31 Aralık 2007 Pazartesi

PARIS'TE 2 GÜN


PARIS’TE AŞK BAŞKA(MI)DIR!

Aşıklar şehri, romantik Paris’in, bir aşığın hayatını kabusa çevireceği aklınıza gelir mi? Neden olmasın? Hem de iki günde! Paris’te 2 Gün’ün Jack’i için söz konusu olan bu en azından.

Hastalık hastası, takıntılı Amerikalı iç mimar Jack ve fazla rahat bir Fransız fotoğrafçı Marion’un iki yıllık bir ilişkinin ardından romantik bir tatil yapmak üzere gittikleri Venedik’ten dönüşleriyle başlıyor her şey. Marion’un önerisiyle, ailesinin yaşadığı Paris’e iki günlüğüne uğramaya karar veriyorlar ve olanlar oluyor. Aslında Marion açısından ilişkinin sorgulanmaya başlandığı yer Paris değil. O zaten ilk cümlelerinde “iki yıllık bir ilişkinin bu zamanda zor bulunan bir şey” olduğunu söyleyerek durumu baştan yadırgıyor. Sonra yine satır aralarında Jack’in hastalığı ya da hasta olduğuna dair saplantısı yüzünden Venedik’te seks bile yapmamaları, bir de üstüne fotoğrafçı olan kendisi olmasına rağmen Jack’in tatil boyunca elele tutuşup romantizmin doruklarında olmaları gereken tüm mekanlarda fotoğraf makinesini elinden düşürmemesi onu Paris’e gelene kadar yeterince bozuyor zaten. Ama Paris’te Fransızca bilmeyen ve adım başı sevgilisinin eski sevgilileriyle karşılaşmak durumunda kalan, özel sırlarının Marion’un ailesince bilindiği gerçeğiyle karşı karşıya kalan, üstüne ne konuştuklarını anlamaması bir tarafa tercüme de gereği de hissedilmeyen yalnız bir Amerikalı konumunda yansıtılan Jack’e hak verdirtmeyi amaçlıyor sanki film. Gerçi hakkını da vermek lazım, patlama noktasına gelene kadar oldukça sabırlı davranıyor Jack. Ama çuvaldızı biraz da kendine batırmalı aynı zamanda. Sorun Marion’un fazla rahat Fransız tavrı mı yoksa kendisinin “annesi de sürtükmüş” cümlesiyle zirve yapan erkek egosu mu acaba?

Paris’te 2 Gün bu eksenden hareketle ilişkilere mercek tutuyor. Dolayısıyla çok sayıda örneğini izlediğimiz bir film olma eksisiyle başlıyor zaten yolculuğuna. Eğer fazla örneği varsa onu öne çıkaracak bir şeylere ihtiyacı var demektir. Peki, bunlara sahip mi? Hayır, maalesef. Bir soğukluk, yüzeysellik var her şeyden önce filmde. İzleyiciye ikilinin gerçekten birbirlerine aşık olduğunu hissettiremiyor öncelikle. Böyle bir filmde olmasını bekleyeceğiniz sürükleyici diyaloglar da yok sonra. Ve bir ilişki orijininden tüm ilişkilere mercek tutan bu tarz filmlerde, hem karakterleri hem de ilişkileri açıklayabilecek çok güzel diyaloglu örnekleri daha önce izlememiş değiliz.

Görsel açıdan değerlendirdiğimizde; filmin aynı zamanda yönetmenliğini de üstlenen Marion rolündeki Julie Delpy’nin bu anlamda bir şaheser yaratmayı kendine amaç edinmediğini görüyoruz. Bu tarzı sevenler için kameranın hareketli kullanılması göze hoş gelebilir. Yani “aldım kameramı elime, hareketli bir film çekmeye çalıştım. Paris manzaraları, ışık oyunları önemli değil. Başka bir şey benim söylemeye çalıştığım” diyor gibi. Bu kötü bir eleştiri değil, dediğim gibi bu tarzı sevenler için iyi bile hatta. Ama içerik yavan olunca filmi götürmediği de kesin. İçeriğe tekrar dönmüşken Alman sinemasının günümüzde en aranılan oyuncularından Daniel Brühl’ün canlandırdığı Lukas karakterinin filmdeki amacı nedir? Tamam, Jack’in kafasında bir ampul yakmaya çalışıyor da araya sokuşturulan sosyal mesajların bu filmdeki yeri ne, o da tartışılır. Sosyal mesaj kötü bir şey değil ama bu film için biraz dam üstünde saksağan hissi yaratıyor. Filmde havada kalan tek şey bu değil. Jack’i canlandıran Adam Goldberg’in bir parti esnasında anne tarafından Yahudi olduğunun ortaya çıkması havadan sudan bir sohbet konusu olması dışında filme ne katıyor? Sanki “bir aşk filmi yapalım ama araya sosyal içerikli diyaloglar da sıkıştıralım” havası seziliyor ki bu da filmi iyice yavanlaştırıyor.

