4 Kasım 2008 Salı

biraz sinema, biraz üç maymun, çokça nuri bilge ceylan...


Hayatımda her şeyin ya da en azından çoğu şeyin kötü gittiği hatta artık kendimden umudu kestiğim günlerde beni heyecanlandıran tek şey sinema galiba. Ne zaman evden dışarı çıkmak istemesem, insanlardan olabildiğince uzaklaşsam, odamın dışında hayatın olanca hızıyla akıp gittiğini unutsam bir festival imdadıma yetişiyor. O olmasa her filmini heyecanla beklediğim bir yönetmen sağolsun bir şeyler çekiyor da beni delilikten kurtarıyor. Geçen gün beni arayan eski sevgililerimden birinin durup dururken “d, hayat sinema değildir” ya da “sinemadan ibaret değildir” gibi bir cümle sarfetmesi bu metnin yazılış sebebi olmasa da bu satırları destekliyor.

Bizi heyecanlandıran şeyler hep mutlu sonla bitmiyor tabii. Çok güvendiğiniz bir filmin sonunda hayal kırıklığıyla çıkabiliyorsunuz salondan ama o da işin sürprizi. Hem zaten hayat ne zaman beklentilerimizi her daim olumlu sonuçlandıran bir “şey” oldu ki?

Mecburiyetim yoksa beni hiçbir güç sabahın erken saatinde kaldıramaz ama festivaller kaldırıyor işte. Hem de hiç küfür etmeden, suratımı asmadan hatta bazı günler içimden “olsun, hayatta bu da var bak” cümlesini safça bir mutluluk umuduyla kurdurarak. Üstelik de sıra beklemek konusunda olabildiğince sabırsız bir insanken festival biletleri sözkonusu olduğunda nasıl oluyorsa bir sakinlik örtüsü gelip kapanıyor üzerime.

Bu uzun girizgahın sebebi beni yıllardır heyecanlandıran ve beklentilerimi hiçbir zaman boş çıkarmayan Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun”u. Aylardır merak içindeyim, aldığı ödüller çok da umurumda değil, daha doğrusu bana referans değil. Benim çok daha sağlam referanslarım var; bir fotoğraf albümüne bakar gibi ağzım açık izlediğim Kasaba, karakterinin barındırdığı tüm kasvete rağmen bana umut (bu bloga isim) veren Mayıs Sıkıntısı, başrol oyuncusu öldüğünde ailemden birini kaybetmiş gibi üzüldüğüm Uzak, aldatılmışlıklarıma avuntu çıkardığım İklimler… Nuri Bilge Ceylan’ın başarısı teknik anlamda kendi sinema dilini yaratmış olmasının dışında izleyicide empati duygusunu zirveye çıkarmayı başarabilmesi ki, bu da samimiyetinden kaynaklanıyor. Bunda oyuncu kadrosunun ağırlıklı olarak amatör hatta oyuncu olmayan oyunculardan oluşmasının payı ne kadar çoksa, O’nun doğal yeteneklerinin payı da o kadar çok. Çünkü dünyanın en iyi sinema okullarında sinema okumak sizi engin bir bilgi birikimine sahip kılabilir ama içtenlik konusunda eksiklikleriniz varsa belki teknik anlamda çok başarılı filmler yapabilirsiniz ama duyguyu anlatamazsınız. İşin tuhafı belki de sırrı, Nuri Bilge Ceylan’ın aslında anlatmaması, daha doğrusu anlatmak, açıklamak için özel bir çaba sarfetmemesi, gözümüze, gözümüze sokmaması. Üç Maymun’daki karakterlerin hiçbiri uzun uzun kendinden bahsetmiyor, yönetmen bize onların hayatlarının her anını göstermiyor, geçmişte ne oldu da şimdi böyle oldu açıklamaya kalkmıyor, hatta bundan sonra ne olacak sorusunu bile sordurtmuyor. O parçaları veriyor, biz eksikleri tamamlıyoruz sadece. Hatta belki biz bile tamamlamaya gerek duymuyoruz o eksik kalan parçaları. Aslında Ceylan bir film çekerken işinizi zorlaştırabilecek her şeyi yapıyor denebilir. Yukarıda sözü geçen farklılıklarının yanısıra duygularımızı coşturmak adına müziğe de başvurmuyor. Onun çok daha güçlü bir silahı var; görsel başarısı. Bir fotoğraf sergisindeymiş gibi oturuyoruz koltuklarımızda onun filmlerini izlerken.

Bazı filmler bittiğinde kapanış jeneriğini izlerken koltuğumda yığılıp kalır, içimden “niye ben de bu filmin bir parçası olamıyorum ki?” diye sorarım kendime. Nuri Bilge Ceylan her filminin sonunda bana bu cümleyi söyletebilmiş ender yönetmenlerden biridir. Ve içimden bir ses bunun hep böyle olacağını söylüyor.

Hiç yorum yok: