Bu kadar çabuk sıkılmasaydım böyle olmazdı. Ne gerek var ki yorulmaya? Ama şu şartlarda var işte! Kimsenin suçu değil, hiçbirinin… Benden dolayı, kimseden değil. Çok zamandır böyle, itiraf edeyim pek gücüm kalmadı, durmak istiyorum birinde. Hayır, kişilerin değil hayatların, hayatlarımın. Artık hangisi olduğuma, hangisine sığdığıma, hangisinin bana uyduğuna karar verip durmalıyım. Bunun da sonu yok sonuçta. Ama öyle kolay sayılmaz hani. İnsan bir kere alıştı mı dolaşmaya, kolay kolay sabitlenemiyor bir yerde.
Her yerden ayrı anılar, izler küçük odamda. Bazen neyin, bana neyi hatırlatması gerektiğini bile hatırlayamıyorum. O kadar çabuk oluyor geçişler bazen. Nasıl mı yapıyorum, pardon aslında ne mi yapıyorum? Ben hayattan hayata atlarım. Sıkılır, giderim. İşin garibi içimden gelen tek şey eylemsizlik. Oturup kalmak, yaşlandığım yerde sessizce ölmek istiyorum. Ama buna bile izin vermiyorlar. Bana da yapacak başka şey kalmıyor. Aynı hayata, farklı insanları sokmaktansa başka hayatlarda başka insanlarla tanışıyorum. Mesela, çocuklarım var benim bilmediğim şehirlerde. Merak etmediğim, bir defa olsun sarılmadığım, adlarını bile koymadığım çocuklarım. Ama ne olursa olsun, biliyorum ki onlar da bensiz yapabiliyorlar, belki akıllarına bile gelmiyor “ben”sizlik. Hayat hiç de öyle kafa yorulacak kadar karmaşık bir şey değil. O yüzden bırakıp gitmeler, geride kalanı düşünmemeler. Hem böyle de yaşanıyor, illa kök salmak gerekmiyor. Biz insanlarda değişime bu denli uyum sağlama hızı olduktan sonra…
Hepiniz az çok bilirsiniz ya, yine de nasıl anlatmalı size hayatımdan geçen onca insanı? Hepsi aslında aynı ama bir taraftan da çok farklı. Sanırım genelde sizin onlara nasıl davrandığınıza göre değişiyorlar aslında. İstediğim zaman, istediğim kişiye sırdaş oldum ben ama istersem de düşman oldum. Birazcık gülseniz, dinleseniz hemen ısınıverirler size, surat astınız mı varlığınızın bile farkına varmazlar. Bazıları da farkına varır da hoşlarına gider can acıtmak, en azından acıttıklarını zannetmek. Belki yer yer haklıdırlar ama muhtemelen sadece yer yer! Tabii kimse herhangi bir ilişkide bu kadar etkisiz olduğunu kabullenmek istemez. Çünkü kimse bu kadar edilgen olduğunun farkında olmaz zaten. Ben bile. Fark ettiğim güne kadar tabii. Ondan sonra mı başladı gitmelerim acaba? Belki somut anlamda evet ama bazen geriye dönüp düşündüğümde, çocukluğumu mesela ya da gençliğimi, görüyorum ki sabit görünsem de ben hep gezmedeydim. O yüzdendi uyumsuzluğum belki de. Böyle düşününce gitmek kalana yapılan iyiliktir aslında.
Bazı gidişlerim zor oldu ne yalan söyleyeyim. Ama tam da bunu düşündüğüm anda, kendime “burada kal artık” dediğimde gittim. Çünkü biliyordum ki, biraz daha kalsam düşüş başlayacaktı. Hep tepede olmak gerekmez zaten, ondan da sıkılırdım eminim. Ama insan bu işte, istiyor ki tepe noktasında olabildiğince uzun kalsın. Ne mümkün, illa ki düşersin. O yüzden düşmeden gitmeli, vardır ya hani, süreç ne kadar iyi olsa da, kötü biten bir şeyi kötü hatırlarsınız. Ben bunu istemedim işte, istedim ki geri dönüp baktığımda iyi hatırlayayım olabildiğince yaşananları. Pişmanlık duymakla ilgili de değil. “Keşke” lerim yoktur benim. Siz olsanız bana belki “şunu da yapmasaydın” dersiniz ama ben kendime bunu hiç söylemedim. Yapmamam gerekenleri yapmadığımdan değil, söylemek istesem çok söylerdim tersine. Ama hep düşündüm ki, “öyle istedim, öyle oldu, iyi kötü, öyle oldu”.
Ben bir otobüsüm, yolcularım var. Bazıları tek duraklık, bazıları iki, olmadı üç. Benimle yolculukta trafikte sıkışıp kalmak diye bir şey olmaz. Trafik sıkışacaksa indiririm onları hemen. O yüzden hiç sıkılmazlar, küfür etmez, şarkı söylemezler, bırakın beni, birbirlerinden nefret etmezler durduk yere. Onlar düğmeye basmadan ben kapıları açarım. İndikten sonra ne derler, bunu bile bilmem, bilmek istemem. Ne derlerse desinler, önemli olan benim ne dediğim değil mi? Bense hiçbir şey söylemem. “Tıkanıyorduk, inmeleri gerekti” derim en fazla.
Bazı hayatlarımda susup izledim sadece. Onlar konuşurken ben içimden gelen sesleri dinliyordum. O yüzdendi yanlış anlamalarım, anlatmalarım. Aynı anda, aynı yerde olamıyorduk ki! Ama gel de bunu anlat. Bırakırdım gülsünler, saflığıma versinler.
“İnsanlar” diyordum, insanlar… Hepsinin koca koca dünyaları var merkezine kendilerini oturttukları. Sanki dünya her birimizin etrafında dönüyor. Dönüyor da aslında. Hepimiz kendi hayatlarımızın başrol oyuncularıyız. O yüzden kötü adamlara tahammülümüz yok, o yüzden hep mağdur hissediyoruz kendimizi. Oysa biz de kötü adamlarız belki başkalarının hayatlarında. Hem de figüran cinsinden. Üç kuruş paraya, tesadüfen hayatlarına dahil olmuşuz, üç gün sonra unutulup gideceğiz. Sonra da bozuluruz yerli yersiz. Sanki biz hiç unutmaz mıyız? Bizim hayatımızın figüranları yok mu?
Ben pırıl pırıl ambalajlı bir bisküviydim sonra. Bir taneniz açmaya görsün hepiniz hırsla saldırdınız. Ben ne olduğunu anlamadan yiyip bitirdiniz. Bazılarınız yavaş yavaş çiğnedi, bazılarınız tek parça attı ağzına. Sonra ben boş bir ambalajdan ibaret kaldım. Siz ambalajımı buruşturup çöpe atmaya çalışırken benden çıkan sesleri “hışırtı” mı sandınız? Onlar benim hıçkırıklarımdı oysa! Ben de sizi ağlattım, biliyorum. Ama hiçbir bisküvi sonsuza dek rafta kalmaz ki!
Anlatılacak o kadar çok şey var ki, ama başta da söyledim ya ben çok sıkılganım! Gördüm ki, ne istediğini sonuna kadar bildiğini zannedenlerin bile ne istediklerine dair en ufak bir fikri yok. Benim de yok. Anlaşılmıyor mu gidip durmamdan? “Bir de şunu deneyeyim”, dene bakalım, ne olacaksa? Doğumla ölüm arasındaki boşluğu doldurmaktan başka ne işe yarar hayat dediğimiz şey?
Küçük bir el uzandı kuru toprağın üzerine, boş değildi bu eller, bir tane, tek bir tane gülü bırakıyordu usulca, üzeri henüz toprakla örtülmüş mezara. Sonra o ellerin sahibinin dudaklarından iki cümle döküldü; “Bir gün sana dönecek meleğim, söz veriyorum. Lütfen bana kızma, başka türlü yaşamam mümkün değil”. Gözyaşları toprağı ıslatırken eğilip eğri büğrü tahta parçasına yazılmış isme dokundurdu dudaklarını. Sonra… Sonrası terk edip gidiş, gitmek zorunda oluş, sonra hayat devam edecekti, hep öyle olmamış mıydı? Olmuştu ya, hem de başlar hep dimdikti, eğilirse bir gün yenilmiş olunurdu kimliği belirsiz düşmanlara. Oysa onun düşmanları belliydi aslında. Belki bugüne kadar hep saklamış, yokmuş gibi davranmayı başarmıştı ya, şimdi onu engelleyecek meleği uçup gitmişti sonsuza, o halde ne yaşatırdı ki onu intikamdan başka? Ya ölecek ya öldürecekti. Öldürmeyi seçti…
Yıllardır biriktirdiği her şeyi bırakıp gitme zamanıydı şimdi. Ondandı evin dört tarafına saçılmış bu koca koca kutular. Şimdi boyundan büyüktü kimbilir hangi hayata taşınacak planları. Üstesinden gelip yoluna devam edebilecek miydi, ötesi, var mıydı gidilecek bir yol? Belki biraz, biraz ama ya sonra? Sonrasını düşünen kimdi ki, şimdilik yola çıkmak yeter de artardı ona. Öyle yaptı, yüklenip kaldırması güç ağırlıkları yola çıktı, yeni hayatına. Son bir bakış, kendi gidiyordu belki ama bakışları kalacaktı bu gecekonduda. Elindeki sararmış fotoğrafa sıkıca sarılıp geçmişini ardında bıraktı sarı bir taksiyle. Belki başkası olsa umutla bakardı yarınlara, yeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanıyla dolardı içi. Ama hayat bazı insanları çok erken eksiltirdi, hatta başlamadan biterdi bazıları için. O da onlardandı işte. Onu yaşatan nefretti sadece, varsın öyle olsundu, herkes mutlu olmak için mi yaşardı ki?
Hiç de aşinası olmadığı yeni duvarlarına astı bir bir geçmişini. Belki de unutmalıydı ama unutursa nasıl devam edebilirdi ki? Şimdi sadece fotoğraflarda kalan o gülüşlerin bir avantajı vardı hala yaşayanlarla kıyaslandığında. Onların gülüşleri asla solmayacak, hep nasılsa öyle kalacaktı ama onlar ki gülüşlerini bizzat solduracaktı en mutlu olduklarını zannettikleri anda. Belki kaldırıp sandığa koyacaktı meleğin gülüşünü zaman zaman bu yolda, belki kendinden, şimdiye kadar olduğu şeyden, olması istenen şeyden uzaklaşmak durumunda kalacaktı. Unutması gerekirse unuturdu her şeyi, sadece onlara yakın olmayı başarmak yeter de artardı ona artık.
Boy boy, çeşit çeşit maskeleri odanın her köşesinde. Birini bırakıp diğerini alıyordu eline. Hepsinin yüzünde hapsolmuş duygular. O nasıl isterse öyle kalmışlar, çoğu yarım kalmış hatta. Kimini gülümsemesi dudağında, kiminin gözyaşı yanaklarında ama hepsi yarım. Bir oyundu iki tanesini alıp yan yana koymak, güzel bir oyun. Hem güldürüp hem ağlatabilmek, hem şüphe duymalarını hem sonuna kadar güvenmelerini sağlamak. Belki çok sıkıldığında kaldırıp çöpe atmak. Ya atılmak, gün gelip sıkılınan bir eşya olarak çöpe atılmak? Sonra gecenin işçileri tarafından toplanılıp çöp kamyonunun öğütücü dişleri arasında ezilerek ebedi istiratgahına, martılara yem olmak üzere koca şehir çöplüğüne bırakılmak. Ne zaman etrafına baksa kendi gibileri görüyordu aslında. Bütün yüzler aynıydı eninde sonunda. İfadeler de pek değişmiyordu, yaşanacak ne kadar duygu vardı ki zaten hepi topu? Olanları da herkes aynı şekilde yaşıyordu işte. Öyle olmasa aynı şarkılara, şiirlere aynı tepkiler nasıl verilebilirdi ki? Şimdi yarın ölümü yaşayanlar duyduğu kederi derinden hissedecek, anlayarak sarılacaktı ona, diğerleriyse yalandan asarak yüzlerini taziye dileyecekti.
