Küçük bir el uzandı kuru toprağın üzerine, boş değildi bu eller, bir tane, tek bir tane gülü bırakıyordu usulca, üzeri henüz toprakla örtülmüş mezara. Sonra o ellerin sahibinin dudaklarından iki cümle döküldü; “Bir gün sana dönecek meleğim, söz veriyorum. Lütfen bana kızma, başka türlü yaşamam mümkün değil”. Gözyaşları toprağı ıslatırken eğilip eğri büğrü tahta parçasına yazılmış isme dokundurdu dudaklarını. Sonra… Sonrası terk edip gidiş, gitmek zorunda oluş, sonra hayat devam edecekti, hep öyle olmamış mıydı? Olmuştu ya, hem de başlar hep dimdikti, eğilirse bir gün yenilmiş olunurdu kimliği belirsiz düşmanlara. Oysa onun düşmanları belliydi aslında. Belki bugüne kadar hep saklamış, yokmuş gibi davranmayı başarmıştı ya, şimdi onu engelleyecek meleği uçup gitmişti sonsuza, o halde ne yaşatırdı ki onu intikamdan başka? Ya ölecek ya öldürecekti. Öldürmeyi seçti…
Yıllardır biriktirdiği her şeyi bırakıp gitme zamanıydı şimdi. Ondandı evin dört tarafına saçılmış bu koca koca kutular. Şimdi boyundan büyüktü kimbilir hangi hayata taşınacak planları. Üstesinden gelip yoluna devam edebilecek miydi, ötesi, var mıydı gidilecek bir yol? Belki biraz, biraz ama ya sonra? Sonrasını düşünen kimdi ki, şimdilik yola çıkmak yeter de artardı ona. Öyle yaptı, yüklenip kaldırması güç ağırlıkları yola çıktı, yeni hayatına. Son bir bakış, kendi gidiyordu belki ama bakışları kalacaktı bu gecekonduda. Elindeki sararmış fotoğrafa sıkıca sarılıp geçmişini ardında bıraktı sarı bir taksiyle. Belki başkası olsa umutla bakardı yarınlara, yeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanıyla dolardı içi. Ama hayat bazı insanları çok erken eksiltirdi, hatta başlamadan biterdi bazıları için. O da onlardandı işte. Onu yaşatan nefretti sadece, varsın öyle olsundu, herkes mutlu olmak için mi yaşardı ki?
Hiç de aşinası olmadığı yeni duvarlarına astı bir bir geçmişini. Belki de unutmalıydı ama unutursa nasıl devam edebilirdi ki? Şimdi sadece fotoğraflarda kalan o gülüşlerin bir avantajı vardı hala yaşayanlarla kıyaslandığında. Onların gülüşleri asla solmayacak, hep nasılsa öyle kalacaktı ama onlar ki gülüşlerini bizzat solduracaktı en mutlu olduklarını zannettikleri anda. Belki kaldırıp sandığa koyacaktı meleğin gülüşünü zaman zaman bu yolda, belki kendinden, şimdiye kadar olduğu şeyden, olması istenen şeyden uzaklaşmak durumunda kalacaktı. Unutması gerekirse unuturdu her şeyi, sadece onlara yakın olmayı başarmak yeter de artardı ona artık.
Boy boy, çeşit çeşit maskeleri odanın her köşesinde. Birini bırakıp diğerini alıyordu eline. Hepsinin yüzünde hapsolmuş duygular. O nasıl isterse öyle kalmışlar, çoğu yarım kalmış hatta. Kimini gülümsemesi dudağında, kiminin gözyaşı yanaklarında ama hepsi yarım. Bir oyundu iki tanesini alıp yan yana koymak, güzel bir oyun. Hem güldürüp hem ağlatabilmek, hem şüphe duymalarını hem sonuna kadar güvenmelerini sağlamak. Belki çok sıkıldığında kaldırıp çöpe atmak. Ya atılmak, gün gelip sıkılınan bir eşya olarak çöpe atılmak? Sonra gecenin işçileri tarafından toplanılıp çöp kamyonunun öğütücü dişleri arasında ezilerek ebedi istiratgahına, martılara yem olmak üzere koca şehir çöplüğüne bırakılmak. Ne zaman etrafına baksa kendi gibileri görüyordu aslında. Bütün yüzler aynıydı eninde sonunda. İfadeler de pek değişmiyordu, yaşanacak ne kadar duygu vardı ki zaten hepi topu? Olanları da herkes aynı şekilde yaşıyordu işte. Öyle olmasa aynı şarkılara, şiirlere aynı tepkiler nasıl verilebilirdi ki? Şimdi yarın ölümü yaşayanlar duyduğu kederi derinden hissedecek, anlayarak sarılacaktı ona, diğerleriyse yalandan asarak yüzlerini taziye dileyecekti.
İnsan çabuk alışıyor yeni hallere. Ne garip… Buna da alışıyordu işte. Bazen küçük oyunlar oynuyordu kendi kendine. “Alışma oyunları”. Andan zevk almasını sağlayacak ufak tefek, öylesine şeyler. Her yerin bir adeti vardı. O da kendince uyum sağlıyordu ya da kendi adetlerini yaratıyordu. Akşamları iş dönüşü oturup tekli koltuğuna bir bira içmek, o evi mutlu kılan bir şeydi mesela. İstediği zaman değiştirebileceği küçük küçük adetler edindi böylece kendine. Yalnızca evinin değil hayatının da yeni adetleri vardı. Bir falçata taşır olmuştu mesela cebinde. Korunmak için değil, zarar vermek için, insana değil nesneye. Parım parım parlayan sözde statü sahibi lüks arabaların yanından geçerken ufak da olsa da iz bırakmak hoşuna gidiyordu. “Ben buradan geçtim, ben ve benim gibiler de var bu dünyada” diyordu sahiplere. Onların algısı elbette bunu anlamayacaktı ama çok da önemi yoktu, o biliyordu, onun gibiler biliyordu. Bir ev vardı sonra izlediği. Kendi evine hiç benzemeyen bir ev, içinde yaşayanların onun dünyasındakilere benzemediği bir ev...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder