başına gelen her ne kadar öyle olsa da Kelebek ve Dalgıç trajik bir film değil. Aksine onun dışarıda olup bitenlere verdiği bazı tepkiler izleyiciyi güldürebiliyor. Sadece izleyici değil kendisi de durumunun çevresinde yarattığı bazı garipliklere çok gülüyor. Bu anlamda film trajediyle mizah dozunun iyi ayarlandığı bir örnek olarak da hafızalarda yer ediyor.

Schnabel filmin büyük kısmında, kamerasını Jean-Do’nun gözü olarak kullanıyor. Bu da, bir taraftan empati duygumuzu harekete geçirerek onun yaşadığı felaketi çok güçlü bir şekilde hissetmemizi sağlarken diğer taraftan da farklı bir sinema diliyle çekilmiş bir film izleme şansını veriyor. Sadece görsel olarak değil, işitsel olarak da şanslıyız ki, filmdeki diğer karakterlerin Jean-Do’dan duyma şansına sahip olmadığı düşünceleri, duyguları da duyuyor, içinde bulunduğu psikolojiyi birebir hissediyoruz. Dolayısıyla hayatını bizzat onun beyninden görme şansına sahip olmak, bizi elinde kalan son şeye, hayallerine de ortak ediyor. Jean-Do üzerindeki “dalgıç” kıyafetinin ağırlıyla batarken hayalleri onu bir “kelebek” kadar hafifletip özgür kılıyor. Biz de hayal kurmanın özgürleştirici etkisini, insanda yarattığı güzel hislerin ne kadar vazgeçilmez olduğunu ve hiçbir şeye sahip olmasak bile hayallerimizin bizden çalınamayacağını, onlarla yaşama tutunabileceğimizi bir kez daha hatırlıyoruz. Böylece bir trajediden kendimize umut payı çıkarabiliyoruz. Filmin belki de en büyük başarısı bu. Sahip olmadıklarımızın eksikliğine üzülmek yerine sahip olduklarımızın ne kadar önemli olduğunu fark etmemizi sağlaması. Schnabel’ın bu noktada, Jean-Do’nun hayalleriyle gerçekliği ustaca birleştirerek izleyiciyi filmine dahil etmek konusunda oldukça başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Bunda filmde kullanılan müziklerin yerindeliğinin payı da yadsınamaz. Gençlik yıllarında müzikle de ilgilenen yönetmen, filmin müzik süpervizörlüğünü de üstlenerek ortaya görsel etkisinin dışında müzikal olarak da izleyiciyi tatmin eden bir film çıkarıyor.

Basquiat, Before Night Falls gibi biyografik filmleriyle tanıdığımız Julian Schnabel bir biyografinin altından daha başarıyla kalkıyor. Biyografiler demişken, meraklısına sırada Lou Reed’in olduğunu da eklemeden geçmeyelim. Bu arada siz hala odanızda oturmuş kendinize acıyorsanız, oturduğunuz yerden kalkıp, bunu asla yapmamanız gerektiğini size bir kez daha hatırlatacak olan bu filmi izlemenizi tavsiye etmeme bilmem gerek var mı?

18 Ocak 2008 Cuma

ZAVET- BANA SÖZ VER


KUSTURICA CEPTEN YİYOR!

Avrupa sinemasının en önemli temsilcilerinden biri kuşkusuz Emir Kusturica. Altın yıllarını yaşadığı 90’lı yıllardan sonra bir duraklama dönemine girmiş olsa da o yılların yüzü suyu hürmetine yeni filmlerini merakla beklediğimiz yönetmenlerden biri hala. Fakat maalesef artık beklentilerimizi karşılamanın biraz uzağında kalıyor. Çünkü artık değişik bir şey söylemiyor. Dolayısıyla Emir Kusturica sinemasında görmeye alışkın olduğumuz her şey bu filmde de var. Sebep yönetmenin takıntıları mı yoksa çizgisinin dışına çıkamama başarısızlığı mı bilinmez ama o bildik gariplikler ya da komiklikler bizi artık ne güldürüyor ne de şaşırtıyor. Nerede Çingeneler Zamanı, nerede Arizona Dream, nerede Underground diyoruz ister istemez.