Filmi yüzeysel kılan unsurlardan biri de Julie Delpy ve Adam Goldberg’in pek de başarılı olamayan oyunculukları. Özellikle Goldberg, maço ama şirin Amerikalıyı canlandırırken bazı mimikleri fazla abartılı kullanıyor ki bu da karakteri sevimsizleştiriyor.

Sonuç olarak Paris’te 2 Gün, “Paris’te aşk başkadır” önermesini çürütme denemesinin dışında farklı bir şey söylemekten uzak, yavan bir film olarak hafızalarımızda yerini alıyor.

3 Aralık 2007 Pazartesi

ANGEL


MELEK Mİ ŞEYTAN MI?

Hayallerde yaşamak ya da hayallerle yaşamak… Ve bu yüzden asla büyüyememek. Güzel mi? Belki de… Eğer bir gün gerçek, canınızı sizi ölüme götürecek kadar acıtmazsa! Belki de gerçeği görmek istememenin kaçınılmaz sonu bu. Ve yıllar ne kadar çabuk geçse de asla büyümemenizi sağlayan da bu. Tıpkı Angel Deverell’in hep hayaller kuran ve onlara inanan küçük bir kız çocuğu olarak kalması gibi. Yoksa olan biten onca şeyi nasıl iyimserlikle atlatabilir ki? Görmek istememek ve görmeyi istemediğiniz şeyin olmadığına sonuna kadar inanmak. Galiba sihir burada.

Her şeyin ötesinde bir film olarak Angel’ı anlatmaya başlarken bir erkeğin bir kadını bu kadar iyi tanıyıp anlatabilmesinin ne kadar önemli olduğunu söylemek lazım. Onun açısından bakabilmesi, onun kendi dünyasında yaratmaya çalıştığı ve belki de yarattığı cenneti bu kadar iyi betimleyebilmesi… François Ozon kesinlikle kendisinden bekleneni her filminde vermeyi başaran bir yönetmen. Ve iyisiyle kötüsüyle kadını anlatmayı başardığı ilk filmi de Angel değil aslında.

Angel, ilk bakışta belki de benzerlerini çok defa izlediğimiz bir biyografi filmi. Ama onu diğerlerinden farklı kılan bir duygu yoğunluğuna sahip. Üstelik Ozon bunu, bize kahramanını sevimli göstermeye çalışıp empati kurmamızı sağlayarak yapmıyor. Tam tersi zaman zaman “melek mi şeytan mı” sorusunu sordurtacak derece sevimsiz yanlarını da gösteriyor. Ama yayıncısının filmin en başında onu savunmak üzere söylediği bir cümle Angel’ı çok güzel özetliyor ve tüm sevimsizliğini affedilir kılıyor: “O daha bir çocuk” Ve hep de öyle kalıyor. Yönetmen Ozon, Angel’ı sevimli gösterebilmenin kendisinin de kafasını kurcalayan bir mevzu olduğunu itiraf ediyor da zaten: Yaşadığım en büyük zorluk Angel’ı sempatik bir karaktere dönüştürmekti. Elizabeth Taylor’ın romanında karakter neredeyse korkunç. Yazar Angel’a, kitaplarına ve davranışlarına çok alaycı bir açıdan bakıyor. Taylor onun yazarlığını ve hırsını takdir ediyor ama aynı zamanda Angel’la sürekli dalga geçiyor ve onu garip, itici bir insan olarak tanımlıyor. Ben iki saatimi bu kadar negatif bir karakteri ekranda görerek geçirmek istemeyeceğime karar verdim." Kesinlikle düşünmesine değdiğini ve başardığını bir kez daha söylemek gerekir.

Angel’a hayat veren oyuncu Romola Garai’nin de hakkını vermek gerekir tabii. Oyuncu özellikle O’nun dünyada olup bitenlere takındığı duyarsız tavırla hayvanlara olan sonsuz sevgisinin aslında ne kadar da hassas bir insan olduğunu açık etmesini gayet dengeli bir şekilde yansıtıyor. Hayatını adadığı bir yalan olan kocası rolündeki Michael Fassbender da tanıştıkları ilk andan itibaren Angel’a çektireceği acıların ipuçlarını vermeyi sadece bakışlarıyla bile başarıyor. Çünkü tavır olarak o da karısına meleği oynuyor! Aslında laf oyunculara gelince, tüm kadroyu yazmak gerekir ama yerimiz dar, o yüzden diğer oyuncularının da gayet başarılı olduğunun üzerine bir kez daha basarak bitirelim.