İnsan çabuk alışıyor yeni hallere. Ne garip… Buna da alışıyordu işte. Bazen küçük oyunlar oynuyordu kendi kendine. “Alışma oyunları”. Andan zevk almasını sağlayacak ufak tefek, öylesine şeyler. Her yerin bir adeti vardı. O da kendince uyum sağlıyordu ya da kendi adetlerini yaratıyordu. Akşamları iş dönüşü oturup tekli koltuğuna bir bira içmek, o evi mutlu kılan bir şeydi mesela. İstediği zaman değiştirebileceği küçük küçük adetler edindi böylece kendine. Yalnızca evinin değil hayatının da yeni adetleri vardı. Bir falçata taşır olmuştu mesela cebinde. Korunmak için değil, zarar vermek için, insana değil nesneye. Parım parım parlayan sözde statü sahibi lüks arabaların yanından geçerken ufak da olsa da iz bırakmak hoşuna gidiyordu. “Ben buradan geçtim, ben ve benim gibiler de var bu dünyada” diyordu sahiplere. Onların algısı elbette bunu anlamayacaktı ama çok da önemi yoktu, o biliyordu, onun gibiler biliyordu. Bir ev vardı sonra izlediği. Kendi evine hiç benzemeyen bir ev, içinde yaşayanların onun dünyasındakilere benzemediği bir ev...
“İyi” günlerimde kazandığım üç beş kuruşu “güleryüzlü” dostlarla harcayıp tüketmemden hemen sonraya rastlar bu fakir semtle ve “O”nunla tanışıklığım. Bu mahalle hem boş olan cüzdanımdan daha fazla çalmayacak hem de cüzdanımla eşzamanlı boşalan ruhumu yeni hayatlarla dolduracaktı belki, kimbilir, en azından böyle umut ediyordum. Ve bana bağlıydı, kafamı çıkarıp dışarı bakmam görmemi sağlayacaktı ve burada beton blokların arasında saklı mutsuzluktan çok daha fazla görülecek şey vardı muhtemelen ki, bu da benim umudumdu. Alışmam kolay olmadı, ne de olsa küçük burjuva bir ailenin şımartılmış en küçük oğluydum. Bizim evimizde de mutsuzluk saklıydı hep. Annem babamın başka kadınlara gidişini kendi yastığına anlatırdı sessizce. Babamsa asla sevmediği, denese de sevmeyi başaramadığı bir kadından olma sevimsiz çocuklarını okşamanın kendisi için ne kadar zor olduğunu parasıyla satın aldığı o kadınlara anlatırdı asla dinlenmediğini bildiği halde. Ağabeylerim… Onlar gerçekten hiç düşündüler mi mutsuz olduklarını, bundan emin değilim, asla olamayacağım. Aşksız bir birleşmenin zavallı meyveleri kendilerine sunulanla yetinmeye, ondan sahte gülücükler çıkarmaya çalışıyorlardı. İkisi de babamın istemsizce saçlarımıza dokunan sert ellerinin şefkat dolu okşamalar değil, hayatın kendisini götürdüğü yerle barışma çabası olduğunu asla fark etmediler. En azından bu, aramızda hiç paylaşılmadı ve böylelikle, tarafımdan bu şekilde algılandı. Sonuç itibarıyla onların da artık duvarlarına her bireyinin acılarını tek tek haykırdığı sessiz tuğlaların içine kurulmuş üç beş kişilik aile “kurum”ları vardı. Ve hep gülümserlerdi, hep yeni atılımlarından, planlarından bahsederlerdi. Çocukların okuldaki başarılarına armağan edilen yaz tatilleri, sömestr tatilleri ve o tatillerden kalma mutlu anılardan ibaretti anlatılanlar. “Evimiz” derken bile içimi burkan o evdeki kederi fark edip de ayrılışımdan sonra sadece bayramlarda dinler olmuştum bu başarı, mutluluk hikayelerini. İşin aslı her ne kadar yeni yeni fark ediyor olsam da beni besleyen, şimdi birkaç dergide yazılarımın yayınlanmasına sebep olan yegane şey de o evdir. Hepsine ayrı ayrı hikayeler uydurdum ve sanki gerçek hayatta esin kaynağım yokmuş gibi başkalarına sattım geçmişimi. Herkes hüzünlü hikayelerimin yalnızlığımdan beslendiğini sanıyordu, oysa tam tersi hüzünlerimdi yalnızlığımın nedeni. Ama geçmişten gelip içime yerleşen o hüzünleri yazarken yenilerini biriktirmeyi unutmuş, ailemden miras kalan mutsuzluğu akıllıca değerlendirip “yazarak” kazandığım paraları tamamen akılsızca tüketmiş, içi bomboş bir yazar eskisi olarak yeni bir hayata başlamak zorunda kalmıştım… kaldım… Şimdi eski hayatımın eşyasını sermaye yaptığım bu yeni hayatımı nasıl yeniden dolduracağımı düşünüyorum. Üstelik bu kadar yalnız, bu kadar kimsesizken. Beni acıtacak hiçbir şey yok hayatta. Adettendir, mutsuz insanların hikayeleri olur ama ben mutsuz bile değilim. O yüzden bir vampir ruhu taşıyorum, başkalarından emdiğim hayatla, onların acılarıyla varolmaya çalışıyorum. Bu yüzdendir masamın pencere kenarında olması. Bu yüzdendir mutluluğunu da mutsuzluğunu da hakkıyla, utanmadan, korunmadan göstere göstere yaşayan bu mahalleye taşınışım.
***
Şimdi biriktiriyorum gördüklerimi. Haftada bir merdivenleri silmeye gelen kapıcı kadını mesela. Öyle muhtaç ki anlatmaya, hiç de öyle yetiştirilmediği halde yabancı bir adama bir kova su dolumundan ibaret boşluk anında bir bir döküyor içindekileri. İçini yiyip bitiren hastalığı kendisini ölüme götüren kocasının gün be gün durumunu, arada bir kendisiyle birlikte apartmana gelen ifadesiz kızını, var gücüyle okutmaya çalıştığı, umudunu bağladığı büyük oğlunu, okulundan, arkadaşlarından koparıp hasta babasının yanına refakatçi koymak zorunda kaldıkları küçük oğlunu, bu zor dönemlerde kendilerine el vermeyen kocasının kötü kalpli ailesini, kendilerini topraklarından koparıp büyük şehre gelmelerine sebep olan terörü ama en çok da parasızlığı anlatıyor. Bazen o anlatırken dalıp gidiyor, düşünüyorum da sanki bir gün bu insanlara piyangodan büyük ikramiye çıksa, tüm sorunları tıpkı benim ve çevremdeki o süslü ailelerinki gibi duvarların arkasına, yastıkların altına atılıp yok sayılacak. Bu, bile bir şeydir aslında becerebilirseniz. İşte bu yüzden elime üç beş kuruş fazla para geçse kadının ya da kızının eline tutuşturup umut gönderiyorum evlerine. Hem aslında bana esin kaynağı olan gerçek hikayelerinin bedelini ödeyip bir çeşit manevi tatmin sağlıyorum kendime. Kanatsız melek sandıkları bu yabancının hayat emip, para kazanan kötü kalpli bir vampir olduğunu bilseler ne düşünürlerdi acaba?
Hikayelerim sadece yoksunluk ve yoksulluktan beslenmiyor. Umut da oluyor penceremin ardında akan hayatlarda. Cüzdanları boş da olsa kalpleri dolu genç kızların hayatları onlar. Onları, hiç tanımasalar da sevdikleri “yeni” erkeklerine uğurlarken bellerine masumiyet kemeri takan babaları, yıllarca televizyon başında başka kadınların hikayelerini dinlerken gelin olacak kızlarına ilmek ilmek umut dokuyup, o gün geldiğinde sevinç gözyaşları döken anneleriyle birlikte. Ve bir de arkadaşlarının o “mutlu” gününde en güzel kıyafetlerini giyip kendilerini onun yerine koyarak hayallere dalıp giden diğer genç kızların hayatları. Arabaların aynalarına takılan bembeyaz havlular, beni öğlen uykumdan uyandıran haber verici klaksonlar, ailenin maddi durumu biraz halliceyse o mutlu güne ortak edilen davul-zurna ekibi bu mahallenin en güleryüzlü günlerinin sembolleri.
Sonra sokak köşelerinde ayrılan kaçamak sevgililer. Sanki burada tüm ilişkiler, o ilişkilerin iyi-kötü tüm yanları sokak köşelerinde yaşanıyor. Bazen kavgalara şahit oluyorum, bazen kaçak göçek öpüşlere.
Bir kapı komşum var; Ayşe hanım teyze. Aynı zamanda ev sahibim ve bilgi kaynağım. Yıllardır bu mahallede, herkesi tanıyor bu yüzden. Bana sebebini çözemediğim derin bir şefkatle yaklaşıyor. Bazı akşamlar kapımı çalıp o gün pişirdiği özel bir yemeği kenarları çiçekli tabağına koyup uzatıyor önüme. Öyle günlerde annem geliyor aklıma. Gençliğini feda ettiği, karşılıksız bir aşkla sevdiği babamın eksik sevgisini bizde tamamlamaya çalışan zavallı annem. Hayatta tek mutluluğu yaptığı bir yemeğin beğenilmesinden ibaret kalan annem. Ya da üzerlerine titreyerek yetiştirdiği sevgili oğullarının bir başkası tarafından övülmesinden duyduğu sevinci “mutluluk” olarak değerlendiren annem. Büyük oğullarının bayram sabahları aileleriyle çaldıkları kapısını sevinçle açan, günler öncesinden özenle yaptığı, yaptırdığı tatlıları onlara özel misafir tabaklarında sunup övülmesini beklerken o kapıyı tek başına çalan ve ömrü boyunca bunun böyle olacağını her fırsatta vurgulayan en küçük oğlunun tatlısından bir dilimi zorla didiklemesiyle tüm bayramı kendine zehir eden annem. Uzun yıllardır sürdürdüğü geleneğiyle doğumgünümü hatırlayan tek kişi olarak nerede olursam olayım kendi elleriyle yaptığı pastanın mumlarını bana zorla üflettirip, olmayan dileklerimi dilettiren annem. Çok zaman kendimi ondan saklamaya çalışsam da başaramadığım annem. Düşünüyorum da, tek mutluluğu çocuklarının mutlu olduğunu görmek olan bir insana onun değerleriyle benim mutlu olamayacağımı haykırarak acı çektirmek neden? Bu da benim kendime sorduğum, cevapsız kalan sorularımdan.
Ayşe hanım teyzenin “gün” arkadaşları var. Bazen kadın olsam da davet edilsem o günlere diyorum. Böylece hem başka hayatlar çalabilirim hem de saçlarını nedense çok merak ettiğim bazı kadınların, kadın kadına olmanın verdiği rahatlıkla hem saçlarını hem de en gizli sırlarını birbirlerine açmalarına şahit olabilirim. O kadınların tüm sırları başörtülerinin ardında saklı gibi geliyor bazen. O örtüler açıldığında bambaşka, hiç görmediğim kadar renkli dünyalar görebilecekmişim gibi. “Artık dokunabilirsin bana” diyeceklermiş gibi. “Hem tenime, hem içime…” Biliyorum ki o günlerde kocalara söylenmeyenler arkadaşlara söyleniyor. Ben çok küçükken, içine düştüğüm dünyayı anlamaya çalışırken annemin kadın arkadaşları öğretti bana bunu. Ve bu benle annemin sırrıydı. Ağabeylerim okulda, babam işte olurdu, yalnızca ikimize anlatılırdı sırlar. Misafirleri gittikten sonra annem ince parmağını küçük dudaklarına götürüp gözünü kırpar, konuşmadan “sus” derdi bana. İkimizin arasında büyük sırlar olduğunu düşündürten bu hareketini çok severdim. Annemin bunu bana kelimelerle değil beden diliyle söylemesi ayrıca hoşuma giderdi. Bazı akşamlar yemek masasında o günkü misafirlerden laf açıldığında annem duyduklarımızdan hiç bahsetmeden sıradan ayrıntıları anlatırken ben ona bakıp gülümserdim sessizce. O da belli belirsiz bir tebessümle bana karşılık verip başımı okşar, “hadi, yemeğini bitir” diyerek sadece ikimizin arasındaki konuyu kapatırdı. Bu sırrımız, sırlarımızdır, beni ilkokula henüz başlamışken yatağa hapseden, bir yıl boyunca da okulumdan alıkoyan o hastalığa üzülmeyişimizin sebebi. Annemin misafirleri geldiğinde yatağım salona taşınırdı ve biz hep gülerdik birbirimize. Evde yalnız olduğumuz zamanlarda ise bazen annem benim uyuduğumu zannederek gelip başucuma oturur, hayalkırıklıklarını anlatarak ağlardı saatlerce. Aslında belki de uyumadığımı hep biliyordu. Ama ne ben sordum, ne o söyledi, bu da aramızda kalanlardan oldu böylece. Gözlerimi açarsam annem yegane dert ortağını kaybedecek, aramızdaki büyü bozulacak diye korkardım. Çünkü o arkadaşlarını sadece dinler hiç anlatmazdı. Bazen o ağlarken içim burkulur, uykumda dönüyormuş gibi yapıp başımı yastığa saklayarak ben de ağlardım ses çıkarmadan. Kimbilir, belki bunun da farkındaydı annem.
Şimdi eminim ki, Ayşe hanım teyzenin de benim gibi bir dert ortağına ihtiyacı var. Zamansız kapı çalmalar, kirayı istemek bahanesiyle evime gelip üç beş eşyama göz süzmelerine eşlik eden mahalle dedikoduları… Sorsam neler anlatacak kimbilir, üst kattaki komşunun kocası şimdi hayatta olmayan kendi kocasına dönüşecek, belki genç kızlık heyecanları aklına gelecek, kıskanç kocasının geçmiş zaman eziyetleri gözyaşlarına dönüşecek. Ama bekar evinde o denli uzun kalınmıyor bu mahallede. Yaşı geçkin de olsa dul bir kadınsan hele. Belki de zamanla bu altın kural bozulur diye umut ediyorum, Ayşe teyzenin hayatına süzülüp ondan kahramanlar yaratmak istiyorum, dahası yaşamak için buna mecburum.
Bazen anlatılanları, gördüklerimi düşündüğümde “umut ya da umutsuzluk bunun neresinde?” diye soruyorum kendime. Sadece yaşıyorlar işte, olması gerektiği gibi, fazlasını beklemeden, fazlasını beklemek diye bir şeyin varlığından bile habersiz ya da öyleymiş gibi görünmeyi başararak. İnsan denen şey bu kadar aynıyken aynı anda nasıl bu kadar farklı olabilir? Nerede ayrıldı yollarımız da bu kadar başka şeylerin peşinde koşuyoruz? Onlarınki daha gerçek belki de. Öyle olmasa bile kime ne gerçekten? Onlar gibi olmak istemez miydim? Bugün olanla mutlu, yarın olacakla mutsuz ama hep o günü yaşamayı becerebilen. Düne, yarına takılmakla zaman kaybetmeyen. Çözemeyeceği meseleler üzerinde kafa yormaktan yaşamayı unutan birileri haline nasıl geldik biz, benim gibiler?
***
Böyle gün gün biriktirirken gördüklerimi hikayenin eksik kalan yanını gördüm bir gece. “Her gün yeni bir şey öğrendiğim halde kalem kıpırdatamayışım bu yüzdenmiş meğer” dedim kendime sonra. Bu mahallede de çoğu yerde olduğu gibi ışıklar, saat gece yarısını biraz geçince kapanıyor. O yüzden normalde ben de o saatlerden sonra miskin miskin uzanıyor, kendimi oyalamak için film izliyor ya da kitap okumaya çalışıyorum. Bazı geceler yazmaya çalıştığım da oluyor ama dediğim gibi henüz hiçbir girişimim başarıyla sonuçlanmadı… mıştı. O gece de artık ilaç olmadığını bildiğim halde bir umut olsun diye uykusuzluğuma alkolde çözüm arıyordum. Ardı ardına yuvarladığım kadehler uykumu getirmek bir yana algımı iyice açıyor hatta sinirimi bozuyordu. “Ah, bir hikayem olsa, sabaha kadar yeni bir yazı yetiştiririm” diyordum sürekli kendime. Sonra bir his belki ya da dumanaltı odamdan sıyrılıp biraz temiz hava alma ihtiyacı beni pencereye götürdü. Yağmur yağıyordu. Küçükken ne çok severdim yağmur yağarken elimi pencereden uzatıp ıslanmayı. O günlerin anısına elimi uzattım ıslanmaya. Çapraz apartmanın, dairemin bir kat altına denk gelen penceresinden rüzgarla beraber benim pencereme doğru yükselen bir sigara dumanı fark ettim. Duman bana kızılderililerin haberleşme yöntemini anımsattı ve kendi kendime bir oyun oynamaya başladım. Biri bana bir mesaj gönderiyordu, ne olduğunu, kimden geldiğini bulmaktı görevim. Kimden geldiği sorusu kısa sürede cevaplandı; O’ydu. Bir taraftan sigarasından hızlı nefesler çekip bir taraftan ağlarken arada da gökyüzüne bakıyordu. Sanki cevaplarını bilmediği soruları ya da çözemediği sorunları vardı da Tanrı’dan ya da herhangi bir şeyden medet umuyordu. O an içimden “benim, benim, mesajı aldım ben” diye bağırmak geldi. Ama bunu yapmak yerine beni görüp de içeri kaçar diye bir adım geri çekildim. Hem O’nu ürkütmek hem de başını ve başımı derde sokmak istemezdim. Bir an sonra biri farkında değilken onu izlemenin ya da yaygın adıyla röntgenciliğin ne kadar zevkli olduğunu fark ettim. Ve O’nu unutarak belki perdesi açık bir pencere yakalarım diye uyku kokan dairelere bakınmaya başladım. Hiç malzeme bulamayınca başım yine O’nun penceresine döndü ama yoktu. Demek sigarasını bitirip içeri girmişti, belki şimdi o da diğerleri gibi derin bir uykuya dalıp bu dünyadan bir süreliğine göçecek belki de annem gibi yastığıyla dertleşecekti. Ama benim gibi içeceğine hiç ihtimal vermiyordum. Sanki burada oturan hiç kimsenin alkol gibi “kötü” huyları olamazmış gibi, en azından buradaki kadınların. Belki de onları hiç tanımıyordum ki, muhtemelen böyleydi. Ben yalnızca keşfe çıkmış bir züppeydim. Kimbilir neler bulacaktım iyice bakabilirsem. Tüm bunlardan duyduğum heyecan ve yeni keşfim beni sabaha kadar uyutmadı. Arada pencereye çıkıp O’nu tekrar görür müyüm diye umutlandım ama ya hiç denk gelmedik ya da O, o gece bir daha hiç sigara içmedi. Ben de O’na bir hayat uydurdum. Aslında sıradandı her şey. Tutucu bir aile, en az üç kardeş ve O’nu sigarasını pencerede içmeye, hayatının kurtulmasını mucizelerin gerçekleşmesine bağlayan bir ruh haline sürükleyen yasaklar. Belki kısmen belki tamamen doğruydu tahminlerim, belki de doğrunun yakınından bile geçmiyordu ama karar vermiştim, öğrenecektim. Hem bir oyun bulmuştum kendime, O’nun sigara dumanları benim tanışmadığım bir dosttan gelen mesajlarım olacaktı. Bu bana iyi bir hikaye de yazdırabilirdi.
Mahalle sakinleri yeni bir güne uyanırken ben yine pencereme koştum. Gözüm bu defa çökkün omuzların taşıdığı kolların kapattığı diğer apartmanların kapılarında değil sadece O’nun oturduğu apartmanın kapısındaydı. Eğer o kapıdan bir üniformayla çıkarsa henüz liseye gidiyor olduğunu anlayacaktım, yok normal giysileriyle çıkarsa hem giyim tarzından nasıl biri olduğunu tahmin edebilecek hem de ya üniversite öğrencisi ya da çalışan biri olduğunu bilecektim. Ya hiç çıkmazsa? O zaman da ya aşka aşık olduğundan ya da tutucu ailesinden uzaklaşmaktan başka bir niyeti olmaksızın başka bir erkeğin hükümranlığını kabullenmeye razı, kısmet bekleyen bir ev kızıdır, diyecektim. Bu düşüncelerle pencereden bakarken kendimi sorgulamaya başladım: Neden O’nu bu kadar merak ediyordum? Gece bir saatte pencerede sigara içip ağlayan tek insan O muydu? Olağanüstülük bunun neresindeydi? Hiç, hiçbir yerinde tabii ki. Sadece hissiyattı benimkisi. Belki de alkol yapmıştı bunları bana. Olan biteni olağandışı görmeme, hissetmeme neden olan alkoldü ama buna ihtiyacım vardı, dedim ya yaşamak için yazmam, yazmam için çalmam gerekiyordu.
***
Çalan zile uyandım, uyanmaya çalıştım, her tarafım ağrıyordu. Sendeleyerek kapıya ilerlerken “bir dahakine en azından yatağımda sızmalıyım” diye söyleniyordum. Ayşe teyze ve çiçekli tabağında zeytinyağlı dolmaydı gelen. Merakla baktı yüzüme, henüz uyandığım daha doğrusu hala uyanamadığım fazlaca belli oluyor olmalıydı. Açıklamak zorunda kaldım:“Sabaha kadar çalıştım da”. Anlayışla gülümseyerek tabağı uzattı. Şimdi düşünüyorum da belli belirsiz bir saygı da vardı bana yaklaşımında. Başkalarına göstermediği, aslında hepsinden daha az hak ettiğimi bilmediği bir saygı. “Fark ettin mi?” diye sordu ben teşekkür etmeye hazırlanırken.“Kusura bakma” geldi ardından. Kapıcı kocasını kaybettiğinden bu hafta temizliğe gelememiş, merdivenler de böyle çer çöp içinde kalıvermiş, gençlik günlerinde olsa böyle boş bırakmaz, kendi silermiş ama şimdi nerdeymiş o eski Ayşe, ondan başka kimsenin de umurunda olmazmış böyle şeyler, onlar ancak sigara izmaritlerini, yedikleri ıvır zıvırın ambalajını atmayı bilirmiş merdivenlere, bir de utanmadan zavallı kapıcı kadıncağıza verilen üç kuruş parayı çok bulur, yaptığı temizliği beğenmezlermiş, girip de evlerini görmeliymiş, bakma eski komşularmış da ondan ses etmez, görmezden gelirmiş ama bu haliyle bile o genç kadınları, kızları cebinden çıkarırmış, sonra o Leyla temizlikten haberi olmadığı gibi ne sabah kalkıp kocasına kahvaltı hazırlar ne akşam yemeğinde güleryüz gösterir de sonra niye kocası eve geç geliyor, yok başkası mı var diye şüphelenir dururmuş, benim de başımı ağrıtmış, işimden gücümden alıkoymuş, “kal sağlıcakla oğlum…”
Ayşe teyzenin nefis dolmalarını yerken kapıcının evini düşündüm. Gelenleri, gidenleri, yüzlerdeki acı maskelerini, kadıncağızın acısını yaşamaktan ziyade eve gelen gideni ağırlama telaşına düştüğünü. Onlar da evi birer birer terk edip gittiğinde reisini kaybedip artık dört kişi kalan bu ailenin geçim derdini. Belki de en çok omuzlarına binecek olan yükün ağırlığıyla şimdiden ezilmeye başlayan, annesinin umut kaynağı, okuyup adam olacak büyük oğlanı. Belki şimdi o da okulu bırakıp çalışmak zorunda kalacak, belki bu defa umutlar küçük kardeşe bağlanacak, yani ölme eşeğim ölme olacak. Bu insanların ellerine geçen, geçmeyen üç kuruş parayla yarattıkları mucizelere inanasım gelmiyor. Ve onları düşündüğümde kendimden, çevremdeki sefil hayatlardan daha çok nefret ediyor, uzaklaşıyorum. Sonra da “hayat böyle, herkes aynı şartlarda doğmuyor, yaşayamıyor” deyip kendimi avutarak kaldığım yerden devam ediyorum. Ettim ve bir bira açtım.