Bana Söz Ver, saf ama zeki taşra ekseninden doğup büyük şehre inerek mantık sınırlarını olabildiğince zorlayan bir karmaşa silsilesine dönüşüyor. Filmde tanımlandığı üzere “Tanrının unuttuğu bir yer” de yaşayan, Tsane ve ilginç mekanizmalar üretme teknisyeni dedesi bu hikayenin yapıtaşları. Dedesi, öldüğü zaman yalnız kalacağını düşündüğü torununu, yanına satması için bir inek vererek aklayıp paklayıp büyük şehre yolluyor ve kendisine bir ikon ve bir de gelinle dönmesini istiyor. Sonrasında Tsane şehirde aşık olduğu Jasna ve kardeş benimsediği iki inşaat işçisiyle mafyavari olaylara karışırken dedesi de köyün kilisesini “düğün ve cenaze”ye hazırlıyor. Tüm bunları anlatırken Kusturica aslında hayatla ilgili bir şeyleri sorguluyor. Ölüm yaklaştıkça “görünmeyene” yakınlaşma çabası, modern hayata ve onun yarattığı sistemin insanlarına iğneleyici göndermeler, tüm dünyaya hakim olma çabasındaki güçler ve o güçlere yaranmaya çalışan küçük insanlar gibi.

İşin aslı ya da daha açıkçası Kusturica’nın bu filmde sistem eleştirisi yapmaya çalıştığı çok açık. Hatta o sistemden en çok beslenen hatta belki de o sistemi bizzat yaratan Amerika’ya ayrıca söylemek istediği bir şeyler var gibi. O kadar ki, mafya lideri karakterinin alakalı alakasız birçok sahnede dilinden düşürmediği “Amerikası” fazla kör gözüm parmağına durumu oluşturarak bir yerden sonra “e, anladık ama” dedirtiyor. Ancak yönetmenin asıl derdi Amerika’nın da ötesinde kapitalizme hoş görünmeye çalışarak meyvelerinden yemeye çalışan sözde girişimci ruh. Sözü geçen zümreyi aptallaştırarak bir çeşit intikam alıyor belki de. Fakat bahsedildiği gibi bunu biraz fazla gözümüze sokarak yapıyor ki, kendisinden beklenen daha ince espriler ve ayrıntılarda gizli göndermelerdir.

Kusturica filmlerini başarılı kılan en önemli özellik karakterlerinin sağlamlığıdır. Hikaye değil, karakterler filmi götürür. Ancak Bana Söz Ver’in karakterleri bu misyonu tam olarak başarıyla gerçekleştiremiyor. Ya da daha önce bahsi geçtiği gibi biz onları o kadar çok gördük ki, artık sıkıcı bulma tehlikesiyle bile karşı karşıyayız. Mesela; bir arabaya doluşup kente korku saçan zeka yoksunu mafya üyeleri ve liderin müzik eşliğinde arabada dans etmesi, işlenen cinayetin sıradanlaştırılması gibi sahneler onun daha önce kullanmadığı şeyler değil. Karakterlerin kötülerle savaşta kullandıkları, kendi icatları olan ilginç makineler de… Yine içeriği zenginleştiren gerçeküstü sahneler de bu filmde yerini alıyor. Arizona Dream’deki bilge balığın film boyunca perdede arz-ı endam etmesini hatırlatan bir kuş adamımız bile var. Ancak Arizona Dream’de balığa yüklenen anlamla Bana Söz Ver’deki arasında kesinlikle yadsınamaz bir fark söz konusu. Yerli yersiz sahnelerde uçan o adam, yönetmenin belki de eski filmine gönderme yapmasının ya da bize o güzel filmi hatırlatmasının dışında gayet gereksiz bir ayrıntı olarak filmdeki yerini alıyor.

İnsanın içini ısıtan hatta duruma göre neşe veren Balkan müzikleri de yönetmenin vazgeçilmezlerinden. Yıllar geçse de hala zevkle dinlediğimiz soundtrack albümler, onun filmlerinin unutulmaz yanlarından. Yıllar önce yollarını ayırdığı Goran Bregovic faktörünün yokluğundan mı, biz alıştığımızdan mı bilinmez ama bu filmde o müzikler, o kadar da ısıtmıyor. Hatta bazı sahnelerde sırf filme hareket katmak adına kullanılmış hissi veriyor ki, o sahneler de filmi gereksiz yere uzatmış havası yaratıyor. Yeri gelmişken, filmin süresinin, hikayeye hizmet etmek bir tarafa onu daha da sıkıcı hale getirdiğini belirtmeden geçmemeli. Gerçi Kusturica filmlerinin özelliklerinden biri de sürelerinin uzun olması belki ama bu filmde o süreyi çok da iyi değerlendiremediği bir gerçek.

Kusturica’nın son yıllarda sinemasına yeni bir şey katamadığı çok açık. Bana Söz Ver de bu anlamda bir hayal kırıklığı. Yine de yönetmenin “şanlı geçmişi” ne hürmetten izlenmeli. Yeni çalışmalarını bundan sonra da merakla bekleyeceğiz belki ama o beklentiler artık çok da yüksek olmayacak gibi.

15 Ocak 2008 Salı

4 AY, 3 HAFTA, 2 GÜN


ERKEĞİN ADI ÖNEMLİ Mİ?

Hayatın maddi-manevi zor olduğu, yoksunluk ve yoksulluğun mutsuz kıldığı coğrafyalarda, o mutsuzluklardan en çok pay alan kesim kadın ve çocuklar oluyor nedense. Mutsuzluk getiren şey savaş da olabilir, ekonomik sıkıntılar da, başka bir sürü somut olumsuzluklar da… Ama sonuç değişmiyor. Belki de “doğanın kanunu” diye nitelendirilen döngü buna sebep oluyor ancak güçlü olan genelde kazanıyor.

Bu yazı için bu cümlelerin muhatabı ya da bu gerçekliği bizlere bir kez daha hatırlatansa 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’de yaşamlarının bir gününe tanıklık ettiğimiz Otilia ve Gabita… Komünizmin son demlerini yaşayan Romanya’da evlilik dışı bir çocuğa hamile kalan Gabita ve ona bu bebekten kurtulması için yardım etmeye çalışan arkadaşı Otilia… Gabita’nın bebeğinin babası ise bırakın “neden yardım etmiyor, şimdi o nerede ki” sorularını sordurtmayı, adıyla veya geçmişte yaşadıklarıyla bile, filmde bir cümleyle olsun yer almıyor.

Aslında yönetmen Cristian Mungiu’nun hikayeyi anlatırken açıklama yapmaya gerek duymadığı tek ayrıntı bu değil. O sadece filmini başlatıyor ve izleyiciyi, kamerayı peşine takıp koşturmaya başlattığı Otilia’yla birlikte Gabita’nın dramına dahil ediyor. Gerideyse safça hatalarıyla zaman zaman sinir bozucu hale gelen Gabita’yı bırakıyor. Film her ne kadar içeriğini; onun yanlış zaman, yanlış mekan, yanlış olay üçlemesinden yaratıyor olsa da, Gabita oldukça edilgen. Sadece bir yerlerde arkadaşının sorunları çözmesini bekliyor.

Ve o sorun o gün başlayıp, bitiyor. Karakterlerle birlikte, öncesi ve sonrasının olmadığı, olsa da yönetmenin dert edinmediği o günü yaşıyorsunuz. Bunu yapmak için bolca malzemeye sahip olsa da filmini süsleyip, karmaşıklaştırma çabası yok Mungiu’nun. Dolayısıyla karakterlerin geçmişi gibi komünizm de sadece onların yaşadığı, geçtiği mekanlarda bir iz olarak yerini alıyor filmde: Bir öğrenci yurdunun odalarında yapılan kozmetik alışverişi, yasadışı bir kürtaj için mekan olacak bir otel odasının ne kadar zor ayarlandığı, rüşvet olarak aranan bir paket sigaranın bile güçlükle bulunması gibi detaylarda gizli dönemin Romanya’sı. Bir de Otilia’nın gündüz vakti veya gecenin bir yarısı arkadaşına yardım etmek için geçtiği caddelerde, bulunduğu mekanlarda.

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ü özel kılansa, sade bir sinema diliyle kamerayı kahramanın peşine takıp “ne”yse onu anlatarak duygu sömürüsüne yer vermemesi. Ve senarist ve yönetmen Mungiu’nun bir erkek olarak kadına odaklanışı. Hatta minimum sayıda tuttuğu erkek karakterlere yüklenişi... Bu yüklenişin en göze çarpan örneğiyse kürtajı gerçekleştiren Bebe. Kadının çaresizliğini kullanan, “kötü” olarak niteleyebileceğimiz bir karakter. Onun için, yaptığı işlemle bir insan hayatını tehlikeye atıyor olduğu gerçeği değil, istediği otel ayarlanamadığı için kimliğini resepsiyona bırakmasından kaynaklanabilecek sorunlar önemli. Bunu öyle bir kullanıyor ki; kürtajın yasaklandığı Romanya’da, bebekten illegal bir şekilde “kurtulmak” zorunda olan ve bu işlem için yeterli parayı toparlayamayan iki kadının, sadece kadın olmalarından kaynaklanan fizyolojik özelliklerini kullandıktan sonra para, risk her şey bir anda yok oluyor. Ve Bebe o noktadan sonra sert tavrından, ses tonuyla bile uzaklaşarak “baba” tavrıyla yaklaşıyor iki arkadaşa.

Oyuncular bu soğuk, kasvet veren filmin başarısında önemli yere sahip. Özellikle üzerine, izleyiciyi kendisiyle birlikte sürükleme yükü verilmiş olan Otilia’yı canlandıran Anamaria Marinca, olmak zorunda olduğu güçlü kadını oynarken pek de çözülme yaşamıyor. O ve diğer oyuncuların aşırılıktan uzak, doğal oyunculukları, içinde karmaşa bulundurmayan bir senaryo ve aynı sadelikte bir sinema diliyle birleşince ortaya neredeyse belgesel tadında izlenen bir film çıkıyor.

8 Ocak 2008 Salı

RIZA


“YORUMSUZ”

Çaresizlik insanı suça teşvik eder mi? Çaresiz kalan her insan bir şekilde potansiyel suçlu mudur? Belki de bu soruların yanıtı “hayır” olabilir ama çaresizlik insanı normalde asla yapmayacağını düşündüğü şeyleri yapabilecek düşünce formuna sokabilir. Peki, düşünmekle yapmak arasındaki o ince çizginin masum tarafında kalabilmek ya da kalamamak insanın içselliğiyle ilintili değil midir? Çaresiz kaldığınızda tek çözüm başkasına zarar vermek midir yoksa zarar vereceğiniz şey bizzat kendiniz olabilir misiniz? İki seçeneğiniz vardır ve hangisini seçeceğiniz sizin hayata ve kendinize bakışınızla veya belki de bakmayışınızla ilgilidir.

Suç olgusunu saatlerce değişik örnekler üzerinden tartışabiliriz. 2002 yapımı Hiçbiryerde ile Türk sinemasında altı çizilmesi gereken bir filme imza atan yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, bu olguyu bize Rıza üzerinden düşündürtüyor. Rıza, zaten ipotekli olan kamyonunun bozulmasıyla bir çıkmaza düşüyor. “Hiçbir şeyim olmasın, o olsun” gibi bir düşünce tarzıyla kamyonuna bağlı olan Rıza’nın onu kaybetmesi sahip olduğu tek ve aynı zamanda her şeyi kaybetmesi anlamına geliyor aslında. Böyle düşününce onun kamyonunu kazanmak adına yaptıklarını hoş görebilir miyiz acaba? Pirselimoğlu bu kararı bize bırakıyor. Kendi karakterini öyle objektif anlatıyor ki hiç duygu sömürüsüne yer vermemesi bir tarafa Rıza’yı yer yer sevimsizliğin sınırlarında dolaştırıyor.