Ayşe teyze sayesinde yemek masrafımdan bayağı kısmıştım, o belki bana iyilik yaptığını sanıyordu ama yemek için ayırdığım parayı alkole yatırdığımı bilse muhtemelen bana hakkını helal etmezdi. Ya da ne yaparsam yapayım tüm haklarını helal ederdi bana. Henüz bunun tam olarak ayırdına varacak kadar tanımıyordum onu. Çok da düşünmüyordum işin aslı, şu ara halimden memnundum, bu da yeterdi. Güzel bir öğle uykusu, Noel babanın çuvalıyla hediye getirdiği nefis dolma ve günün ilk birasının verdiği keyifle bilgisayar başına oturup “ekmek parası bir yazı” sallayarak dergiye yolladım.
***
Saati gelmişti artık, çıkıp bir sigara içecekti, belki bu gece sigaraya gözyaşları değil telefonu eşlik edecekti. Belki bir sevgilisi vardı, dün akşam kavga ettiler, ondan ağlıyordu. Her ne olursa olsun bana eşlik edecekti kısa süreliğine de olsa. Sabah da çıkmamıştı kapıdan ya da ben onu beklerken kendimi, koltukta hala sırtımda izlerini süren ağrılı bir uykuya verdiğim sırada çıkıp gitmişti. Belki giderken yanında annesi vardı, belki yalnızdı. Belki bir ara çıkıp mahallenin kızlarıyla apartman önünde biraz sohbet etmişti. Yo, bence böyle bir şey yapmamıştı, diğerlerinden farklı olduğunu hissedebiliyordum. Belki de aslında öyle biri yoktu, benim sarhoş kafam öyle bir hayal üretmiş, sonra ona inanmış, şimdi de saplantı haline getirmeye çalışıyordu. Saat üçü geçmiş ve o hala pencereye çıkmamış olduğuna göre durum bu olmalıydı. Evin içinde sigara içemiyor, sigara içmek için herkesin yatmasını bekliyorsa mutlaka çıkmış olmalıydı bu saate kadar. Ama bu evin tek penceresi benimkine bakan değildi ya, diğer odalardan birinin penceresiyle aldatıyor olabilirdi beni. Ve bu aldatma, düşünmek bile istemiyorum, günlerce sürebilirdi. Bu delice, gereksiz düşüncelerden sıyrılmam gerekiyordu. Kim olduğunu bile bilmediğim, olup olmadığından bile emin olmadığım birini bekliyorum. Ne o, Kızılderililer gibi mesajlaşacakmışız, buradan bana bir hikaye çıkacakmış. Bu hikaye için gerçekte bir şeyler olmasına gerek yok ki, oturur, uydururum. Öyle yapmaya çalıştım ve o geceyi aklımdan sildim.
***
Güneşin ortaya çıkmasıyla balkonları mekan edinen insanların sanki sayfiye yerindeymiş gibi şemsiyelerini açmaları hüzünle karışık bir mutluluk veriyor bana. Asla tatile gidemeseler de olmayan “yazlık” larını kışlık evlerinde yaşatma çabası içindelermiş gibi. Oysa onlara sorsanız bu sadece yazı geçirecekleri balkonu güneşten korumak adına basit bir eylemdir. Olsun, ben yine de karanlığa uyandığımız günlerin sona erdiğinin müjdecisi o şemsiyeleri seviyorum. Altında oturanları da… Anlayamasam da, o tarafta olamasam da… İstiyorum ki karanlığın gölgesinde kurulan hayalleri gerçek olsun, onlar kurdukları hayallerin farkında olmasalar bile.
Bir de bana çocukluğumun yazlarının geçtiği kendi yazlığımızı hatırlatıyorlar. O zamanlar her ne kadar bir çok şeyin farkında olsam da ya da öyle olduğumu düşünsem de etrafımda saklı karanlığa rağmen mutlu olmayı başarabiliyordum. Bütün gün denizde yazlıktan arkadaşlarla oynadıktan sonra akşam yemeğinde beni bekleyen patates kızartmalarını nasıl da keyifle yerdim balkonumuzdaki şemsiyenin altında. Şimdi bu toz içindeki, güneşten sararmış, rengi kaçmış şemsiyeleri görünce hem geçmişteki güzel günlerin hatırına biraz mutlu oluyor hem de o günlere artık ne kadar uzak olduğumu düşünerek hüzünleniyorum.
Kapıcı geldi bugün, ne yapacağımı bilemedim, klasik söylemle geçiştirmek istedim; “başınız sağolsun”. Dostlar sağolacaktı elbet, yapacak başka bir şey var mıydı ki? Kaderdi, Allah böyle istemişti, yerinde dinlendirecekti. Bir şeye ihtiyaçları yoktu çok şükür, rahmetlinin emekli aylığı bağlanacaktı, şimdi o işlerle uğraşıyorlardı. İhtiyaç bitmezdi de her şey halledilirdi bir şekilde. Hayat devam ediyordu öyle ya. Çocukları vardı, şimdi onlar için yaşayacaktı, zaten ilk çocuğunu kucağına aldığı andan itibaren hep böyle olmamış mıydı? Allah razı olsun, konu komşu ilgileniyor, akşamdan akşama bir tas, bir tencere olsun yemekleri eksik olmuyordu. İnsanı ayakta tutan dostlarıydı, komşularıydı. Öyle ya, dostlar…
Dost bilinenler, demek hala vardı böyle insanlar! Düştüğünde elinden tutup kaldırıyorlardı. Bir yerlerde komşuluğu, dostluğu hala böyle yaşayabilen insanlar da yaşıyordu hala. Belki de insanların sana bunu yapabilmesi biraz da sana bağlıydı, istemek yetiyor muydu acaba? Bu kadın istemiş miydi de böyle oluyordu? Bunu yaptıysa bile diliyle değil ruhuyla yapmıştı, eminim. Sadece açmıştı kendini, saklanacak bir şeyi yoktu. Zor durumdaydı ve yardım istemekten utanmıyordu. Bizimse, benim gibilerinse kurşungeçirmez duvarlarımız vardı, başımız her zaman dikti yine de. Bizim için önemli olan buydu. Birbirimizden borç para, iş, vs. istemeye utanmaz ama yardım istemeye utanırdık, “çok yalnızım, elimden tutun” diyemezdik. Aklımıza bile gelmezdi hatta böyle bir cümleyi kurmak. Yine de dediğim gibi hala böyle yaşamayı başarabilen insanlar olması umut verici. O yüzden seviyorum bu mahalleyi, bu insanları. Balkonlarından hiç tanımadıkları bir komşunun evinden çıkan cenazeyi izlerken gözyaşı dökebilen o teyzeleri seviyorum. Her şeye rağmen insan olmayı başarabilen, güven denen binlerce kez kırılmış, parçalanmış duyguyu sapasağlam yaşatabilen insanları seviyorum.
***
Ben yeni yaşam alanıma alışırken gün be gün, bir gece yine O geldi. Yine bir yaz yağmuruyla geldi. Yağmur muydu O’nu duygulandıran, ağlatan? Belki yağmurla ilgili içinden söküp atamadığı bir anısı vardı, kimbilir? O yüzdendi yağmurlu gecelerde pencereye çıkıp sigara içmesi. Belki yağmur saklar diye umuyordu gözyaşlarını. Her gece yağmur yağsa, O her yağmurla pencereye çıksa, ben O’nu her gün böyle gizlice izleyebilsem. Yüzünü bile net göremediğim bu yabancıya aşık mı olacaktım yoksa? Saatlerce sorular soracaktım kendi içimde, sonra O’nun yerine duymak istediğim cevaplar verecektim kendime. Sonra belki yeniden inanacaktım dünyada hiç kimsenin yalnız ölmeye mahkum olmadığına. Aşk da böyle bir şeydi zaten belki. Hayalinde yarattığın bir varlığı herhangi bir cisme büründürmek, bir kalıba sokmak. O yüzden sonu hep aynı olurdu ya! Bir bakardın, senin yaşattığın o kişiyle karşında duran, dokunduğun o insanın hiç ilgisi yokmuş. Sen hep onun kafandaki kişi olduğuna inandırmışsın kendini. Benim içinse, bu kızla tanışma ihtimalim olmadığına, böyle bir ihtimal olsa bile o şansı kullanmayacağıma emin olduğuma göre böyle bir tehlike yoktu artık. O pencereye çıkıp sigarasının dumanını yollasın bana, yeterdi, fazlasını ne yapacaktım ki? Sanki bunları duymuş gibi o geceden sonra her gece çıktı. Hayır, her gece ağlamıyordu. Uzun uzun gökyüzüne bakıyordu sadece. Bazı geceler gök parlak, yıldızlar çok belirgin olurdu, öyle zamanlarda sanki yüzüne belli belirsiz bir gülümseme otururdu. Ya da ben öyle hayal ederdim. Mutluluğum sadece beş, bilemedin on dakika sürerdi. Sonra o dünyaya açılan penceresini kapatıp içeri girerdi. Bense oturup büyük aşkımı yazardım sayfa sayfa. Acaba bu aşkı da hayalkırıklığıyla mı noktalayacaktım? Bu bana bağlıydı. Belki bu aşkı mutlu sonla noktalamak için bir şansım olurdu Ayşe teyzeyi daha çok dinlesem, annemi görmeye gitsem, kapıcı kadınla ilgilensem. Hayatın bana verdiğiyle yetinmeyi onlardan öğrenebilsem. Bu sayede sahip olduklarımın ellerimden kayıp gitmesine izin vermesem. Ben de yeniden insan olabilsem onlar gibi.
Ertesi gün annemi ziyaret ettim. Sıradan günlerde kapısının çalınmasına alışkın olmayan annem şaşkınlıkla karşıladı beni. Böyle habersiz, bilseydi sevdiğim yemekleri yapardı, babam da gelemeyecekti bu akşam, yine toplantısı vardı. Eski sır dolu günlerimizdeki gibi gülümsedim anneme, o da yine “biliyorum” gülümsemesiyle başımı okşadı. Babamın olmaması daha iyiydi ya, ana-oğul dertleşirdik biraz. Yoksa bir derdim mi vardı, paraya ihtiyacım varsa? Karnım açtır, mutfağa geçelim, hem sohbet ederiz, hem o bana yemek yapar. Ne yerim? Patates kızartması. İlahi, ondan kolay ne var, başka bir şeyler yapsın bana. Tamam, ama onu da yapsın illa ki!
O gece anneme sarılıp uyudum. Eskiden, ben çocukken nasıl o benim küçücük yatağıma kıvrılıp beni sarıyorsa şimdi koca yatağında küçücük kalan anneme sarıldım ben de bütün gece. Birbirimiz hakkında bilip de bilmezmiş gibi yaptığımız sırlarımızı yine konuşmadık. Ama ne zaman o konuların kıyısından geçsek güldük birbirimize. O beni anlıyor, ben onu anlıyordum, dillendirmeye ne gerek vardı? Bazı şeyleri anlatmaya da anlamaya da kelimeler yetmiyordu zaten. Boşa kürek çekmedik biz onunla hiç. Ayşe teyzeden, kapıcı kadından bahsettim uzun uzun. Annem dertlerini dert edinip ağladı onlara. Zaten ağlamak için bahane arardı ya! “Gelip evini temizleyeyim bir gün” derken aslında kendisine de sırdaş aradığını biliyordum ama bunu da söylemedim ona. “Tamam, Ayşe teyzeyle de tanıştırırım seni” dedim sadece. Güldü, gözlerini kapadı.
***
Hayat birden hiç olmadığı kadar iyi gitmeye başladı. Kendimdeki umuda, huzura şaşırıyordum düşündükçe. Nasıl olmuş da ben böyle hiç olmadığım kadar mutlu olmuştum? Hem bu kadar mutlu olacak ne vardı ki hayatımda? Her şey aslında her zaman olduğu gibi sıradandı. Ama neyse neydi, sorgulayarak bozmak istemiyordum bunu. Ne kadar süreceği belli olmayan bu günlerin tadını çıkarmak istiyordum doya doya. Belki de terazinin öteki tarafına geçmiştim sonunda. Kainatın denge tartısı sonunda bana da torpil yapmış, kimseler görmeden mutlular kefesine getirip koyuvermişti. “Acaba benim yerime diğer tarafa geçen talihsiz kişi kimdir” diye düşünmüyor da değildim arada ama sonra bunu da boşverip keyfime bakıyordum. Kim olursa olsun ben görürken o kör olmuştu, olup biten buydu sadece. Kimseye sihirli bir el dokunmuş değildi. Yıllarca sabırla beklediğim o ağacın altında gelip bulmuştu beni nirvana ya da ben onu bulmaya hak kazanmıştım sonunda. İçimdeki dinginliği ifade edecek kelimeleri ne kadar arasam da bulamadım. O kadar ehil değiliz duyguları anlatmakta. Dünya yıkılsa umurumda değildi. Dahası artık içmesem de hep sarhoş gibiydim. Demek insanın böyle bir ruh haline bürünebilmesi için illa ki hayatında pembe renkli bir şeylere ihtiyacı yoktu. Belki ben böyle hissettiğimden, belki O da bunu hissettiğinden her gece gösteriyordu kendini bana. Dumandan mesajlarına dumanımla karşılık veriyordum, böyle sohbet ediyorduk dünya saatiyle on dakika, benim saatimle yüzyıllarca. Herkesten iyi tanıyordum O’nu, O da beni. Artık ailesini, içinde bulunabileceği herhangi bir durumu, eğitimini, işini, hayatıyla ilgili herhangi bir şeyi merak etmiyordum. Orada olması bana yetiyordu. Dersine iyi çalışan bir öğrenci gibi hissediyordum bazen kendimi. Hayatın bana verdiğiyle yetinmeyi öğrenmiştim sonunda. Ayşe teyze, kapıcı kadın, üst kattaki komşu Leyla ise hayatlarına aynen eskisi gibi devam ediyorlardı. Ayşe teyzenin dolmalarını, kadınbudu köftelerini, binbir çeşit tatlılarını yiyor, kapıcı kadının oğlunun okuldaki başarılarıyla gurur duyuyor, Leyla’nın kocasına küfür ediyor, kendisini de yeriyordum. Diğerleri de aynıydı, zaman zaman yaptığım uzun yürüyüşlerde fark ediyordum bunu. İşe giden, işten dönen solgun yüzler, birbirlerine saldırmak, kimbilir neyin acısını herhangi birinden çıkarmak için fırsat kollayan sinirli şoförler, kavga eden, sevişen aşıklar, kolkola yürüyüp birbirlerine olan kıskançlıklarını belli etmemeye çalışan genç kızlar hatta öğün çıkarmak için sokağın muhtelif yerlerine bırakılmış çöp torbalarını delik deşen eden kediler bile aynıydı. Bir ben vardım değişen, güzelleşen. Bir ben böyle gören, hisseden. Aklımda binlerce fotoğrafla eve dönüp hemen yazmaya başlıyordum. Ama bu defa yaptığım şeyi “çalmak” değil “tanık olmak” olarak adlandırıyordum.
***
Güzel günlerimi katleden de O’ydu. Ansızın yine görünmemeye başladı, ne yaz yağmurları, ne parlak gökyüzü çıkarmıyordu O’nu artık pencereye. İşte bir tek şey değişmiş, gitmiş, kendime kurduğum dengeyi altüst etmişti. Her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu o zamanlar da fark ediyor ama dillendirmiyordum, duyulur da gerçekleşir diye. Demek ki farkında olmadan fazlaca düşünmüşüm. Öyle hemen yenilmedim, birkaç gün direndim. Olmadığı günler haftalara dönüşünce çeşit çeşit bahaneler uydurdum O’nun için. Uzak bir akrabayı ziyarette olabilirdi mesela. İki ay sonunda durumumun gün geçtikçe kötüleştiğini fark ederek Ayşe teyzenin ağzını aramaya karar verdim. Bugün yarın kira için uğrardı nasıl olsa, bir yolunu bulur, araya sıkıştırırdım.
***
Evlenmiş! Bir yıldır mahallenin tüm gelinlerini, cenazelerini sessiz eşliğimle uğurlayan ben nasıl olur da O’nun düğününü kaçırırdım? Kesin o uzun yürüyüşlerden birindeydim ya da belki gelin haliyle tanıyamadım O’nu. Ama öyle olsa, o apartmandan bir gelin çıksa en azından tahmin edebilirdim O olabileceğini, o kadar da yabancı değildi yüzü. Görücü usulü kesin, sevdiğiyle olsa hiç mi telefonda konuşmazdı o gecelerde?Bu benim kendimi rahatlatma yöntemimdi.
Gidişi beni bir anda değiştirmiş, eski halime döndürmüştü. Mutlu değil, mutsuz değil, öyle ne olduğunu, ne hissettiğini bilmeyen hatta düşünmeyen, ölene kadar yaşayacak olan biri. Ne garip insanın her şeye bu kadar çabuk alışıyor, değişik durumlara, olaylara bu kadar çabuk uyum sağlıyor olması. Bir an bir yerdeyim ve biriyim, bir an başka yerde, başka biri. İşin aslı başladığım noktadan daha da gerideyim şu ara. Artık çevremde olup biten hiçbir hikaye beni ilgilendirmiyor. Onlar anlatırken ben sadece bakıyor, dinlemiyorum. Başka bir şey de düşündüğüm yok, öyle bakıyorum. Bazen de duvardaki bir deliğe, bir çatlağa kilitlenip kalıyorum. Ama buna da alışacağım.
Akşamüzeri sokağa boş boş bakarken gördüm O’nu. Yanında benim yaşlarımda bir adam, muhtemelen kocasıyla. Bu sıradan bir eşle aile ziyaretiydi. Bu gece o evde uyumayacak, pencereye çıkıp sigara içmeyecekti. Düşündüğüm şeyin ne kadar saçma olduğunu çok iyi bilsem de mantığımla savaşamayacak kadar güçsüzdüm. Çalacak bir hikayem vardı ve ben onun tadını çıkarmaya dalmışken o gidip başka yerlere konmuştu. Alışmayı reddediyordum. İz sürecektim.
***
Muhtemelen alışverişe çıkmıştı, karşısında durup uzun süre yüzüne baktım, aylarca uzaktan izlediğim bu yüze şimdi bu kadar yakın olmak çok garip, anlatılmazdı. Anlamaya çalışarak bakıyordu yüzüme. Bir solukta akşam evlerine dönerken onları takip ettiğimi, sabaha kadar evlerine yakın bir meyhanede içip kocasının gitmesini beklediğimi, kısacası bu anı yakalamak için iz sürdüğümü anlattım. Ve öncesini, bu noktaya nasıl geldiğimi. Delinin teki olduğumu düşünse de -yardıma ihtiyacı olduğundan muhtemelen- sigara içerken neden ağladığını, neler düşündüğünü anlattı. Tahmin ettiğim gibi bu adamla evlenmesi zorunlu olmuştu. Çocukluğundan beri sevdiği ve O’nun şartlarında birinin paylaşmaması gereken “şey”leri paylaştığı amcasının oğlundan koparmak için ailesinin bulduğu çözümdü evlilik. Madem O’nu bu kadar anlamıştım, yardım da edebilirdim belki yani istersem, yani O çok sevinir, hayatı boyunca minnettar kalırdı bana. Amcaoğlunun ve kendisinin telefon numarasını verip bir daha buralara gelmememi sıkıca tembihleyerek yolladı beni. Cebimde numaralar, kafam allak bullak döndüm eve. Her ne kadar öyleymiş gibi görünse de O’na olan alakam duygusal değildi. Yani belki şartlar farklı olsa başka şeyler de hissedebilirdim ama kendimi bundan korumayı başarmıştım. Hem öyle olsaydı, O’nu sevdiğimi veya sevebileceğimi düşünseydim bile benimle olmasa da mutlu olmasını istemeliydim. Böyle düşününce onların“suç”una ortak veya aracı olmanın başıma açabileceği belayı hiç düşünmeden yardım etmeye karar verdim. Ve hemen amcaoğlunu arayarak durumu kısaca anlattım. Çok heyecanlandı, çok teşekkür etti. Kaçmak için paraya ihtiyaçları olduğunu, bunu temin ettiğinde beni arayacağını söyleyerek kapattı. Ertesi sabah kocası işe gittikten sonra O’nu arayarak durumu bildirdim ve ihtiyaçları olan parayı toparlamalarında onlara yardımcı olabileceğimi de ekledim. Telefonu kapattıktan sonra o zamana kadar hiç aklıma gelmeyen bir şey kafamı kurcalamaya başladı. Bu iletişimi neden benim aracılığımla kuruyor, bu çok sıradan plan madem bir anda kurulabiliyorsa neden üçüncü ve yabancı bir şahsın aracılığına ihtiyaç duyuyorlardı? Ama harekete ihtiyacı olan sağlıksız beynim bunu da çok fazla kurcalamadı, ne de olsa bu işten benim de bir çıkarım vardı. Ayrıca düne kadar gidecek bir yol düşlemeyen hayatım kısa süreli de olsa bir amaca kavuşmuştu. Ve ben bu amaca gitmekte sabırsızlanıyordum, amcaoğlundan gelecek telefonu bekleyecek durumum yoktu. Hemen yola koyulup anneme gittim, paraya ihtiyacım varsa verebileceğini söyleyen oydu sonuçta.
***
Otogarda parayı ellerine tutuşturduktan sonra onları bir saat içinde kalkacak otobüslerini beklemeye bırakıp eve dönerken fark ettim ne yaptığımı. Hayalgücümü kısa süre sonra kalkacak otobüsle uzaklara yolluyor, eski, boş hayatıma geri dönüyordum. Yine pencere kenarındaki masama oturacak, ne zaman geleceği bilinmez ilham perimi bekleyecektim. İçimde büyük bir boşluk belirmişti birden. Birbirini seven, sevdiğini zanneden iki insanın birleşmesine yardımcı olarak iyilik yapmak bana fazla gelmişti. Sanırım beni o evin kapısını çalmaya bu düşünceler zorlamıştı. Onları ihbar ettim! Bunu neden yaptığımı aslında tam olarak bilmiyorum. Belki gerçekten de ben asla “iyi” olamayacak kadar “kötü” bir insanım. Artık yazılacak hiçbir şey kalmadı. O ağacın altına bir daha oturamayacak kadar utanıyorum kendimden. Benim kötülüğüm, baba ve kocanın öfkesi onları öldürdü. Son noktayı, son noktamı böyle koyup ölene kadar yaşamaya devam edeceğim. Nasıl olacak, bilmiyor, merak etmiyorum.
Hayatımda her şeyin ya da en azından çoğu şeyin kötü gittiği hatta artık kendimden umudu kestiğim günlerde beni heyecanlandıran tek şey sinema galiba. Ne zaman evden dışarı çıkmak istemesem, insanlardan olabildiğince uzaklaşsam, odamın dışında hayatın olanca hızıyla akıp gittiğini unutsam bir festival imdadıma yetişiyor. O olmasa her filmini heyecanla beklediğim bir yönetmen sağolsun bir şeyler çekiyor da beni delilikten kurtarıyor. Geçen gün beni arayan eski sevgililerimden birinin durup dururken “d, hayat sinema değildir” ya da “sinemadan ibaret değildir” gibi bir cümle sarfetmesi bu metnin yazılış sebebi olmasa da bu satırları destekliyor.
Bizi heyecanlandıran şeyler hep mutlu sonla bitmiyor tabii. Çok güvendiğiniz bir filmin sonunda hayal kırıklığıyla çıkabiliyorsunuz salondan ama o da işin sürprizi. Hem zaten hayat ne zaman beklentilerimizi her daim olumlu sonuçlandıran bir “şey” oldu ki?
Mecburiyetim yoksa beni hiçbir güç sabahın erken saatinde kaldıramaz ama festivaller kaldırıyor işte. Hem de hiç küfür etmeden, suratımı asmadan hatta bazı günler içimden “olsun, hayatta bu da var bak” cümlesini safça bir mutluluk umuduyla kurdurarak. Üstelik de sıra beklemek konusunda olabildiğince sabırsız bir insanken festival biletleri sözkonusu olduğunda nasıl oluyorsa bir sakinlik örtüsü gelip kapanıyor üzerime.