Filmin en büyük başarısı da muadillerinde pek rastlanmayan bu objektifliği zaten. Kahramanla özdeşleşme ya da ona acıma, dolayısıyla “çaresizlik neler yaptırıyor” cümlesini söyletme gereği hissetmiyor. Rıza o kadar alelade bir adam ki yönetmen karakterini derinlemesine tahliller yapıp, onu bolca konuşturarak size sevdirmeye hiç mi hiç uğraşmıyor. Dolayısıyla içinde bulunacağı hiçbir kötü durumda onun için üzülüp hak verme yoluna girmiyorsunuz. Hikaye değil de karaktere odaklanan bir filmin, bir taraftan kahramanını yabancılaştırırken bir taraftan da ağır tempolu anlatımı tercih etmesine rağmen sıkmaması çok sık rastlanan bir durum değil. Rıza asla üstü kapalı ya da açık izleyiciye “başka çarem yoktu” bile demiyor. Bilakis daha filmin başlarında ölen bir arkadaşının cebinden para çalarak size o kadar da acınacak biri olmadığı izlenimini veriyor. Peki, onun hiç mi vicdanı yok, hiç mi sorgulamıyor kendini? Evet, var ve o da kendince, kendini affetmeye ya da affettirmeye çalışıyor ama film bunun üzerine kurgulanıp sıradanlaşma tehlikesine düşmüyor. Çünkü Rıza bunu bile açıkça yapmıyor, Pirselimoğlu o ruh halini öyle ustaca detaylarla veriyor ki izleyici o dakikadan sonra empati kuramıyor daha doğrusu kurma gereği hissetmiyor. Rıza’dan nefret etmiyorsunuz belki ama tıpkı onun hayata genel bakışı gibi siz de ona uzaktan, soğuk ve belki de biraz sığ bakıyorsunuz. Yönetmenin vicdan muhasebesi yaptırdığı asıl karakterse Aysel. O da tıpkı filmde yer alan diğer karakterler gibi mutsuz. Ve bir sırrı var. Kendisini terk edip yıllar sonra karşısına çıkan Rıza’yı artık görmek istemese de tek bir şey, o sırrı paylaşıp vicdanını rahatlatmak adına onunla yeniden ve başkaca bir beklentisi olmaksızın yakınlık kuruyor.

Dikkat çeken bir diğer detaysa filmin genelinin geçtiği virane oteller ve onların sakinleri. İster istemez Zeki Demirkubuz sinemasının otellerini hatırlıyor insan. Sürekli açık olan bir televizyon, küçük hayalleri olan ama bunları gerçekleştirmek için pek de çaba harcamayan otel sakinleri.

Oyunculuklar açısından ortanın üstü bir genel performans değerlendirmesi yapabileceğimiz filmde, Rıza’yı canlandıran oyuncu Rıza Akın, karakterin inandırıcılığını artıran bir performans sergiliyor.

Pirselimoğlu, senaryosunu neredeyse “yorumsuz” yazdığı filmi çekerken de oldukça sade bir sinema dili kullanarak aynı üslubu benimsiyor. Kamerasını sabitliyor ve önünden hayatın, olayların, kişilerin geçip gitmesine izin veriyor. Öyle ya, gerçekte de biz ne kadar içinden ya da önünden geçip gitsek de hayat devam etmiyor mu? Ve eğer hayatınızın bazı dönemlerinde ışık yoksa onu siz yaratamıyorsunuz. Tıpkı bu filmde bunun için uğraşılmaması gibi. Ancak görsellikten bahsederken, filmde zaman zaman izleyiciyi sıkabilecek benzer planların biraz fazla kullanıldığını eklemek gerekir. Bu sahneler zaten ağır ilerleyen bir akışa sahip filmi iyice durağanlaştırıyor.

Başarısını, sırtını sermayeye yaslamak yerine kendi dinamiklerinden yaratan bu tarz filmlere destek vermek gerektiğine inananlardansanız Rıza’yı sinemada izleyiniz…