Bu uzun girizgahın sebebi beni yıllardır heyecanlandıran ve beklentilerimi hiçbir zaman boş çıkarmayan Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun”u. Aylardır merak içindeyim, aldığı ödüller çok da umurumda değil, daha doğrusu bana referans değil. Benim çok daha sağlam referanslarım var; bir fotoğraf albümüne bakar gibi ağzım açık izlediğim Kasaba, karakterinin barındırdığı tüm kasvete rağmen bana umut (bu bloga isim) veren Mayıs Sıkıntısı, başrol oyuncusu öldüğünde ailemden birini kaybetmiş gibi üzüldüğüm Uzak, aldatılmışlıklarıma avuntu çıkardığım İklimler… Nuri Bilge Ceylan’ın başarısı teknik anlamda kendi sinema dilini yaratmış olmasının dışında izleyicide empati duygusunu zirveye çıkarmayı başarabilmesi ki, bu da samimiyetinden kaynaklanıyor. Bunda oyuncu kadrosunun ağırlıklı olarak amatör hatta oyuncu olmayan oyunculardan oluşmasının payı ne kadar çoksa, O’nun doğal yeteneklerinin payı da o kadar çok. Çünkü dünyanın en iyi sinema okullarında sinema okumak sizi engin bir bilgi birikimine sahip kılabilir ama içtenlik konusunda eksiklikleriniz varsa belki teknik anlamda çok başarılı filmler yapabilirsiniz ama duyguyu anlatamazsınız. İşin tuhafı belki de sırrı, Nuri Bilge Ceylan’ın aslında anlatmaması, daha doğrusu anlatmak, açıklamak için özel bir çaba sarfetmemesi, gözümüze, gözümüze sokmaması. Üç Maymun’daki karakterlerin hiçbiri uzun uzun kendinden bahsetmiyor, yönetmen bize onların hayatlarının her anını göstermiyor, geçmişte ne oldu da şimdi böyle oldu açıklamaya kalkmıyor, hatta bundan sonra ne olacak sorusunu bile sordurtmuyor. O parçaları veriyor, biz eksikleri tamamlıyoruz sadece. Hatta belki biz bile tamamlamaya gerek duymuyoruz o eksik kalan parçaları. Aslında Ceylan bir film çekerken işinizi zorlaştırabilecek her şeyi yapıyor denebilir. Yukarıda sözü geçen farklılıklarının yanısıra duygularımızı coşturmak adına müziğe de başvurmuyor. Onun çok daha güçlü bir silahı var; görsel başarısı. Bir fotoğraf sergisindeymiş gibi oturuyoruz koltuklarımızda onun filmlerini izlerken. Bazı filmler bittiğinde kapanış jeneriğini izlerken koltuğumda yığılıp kalır, içimden “niye ben de bu filmin bir parçası olamıyorum ki?” diye sorarım kendime. Nuri Bilge Ceylan her filminin sonunda bana bu cümleyi söyletebilmiş ender yönetmenlerden biridir. Ve içimden bir ses bunun hep böyle olacağını söylüyor.
Gelmeden, gelsem de yapacağım şeyi yapmadan önce kendilerine biraz zaman tanımamı isteyen pek çok kişi oldu. Çoğunun gerekçeleri anlamsızdı -bana göre en azından- ve bu da yeterliydi. Neden adil olmalı ki? Ama bazıları -ki gerekçeleri saçma olanlar da vardı içlerinde- beni, kendilerine biraz daha zaman tanımaya ikna ettiler. İyi demagogdu hepsi, belki de buna kandım. Ben de aptal sayılmam aslında, anlamıştım boş konuştuklarını. Yine de benim de inanmaya ihtiyacım var bir şeylere. İnsanlık için hala bir umut olduğuna mesela. En çok da buna hatta. Bananeyse insanlıktan, mesleğin onlarla ilgili olunca “banane” diyemiyorsun tabii. Herneyse koşullarım vardı, çok bekleyemezdim öncelikle. Sonra kısa zamanda anlardım içten olup olmadıklarını. Dolayısıyla anlaştığımız tarihten erken gelebilirdim. En önemlisi pişmanlık duymamalarıydı, pişmanlık asla artı puan kazandırmaz aksine gelişimi hızlandırırdı. Tüm hayatlarının hatadan ibaret olduğunu düşünüyor olsalar da geçmişe hayıflanmamalıydılar. Çünkü geçmiş, geçmiş gitmiştir, bu kadar basit. Dertleri anlaşma yapmadığım diğerlerininkinden farklı değildi. Belki de günahları daha ağırdı. İşin aslı ben de kendimle çelişiyorum, onlara zaman tanıdım çünkü geçmişte yaptıkları hataları düzeltmelerini mi istiyordum? Ya da geçmişte adım attıkları bir şeyi bitirmelerini mi? Hani geçmiş, geçmişte kalmıştı? Bu kadar ağır bir yükü siz sırtlanmış olsaydınız ve inisiyatif tamamen size verilmiş olsaydı eminim siz de afallar, belki benden daha büyük çelişkiler yaşar, daha büyük hatalar yapardınız. O yüzden yargılamayın, işte benim on emrimden biri: Aynısını yaşamadan yargılama! Başka bir deyişle önyargıdan uzak dur! Garipsiyor musunuz? Çok saçma, bilmediğiniz bir yerden gelen emirleri yaşamınızın temel taşı olarak kabullenebiliyorsunuz da kendinize emir veremiyor musunuz? Verseniz de tutamıyorsunuz değil mi? Çünkü size çoban lazım illa ki! Yoksa marangoz mu? Sürüden ayrı bir yerde olduğunu veya başkalarının değerleriyle yontulamayacağını düşünenlere gülümsüyorum küçümseyerek… İşin garibi inanın bunu yüzde doksanınız söylüyor. Hiç düşünmediniz mi peki, madem o kadar fazlasınız böyle düşünen kişiler olarak, niye bir o kadar yalnızsınız? Cevaplayayım mı? İçten değilsiniz. Derdiniz dışarıda bir yerde durmak değil, sizi aralarına almamaları. Dikkatle izlerseniz siz de görürsünüz. İçinizden bazıları tutunmaya başladı mı, dertlenmeleri de biter. Çünkü artık o tür şeyleri düşünmeye vakti ve de maddi çıkarları uygun değildir. Ama ben size hikaye yazacaktım. Hikaye! Ne ironik! Hikaye anlatacağım, alışkınsınız dinlemeye, anlatmaya. Belki de bu kelimeden ibaretsiniz.
Öyleyse;
1
Bir kadındı. Kırılgandı. Hepsi öyle olduklarını zannederler ya. Bu da diğerlerinden farksızdı anlayacağınız. Hikayenin sıradışı kahramanları olmayacak zaten bunu baştan söyleyeyim. İçinizde sıra dışı olan yok ki! Onlar kendilerini öyle zannetseler de. Sadece ruh halim seçti onları. Nerede kalmıştık, kırılgan bir kadın, evet. Hep sevdiğini zannederdi o kadın. Çok aşık oldu, çok kişiye, belki de herkese. Aslında yaşama, yaşamın devamına. O yüzden okuduğu kitaba, izlediği filme, bastığı toprağa, dinlediği müziğe, dokunduğu adamlara, her şeye işte… Şimdi içinizden kimbilir kaç kadın “ben de, ben de öyleyim” diyor. Erkeklerse küçümsüyor, belki içlerinden “ben de” diyenler de vardır ama onlarınki sadece kendilerini sevmelerinden. Bizim kadınsa uzun yıllardır gelişimi bekliyor, bana hazır olduğunu zannediyordu. Ama bir gece ortalık sessiz ve karanlıkken geldiğimde gerçekten hazır olmadığını fark etti ki yalvarmaya başladı. Yalvarma da denemez ya, akıllıca “dur” dedi bana. Hiç korkmuyordu, bu yüzden ben de durdum. Korkakları sevmem, hemen alır giderim. Öylesiyle ne benim ne sizin (?) işiniz olur. Ama bu kadındaki korku değil yarım kalmışlıktı gerçekten. Bitirmeden gitmek istemiyordu. Antonius* gibi satranca da davet etmemişti beni. Hem onun oyununda da karlı çıkabilirdim, bir kişi daha eklenebilirdi listeme. Hiç de mantıksız gelmedi, ben de “tamam” dedim, oyun başlasın. Ve başladı.
Kadın ertesi güne çok hafif başladı. Artık her şey gitmiş, bir tek o kalmıştı hayatında. Hedefe kilitlenecek, onu gerçekleştirecekti, gerisi boştu. Bunu her zaman biliyordu ama benim varlığımı hissetmek daha derinden ve net bir şekilde anlamasını sağladı. O uğraşadursun…
2
Ben listeme yeni eklenen adama doğru yola düştüm. Arada o an, orada canını almamak için kendimi zor tuttuğum bir sürü insan çıktı karşıma ama o ayrı hikaye. Ben şimdi asıl hedefimi dinlemeliydim. İtiraf etmeli ki kadından daha korkak çıktı, zaten genelde böyledir. Onu alıp götürmemek için de kendimi tutmam gerekti, bu benim değil, kadının işiydi, anlaşmamız böyleydi. Ben sadece dinledim o yüzden: Çok masumdu kendince. Bunlara sorsanız zaten, hepsi sütten çıkmış ak kaşıktır. Ben alıştım artık hikaye dinlemeye. Hem vakit de geçirtiyor, eğlenceli oluyor. Gerçi bir yerden sonra hepsi aynı, hem de yüzyıllardır dinlediğimi düşünürseniz. Neyse ki unutkanım, bana da bahşedilmiş bu özellik. Sırf insanlara mahsus olsaydı, halim nice olurdu! Adamımız da unutkandı işte. Yaptığı, yapmadığı her şeyi daha doğrusu birçok şeyi yok sayıyordu. Hepsi için geçerli bir açıklaması vardı en kötü ihtimalle. Onun da ne kadar hatasız da olsa kendince, affedilmeye ihtiyacı vardı. Ve o anda kafamda bir ampul yandı. Madem istediği buydu, verecektim ama o farkında olmasa da benim koşullarımla alacaktı istediği adaleti. O sevinedursun…
3
Adamla aramızda geçen konuşmayı bir bir anlattım. Kadın da sabırla sırasını beklemeye karar verdi. Öbür türlü oyunumuz ortaya çıkabilirdi. Bu da benim tarafsızlığıma gölge düşürürdü. Gerçi zaten yaşayanların hemen hepsi bundan kuşku duyuyordu ya… Öyle ya, ben çok adaletsizim onlara sorarsanız. Kimse bana sormuyor ama. Olan biten her şeyin bir sebebi var oysa. Ben ister miyim kötü bilinmek? Aslında çok da umrumda değil ya onların ne düşündüğü, neyse. Kadın için sabırsız bir bekleyişti bu, kimbilir kaçıncı sırasındaydı listenin. Ama elinden bir şey gelmiyordu, bekleyecekti. O bekleyedursun, ben de onunla beraber sıkılacak değilim ya, yapacak çok işim var, her gün, her saat.
4
Adam için bitmek bilmeyen telefon görüşmeleri zinciri başlamıştı. Kendisine kırgın olduğunu bildiği herkesi tek tek arıyor, olmadı yüz yüze görüşüyordu. Ve çoğu tarafından affediliyordu. Çünkü iyi bir yalancıydı ve huzurla gitmeye ihtiyacı vardı. Hastaydı, çok hastaydı (!) ve geride kırık kalpler bırakmak istemiyordu. Zamanında her ne yaptıysa bile isteye, kötü niyetle yapmamıştı. Hem öyle bile olsa şimdi hatalarının farkındaydı ve af diliyordu. Evet, geçmişi değiştiremezdi ama en azından farkına varmak da bir erdem değil miydi? Sırf bu yüzden bile hak etmiyor muydu affedilmeyi? Konuştuğu herkes onu tanıyor olsa da son kez inanmak istiyordu, hem ne fark ederdi ki, nasıl olsa üç beş günü kalmıştı, dünyanın en affedilmez insanı bile olsa affedilmesinde sakınca yoktu. İşin aslı herkes takılan maskelerin farkındaydı. Kendisi de biliyordu konuşulanların, söylenenlerin gerçek olmadığını. Her zaman olduğu gibi şimdi de oynuyorlardı birbirlerine. Ama yapacak pek bir şey yoktu, artık yoktu. Kör, sağır, dilsiz olmak en kolayıydı ve zorlaştırmanın manası yoktu.
5
Ve sıra kadına gelmişti, ben başka işlerle meşgulken neredeyse kaçırıyordum bu eğlenceli anı. Tabii, benim de eğlenmeye hakkım var işimin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünecek olursak.
Kadın, diğerleri gibi alttan almadı, ne de olsa adamın ölmek üzere falan olmadığını biliyordu, en azından şifasız bir hastalıktan ölmeyecekti. Adam ne kadar dil döktüyse, ne kadar duygu sömürüsü yaptıysa kar etmedi. Olmadı, eski yalanlarını çıkardı bir bir cebinden. Kadın önce bunlara da kanmadı ama sonra düşündü de inanmış gibi görünmeyi başarabilirdi. Bu, neden işine gelmesindi ki? Böylece görüşmeye karar verdiler. Yüz yüze konuşmak başka olurdu ne de olsa. Niyeyse? Beden diline neden bu kadar önem veriyorlar, anlamıyorum. Ne kadar evrilseler de kelimeleri kullanmayı öğrenemediler yüzyıllardır. Gerçekte, hiç hak etmiyorlar affedilmeyi, zamanı ama dediğim gibi biraz eğlence bana da iyi gelir.
6
Buluşmadan bir gün önce kadını izlemeye aldım. Bana yalan söylüyor olabilirdi. Ve gördüğüm pek de hoşuma gitmedi. Madem tek derdi yarım kalmış bir işi bitirmekti neden uyuyamadı saatlerce? Hem adam artık umrunda değilse evden çıkmadan önce o süslenip püslenmeler de ne oluyordu? Yok, hiç hoşuma gitmedi bu. Bir de adama bakayım dedim, yoksa kadını o an orada alıp götürmem gerekebilirdi, benim sabrımın da bir sınırı var sonuçta. Adam her zamanki gibi umursamazdı. Her gece yatmadan önce ne yapıyorsa onu yaptı, sabah uyandığında da değişen bir şey yoktu, günlük ihtiyaçlar yapılması gerekenler, falan filan. Kadına hak verdim bir an. Gerçek bir oyuncuydu bu adam, en sevmediğim türlerden. Güce sahip olup da kullanamamak nasıl bir şeydir, bilir misiniz? Öfkeyi kontrol altında tutmayı başarmak? Siz bu konuda pek başarılı değilsiniz, o yüzden bilmezsiniz, en fazla yuttuğunuz haplarla bir derece ket vurabilirsiniz ama benim sizin gibi terapilere ayıracak zamanım da yok. Zamanım olsa da bunu yapacak kimse yok bizim alemde zaten. O yüzden varolduğum günden beri bana bahşedilen iyi-kötü tüm özelliklerle savaşmak zorunda kaldım. Tanrı, bana sizden farklı davranmadı anlayacağınız. Attı ve bıraktı.
7
Ve buluştular. Önce uzun süre sessiz kaldılar. Çok zaman geçmişti. Kadın zaman zaman “değer mi, gerek var mı” diye sorguladı kendini. Adamın tek derdiyse vicdanını rahatlatmaktı. Ama söze nereden başlasa bilemiyordu. Nasıl oynasa da inandırıcı olsa? Sonunda yine cebindeki yalanlara başvurmak zorunda kaldı. Hani kadın zaten inanmaya hazırdı da, neredeyse ben bile inanıyordum anlattıklarına. Ben kimseden böyle şeyler duymadım, ne kadar yalnızdım hayatım boyunca, bilseniz. Düşünsenize kimse sizi sevmiyor ve bunu açıkça söylüyor, şüpheye yer yok ki, tüm zamanların en sevilmeyenisiniz. Benim sıcak bir kucağa ihtiyacım olmaz mı stresli bir iş gününün ardından? Yalan bile olsa inanmak isterim güzel sözlere. Sizler gerçekten doyumsuzsunuz, sahip olduklarınızın yarısına bile sahip olmayanları hiç düşünmeyecek kadar da bencil. Bazen karanlık odamda otururken asla emekli olamayacağım bu meslekten ne kadar nefret ettiğimi düşünür dururum. Benim dünyamda asla masmavi gökyüzünün altında oturup hayallere dalmak, sonra bu hayallerin gerçek olma ihtimalini düşünerek sevinçle dolmak gibi şeyler sözkonusu değildir. Sonra renkler… İçinizden bazıları karanlığı belki tercih eder ama benim için herhangi bir konuda tercih yapmak mümkün değildir. Bir şeye mahkum edilmek ve bunun sonsuza kadar süreceğini bilmek… Ve beni alıp götürecek kimse de yok, ben intihar edemem, ölümlülük de bahşedilmemiş bana. “Çok yoruldum, yerime bilmem kim baksın, biraz tatil yapayım” da diyemem.
8
Uzun lafın kısası, dün akşam ben onlardan çok kendimi dinledim, fırsattan istifade neler yaptılar, bilmiyorum, kaçırmışım. Önemi de yok, sahip olduklarınızla sahip olduklarımı düşündükçe ve sizin bunları nasıl har vurup harman savurduğunuzu gördükçe kinle doluyorum zaten. “Bunlar hiçbir şeyi hak etmiyorlar, ne ikinci, ne üçüncü, ne beşinci şansı, al, götür” diyorum kendime. Nasıl olsa hiçbirini değerlendiremeyeceksiniz, biliyorum. Çünkü bu şansları görebilecek bilince sahip değilsiniz. Gözleriniz kör, kulaklarınız sağır doğmuşsunuz her biriniz.
Kadınla adam son geceyi birlikte geçirdiler, kadın inanmıştı, adam da “bir gece daha yalnız uyumamanın ne sakıncası var ki” diye düşünmüştü. Sabahı bekleyemedim, kadını uyandırdım. Bu defa karşı çıkmadı, alkol terk etmişti vücudunu, yaptığını anladı. “Tek isteğim aynı yere götürme bizi” dedi. Zaten böyle bir şey söz konusu değildi. Adamı uyandırmaya gerek bile duymadım. O yaşasa da ölse de asla uyanamayacaktı zaten. O özellik de ona bahşedilmemişti.
9
Bahsettiğim sebeplerden, bir daha kimseye şans mans tanımadım. İyi de yaptım, eğlencesi falan yok bu işin, neyse o. Ben de artık gözlerimi kapayıp vazifemi yapıyorum, etliye sütlüye karışmam, bana dokunmayan yılan da bin yaşasın. Gördünüz mü bana yaptığınızı? Ama artık muhatap olmayacağıma göre unutabilirim sizden öğrendiklerimi.
Sizi asla terk etmeyecek ama hiçbir zaman yanınızda da olmayacak “dost”unuz…
Benim yazılarımda hep bir eksiklik, mantık hatası var. Çünkü sıkılıyorum. Tam bir şeye başlamışken daha bitirmeden, ne söyleyeceğimin kendim için bir anlamı kalmıyor. Ben de abuk subuk bitiriyorum öyle olunca. O yüzden hep eksik kalıyor hayatım gibi. Hep sıkılıp yarım bırakıyorum, öyle saçma sapan çekip gidiyorum. Başlamanın hiç anlamı kalmıyor böyle olunca. Statik kalmak lazım belki de.
Mucizelere inanırım ben. Belki tüm çareler tükendiğinde tutunacak başka bir şey kalmamasındandır ama her nedense inanmak huzurlu kılar beni. Aslında belki de bir şeye gerçekten inandığım zamanlarda bir şekilde, anlamlandıramadığım bir “güç” le o şeyi oldurmamdandır inancım. Tabii bu her zaman iyi şekilde sonuçlanmayabiliyor. Kötü şeylere de yol açabiliyor düşünce gücüm. Mesela küçükken, çok küçükken birini öldürdüm bu yolla. O da çok küçük, hatta benden de küçük bir kız çocuğuydu. Annemin eteğine (mecburen) yapışıp gittiğim misafirliklerden birinde oldu olanlar. Dört-beş yaşlarındaydım ve evdeki çocukların en büyüğüydüm. Kıza görür görmez uyuz olmuştum. Anneler oturup sohbet ederken biz evi keşfediyorduk. Mutfakta, tam fırının yanında oldu. Karşı karşıya duruyorduk, bir meseleden –muhtemelen bir oyunun kuralları yüzünden- tartışmaya başladık ya da belki tartışmadık bile. Tek hatırladığım kızın suratına tokat attığım. Sonra ne oldu bilmiyorum, o ağladı mı, beni annesine şikayet etti mi, yoksa hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkıp gitti mi? Aradan birkaç hafta geçti ve bir gün annem bana hayatım boyunca unutamayacağım o haberi verdi. O kız evinin balkonundan aşağıdan geçen seyyar oyuncakçıya bakarken yere düşüp ölmüştü! Bu bir mucize değil, kötücül bir yönlendirmeydi ve ben katil olmuştum. Ona uyuz olduğum için ölmüştü kız. Belki basit bir tesadüftü ama olmuştu işte. İnsan ruhunun ne kadar kötücül olabileceği, bu kötücüllüğün nelere mal olabileceğiyle ilk tanışmamdı bu olay. Ne yapsam, ne kadar oyun oynasam unutamıyordum ve hala unutmadım.
Belki de bu olay “mucize yönlendirme” sanatımda kötü bir milat olmuştu. O günden beri hiç iyi bir mucize yaratamadım, iyi bir şey oldurmak için ne kadar yoğunlaşsam da başarılı olamadım. Ama ne zaman bilinçli ya da bilinçsiz olarak biri hakkında kötü şeyler düşünsem o kişinin başına biraz mübalağalı bir deyimle “felaket” ler geldi. Bu da bazen işe yaramıyor değil. Bir çeşit iç rahatlatma yöntemi oldu bana. Belki de başka türlüsü elimden gelmediğinden bununla yetinip, iyi yanlarını görmeye çalışıyorum o kadar. Ya da ben aslında kötü ruhlu bir insanım, bu yüzden bu tarafım hep ağır basıyor.
İşin aslı bu yazı hikaye olacaktı ama olamayacağını anladığım şu satırlarda bana düşen bitirmek galiba.
Benimki öyle ölüm sayılmazdı pek. Merak daha çok. Gitsem ne olur, döndüğümde neler olur? Yıllardır düşündüğüm halde bugüne kadar denememiştim bunu. Demek ki zamanı yeni gelmiş. O his gelince bir gün gidiverdim. Kimsenin haberi yoktu, haber veremezdim ki! Bilseler anlamı olmazdı. Öyle çok gürültü de koparmadım. Sadece bir gece yattım ve ertesi sabah kalkmadım. Bu kadar kolaydı işte ölmek. Provası korkunç değildi, herhalde kendisi geldiğinde de korkmayacaktım. Zaten beni en çok düşündüren benden sonra annem değil miydi? Sonra kardeşim, babam… Bunu da göze almıştım, nasıl olsa dönecektim. Hem bu benim için iyi olacaktı. Hayata es vermek gerekir bazen, kaybolmak ortalıktan. Yaptığım sadece buydu ve bu şekilde yaptığında kimse hesap soramıyordu. Öbür türlü anlat anlatabilirsen, çözüm önerilerini dinle, mecburiyetlerini yerine getir, vs. Bunları çekemediğimden belki de bu yolu tercih ettim. Belki birkaç kişi biraz üzülecekti ama gerçekte ölsem de onlar için hayat devam edeceğinden sorun yoktu.
Sonrası tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Kimin ne tepki vereceğini az çok tahmin ediyordum. Sağolsunlar, beni şaşırtmadılar. Bazen annemi izlerken dönmemek için kendimi zor tuttuğum oldu ama güçlü olmalıydım yoksa bu deneyim de boşa giderdi. Ben de öyle oldum. İşin aslı bir gün döndüğümde bu yaptığımdan dolayı benden nefret etme ihtimallerinin de yüksek olduğunu tahmin etmiyor değildim ama bunu yapacak olanlar zaten beni gerçekte pek de sevmeyenler olacaktı muhtemelen. Diğerleri belki de onlara böyle bir şeyi yaşatmış olmamdan dolayı sinirlenecek, bağırıp çağıracak ama bir süre sonra beni anlayacaklardı. Hatta beni kaybetmiş olmanın (!) ne demek olduğunu yaşamış olduklarından tekrar kazanmanın sevincini yaşayacaklardı. En azından ben bazı kayıplarım için bunun olmasını çok dilemiştim zamanında. Mesela F. veya K. bir gün dönüp gelseler de, “ben çok sıkılmıştım, biraz gitmek istedim sadece” deseler hiç kızmam, sinirlenmem, aksine bunun bir şaka veya deney veya mola olduğunu öğrenmek beni çok mutlu eder. Tabii herkes böyle düşünemez, böyle düşünebilmek için aynı ruh halinde senelerce yaşamak gerekir belki. Deneyimden önce sonuçlarıyla ilgili düşünülebilecek o kadar çok şey var ki… Bazı hayal kırıklıkları yaşamayı da göze almalı mesela. İnsanların senin kaybından, olmasını umduğun kadar etkilenmemeleri gibi. Belki bu insanı öyle mutsuz eder ki verdiğin mola sonsuza kadar sürebilir bile. Ama kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, ben bunlara hazırlıklıydım. En azından öyle olduğumu düşünüyordum.
İLK GÜN
Beni annem buldu. Zaten geç uyandığım için uzun süre şüphelenmemişti. Ama akşama doğru dayanamayarak beni uyandırmaya geldi. Uyanmıyordum bu defa ve annem evde yalnızdı. Dakikalarca denedi, inanmıyordu, aklına bile gelmiyordu ölmüş olabileceğim. Derin bir uykudan uyandırma çabasıydı onunki. Sonra bir an korku başladı. Odamın kapısını kapatıp dışarı çıktı. Uzun süre dönmesini bekledim. Yalnız dönmedi. Babamı aramıştı. Ben babama benzerim. Yani o da benim gibi soğukkanlıdır, dolayısıyla annemin düşünmek, söylemek istemediği şeyi o ilk anda anladı. Annem benim gidişimi, istediğimin tam aksi şekilde gayet gürültülü karşıladı. Babamsa yere oturup başını ellerinin arasına aldı. Kimseyi aramadılar, dolayısıyla kardeşimin ölümümü öğrenmek için işten dönmesi gerekti. Aslında pek de şaşırmadı, yıllardır bekliyordu bunu. Ama şaşırmamak üzülmeyi engellemiyor. Yine de sakin olup yasal gereklilikleri gerçekleştirmek üzere harekete geçmesi gereken o oldu. Ertesi sabah hatta o gece beni tanıyanların yüzde doksanı biliyordu gittiğimi. Hep böyle olmaz mı?Arama zinciri çok hızlı oluşturulur.
KARANLIKTA…
Ertesi sabah karanlığa uyanmıştım. Buna kızmadım desem yalan olur. Hadi annemler neyse de kardeşim nasıl olur da artık işime yaramayacak olan organlarımı yaşamak isteyenlere bağışlamayı akıl edemezdi? Gerçi bu da sorun değildi, şok anlarında önceden konuşulanlar unutulabilirdi. Hem geri döneceğime göre ihtiyacım olacaktı onlara. Gitmenin en iyi yanı istediğin anda istediğin yerde olabilmekti. Yaşarken bazen ölesiye sıkıldığın halde bir yerden bir yere ışık hızıyla gitme ihtimalin yoktur ama ölünce bunu rahatlıkla yapabiliyorsun… muşsun… Bu yüzden herkesi gördüm ben. İlk tepkilerini, sonrasını… Bazen hepsinden sıkıldığımda karanlığıma geri dönüyordum. Böcekler hiç de o kadar mide bulandırıcı hayvanlar değillermiş. Dostluklar bile kurdum onlarla. Belki de başka şansım yoktu ama yine de umarım döndüğümde bunu hatırlarım. Gerçi ben yaşarken de -en azından- öldürmezdim onları ya…
Beni ilk unutan sevgilim oldu. Ne şaşırtıcı! Onun açısından zor olan oynamaktı. Bunalımda numarası yapmak. Neyse ki erkek olduğundan bunu başarması çok da zor olmadı. Zaten normalde de sık sık başvurduğu bir yöntemdi hem bana hem de başkalarına karşı. Hatta ölümüm onun işine bile geldi. İşyerinde insanlar onun bu “zor” dönemleri daha kolay atlatabilmesi için ellerinden geleni yaptılar. Bir defa günlerce izin yaptı. Sonra işe başladığında çok yüklenmediler, sıkıldığında erken çıkıp gitti. Dahası, iki ay sonra başkasıyla sevişirken ona da “seni seviyorum” dedi. Ben buna üzüldüm mü? Biraz içim burkuldu tabii ama birçok şeye şaşırmadığım gibi buna da şaşırmadım. Aksi olsa daha çok şaşırırdım. Ama bu defa o kadar kolay olmasına izin vermeyecektim. Güç bendeydi artık. Ne de olsa istediğim anda, istediğim yerde, istediğim şeyi yapıyordum. Her gece evindeydim. Benim olmadığım günler boyunca kaybettiği hiçbir şeyi bulamadı! Tam uykuya dalacakken raftan bir kitap düştü! İnternette başkalarıyla konuşurken bağlantısı kesildi! Böyle ucuz oyunlarla eğlendim durdum.
Arkadaşlarım… Daha önce deneyimlemişlerdi aslında kaybetmeyi. O yüzden benimkini daha kolay kabullendiler. Tıpkı daha önce birlikte F.’nin ardından yaptığımız gibi benim için de kadeh kaldırdılar. Beraber geçirdiğimiz günleri andılar. İşlerine, günlük kaygılarına devam ettiler. Hayat böyleydi, yapacak bir şey yoktu. Bunu çok iyi anlayabiliyorum, tam tersi bir durum sözkonusu olsaydı benim yapacağım da bundan farklı olmayacaktı. Benim açımdan bakılınca, bazılarıyla sohbet etmeyi özlüyordum. Bazen toplandıklarında bir şey konuşurlarken tam yeri geliyor, müdahale etmek istiyordum. İşte en zoru o anlardı. Başka konularla veya benimle ilgili yanlış bildikleri veya hatırladıkları bir şeyi düzeltememek çok can sıkıcıydı. Ama zaman her şeyin ilacıdır, bir süre sonra buna da alıştım. Evet, gidenin ardından yokluğa alışmak sadece kalanlar için geçerli değil. Giden de bir şeylere alışıyor elbet. Yeni bir dünya kurmak o kadar kolay değil, sancılı oluyor. Onlar için bir kişi gitmişken, giden hayatındaki herkesi kaybedip yapayalnız kalıyor. Giden için daha zor galiba alışmak. Eğer hala bir şekilde etrafta dolaşabiliyorsa tabii.
Beni yıllarca yaşatan ailem… “Nasıl oldu da daha fazlasını yapamadık” dediler hep. Biliyorum ki, başka herkes hayatına devam etse de, beni düşünme sıklıkları azalsa da ailem için bu böyle olmayacak. En azından çok daha uzun bir süre. Ben de en çok onların yanında oldum bu yüzden. Doğruluğundan çok emin olmasam da her gece rüyalarına girdim. Belki beni hiç görmemeleri daha iyiydi ama dediğim gibi bundan çok emin olamıyordum. Tek yapabileceğim pembe rüyalar yaratmaktı onlara. Hep iyi gördüler beni, hep mutluydum rüyalarında. Bu, inanın işe yarıyordu. Başka şeyler de yapabiliyordum onlar için. Mesela tam benden bahsedip ağlarlarken bir telefon çalabiliyordu. Yine de onlara bunu yaşattığım için kendimden nefret etmediğimi söyleyemem. Ama öbür türlüsü de kötüydü. Yaşarken yaptıklarım demek istiyorum. Ölüme bir şekilde alışırlardı ne de olsa. Acımasız olmak zorundaydım.
BUNLAR DA VAR!
Ölmenin en güzel yanlarından biri de her şeyi beleş yapabiliyor olmaktı. İstediğim seansta, istediğim filmi izliyordum. Bütün barlar benimdi. Ölüler de içer mi hiç demeyin, hiç öldünüz mü ki biliyorsunuz? Herneyse festival gelmiş, para yokmuş, bilet kalmamış, hiç dert değildi artık bunlar benim için. Sonra bol bol tatil yaptım. Görmek istediğim her yeri gördüm. Daha dün Prag’da, Kafka’nın evindeydim mesela. Kafka demişken, ölülerin başka ölüleri görebileceğini sanmayın sakın. Benim de en çok bozulduğum bu oldu. Hiç öyle ummamıştım. Tamam, hayattaki arkadaşlarımla konuşamayacaktım ama burada, yeni dünyamda yenilerini edinebilmeliydim. Eh işte, yaşarken her şey istediğimiz gibi mi oluyor da ölünce olacağını sanıyoruz? Sonuç olarak tanımak istediğim hiçbir ölüyle bırakın arkadaş olmayı, uzaktan olsun göremedim bile. Sonra bir de özlediklerim vardı, onları görmeye hakkım olmalıydı en azından. Ama yoktular işte. Eminim onlar da benim gibi arayıp duruyorlardı ya da çoktan vazgeçmişlerdi bu boş uğraştan. Belki de dönmeye karar vermemin en büyük sebebi buydu. Burada da yalnızdım. Olaylar bu anlamda pek de istediğim gibi gelişmemişti. Ben de bir sabah karanlığımı delmeye kalktım. Ama… Birileri mi beni kandırdı, ben mi uydurdum bu saçmalığı bilmem ama gittikten sonra dönmek diye bir şey yokmuş. Günlerce boşuna uğraşıp durdum. Hani öyle filmlerdeki gibi yalvarıp yakarıp, üstünden girip altından çıkarak, şartlı da olsa sizi tahliye edecek iyi kalpli melekler falan yokmuş gittiğimiz yerlerde. Boşuna arandım durdum. Artık yaşayanları izlemeyi bırakmıştım, boşluklarda benim dünyamdan, bana benzeyen birilerini görür müyüm diye her yeri dolaşıyordum. Algım öyle açılmıştı ki, her şeyi görebiliyordum ama yine de görmek istediğim şeyi görmem mümkün olmadı. Bu küçük oyunum bana pahalıya malolmuştu. Böceklerin dostlukları da bir yere kadardı. Beni yiyip bitirmiş, işleri bitince de sırtlarını dönüp yenilere gitmişlerdi. İşin aslı yaşamla ölüm bu anlamda farklı değildi. Neyse ki bunu anlayıp kabullenmem uzun sürmedi. Gerçi burada zaman diye bir şey olmadığından bundan çok da emin olamıyorum ama hissiyatım böyle en azından. Bu da yeter.
ARTIK…
Artık tecrübeli bir ölüyüm. Ne dost arıyorum, ne yaşayanları merak ediyorum. Karanlık bana kasvet değil huzur veriyor. Hiç sıkılmıyorum da. Yalnızlık? Yaşamımın en büyük tecrübesiydi zaten. Burada en azından tamamen ve gerçek anlamda yalnızım. Derdim, tasam, yarına yetiştirmem, yapmam gereken hiçbir şey yok. Bu yüzden hep huzurlu uykularım. Ben de rüya görüyorum sonra. Hem benim rüyalarım sizinkilerden çok daha renkli, çok daha gerçek…
-
*1O'nun 10:12'si *
*Gözlerini açtığında anlıyorsun zamanın bir saat ileri olduğunu,*
*10'nun için çok şey olmuş çoktan,*
*Zafer paylaşımı yapıyor adeta g...
A.'NIN İLK NÖBETİ
-
*Gece yolcularıyla ilk karşılaşma*
gündüz insanlarını sevemediğim için üzgünüm.Bir süre denedim-gerçekten
denedim.hani kolaycıydım ....banka hesaplarıyla g...
ay üzerine kurgulamalar :)
-
"Ay veya Luna, Dünya'nın tek doğal uydusu ve Güneş Sistemi içinde beşinci
büyük doğal uydudur. Dünya ile Ay arasında ortalama merkezden merkeze
uzaklık 3...