Angel sinematografik anlamda da oldukça başarılı bir film. Angel’ın dünyasının parlak renkleri de Esmé’nin hayatına hakim olan gri tonlar da filmde uyumlu bir şekilde kaynaştırılmış. Masal gibi bir film çekmiş François Ozon. Dönem filmi diyebileceğimiz bu tarz örneklerde başarının sınandığı kostüm, makyaj ve dekor konusunda da tam da olması gerektiği gibi Angel. Özellikle filmin sonlarına doğru Angel’ın acısını artık içinde tutmayı başaramadığı zamanlar geldiğinde aktris Grai’nin başarılı oyunculuğunun yanı sıra makyajın da es geçilemeyecek bir payı olduğunu vurgulamak gerekir. Gerçi zaten bazı yönetmenler söz konusu olunca aslında yapılacak hiçbir yorumun çok da anlamı kalmıyor. Zaten isimleri yetiyor. Ozon da onlardan biri. Dolayısıyla fazla söze ne hacet demek en doğrusu galiba.

Fransız sinemasının dünya sinemasına en büyük armağanlarından biri olan François Ozon’un büyük bir duygu yoğunluğuyla anlatmayı başardığı bu filmi tavsiye etme nedenlerinden biri de olsa olsa “sıradan bir konu usta bir yönetmenin elinde nasıl iyi bir filme dönüşür” gerçeğini görmek olmalı.

EASTERN PROMISES-ŞARK VAATLERİ


ORTA ŞEKER VAATLER

Bu acımasız dünyaya yaşayabileceği en büyük talihsizlikle gelip, doğumuyla annesinin ölümüne yol açan bir bebeği “kurtarmak” adına ne yapardınız? Ya da kaç kişi kendini sorumlu hissedip bir şeyler yapma gereği hisseder? Bunu tartışabiliriz ama Cronenberg’in hemşire Anna’sı çok şey yapıyor, orası kesin. Yönetmen Anna’yı böyle duygusal bir ruh haline bürümekle kalmayıp doğum esnasında hayatını kaybeden 14 yaşında bir fahişenin bebeğini ortada bırakmama mücadelesine girmesi orijininden İngiltere’deki Rus mafyasına mercek tutuyor. Hatta işin daha çok o yönüyle ilgileniyor. Anna’nın, bu bebeğe olan ilgisiyse, yakın zamanda kendi bebeğini düşürünce yaşadığı travmadan kaynaklanıyor aslında. Satır arasından çözdüğümüz kadarıyla doğmadan kaybedilen bu bebek Anna’nın ilişkisini de bitirip onu iyice çıkmaza sokuyor. Belki de bebeği ailesine teslim etmeyi kendine görev edinmesinin sebebi onu da kendi hayatından uzaklaştıracak bir çözüm şekli olmasından kaynaklanıyor ki, bu anlamda zamanlama önemli. Filmin sonrasıysa kendi halinde bir hayat süren Ana’nın tehlikeli sulara girişiyle şekilleniyor. Ama bu tehlikeyi aslında kendisi birebir çok yaşamıyor da izleyiciye onun vasıtasıyla ayna tutuluyor. Aslında filmin gitmek istediği nokta da bu. Çünkü tutulan ayna tam da Cronenberg’den bekleneceği gibi en çok şiddeti, acımasızlığı gösteriyor. Hem de olabildiğince açık bir şekilde: Kesilen boğazlar, ceset üzerinde yapılan rötuşlar gibi detaylar mafyanın acımasız kimliğini bir kez daha gözümüze sokuyor. Ve o “delikanlı” tavrın ardında çıkarlar çatışması veya tercih durumu söz konusu olduğunda “onlar” için nasıl da hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığını bir kez daha işaret ediyor. Bu arada yönetmenin anatomik takıntısı, sadece işin fiziksel tarafını göstermekle kalmayıp maneviyata geçişini, bağlılık ifadesi olarak vücuda yapılan ve her defasında kişiyi farklı bir boyuta geçiren dövmelerle ifade ediliyor.

Londra’nın her daim yağmurlu, kasvetli havası filmde geçen olaylarla örtüşerek izleyiciyi de kasvete sürüklüyor. Bir de söz konusu olan kilometrelerce uzaklıktaki evlerinden kaçıp nice umutlarla büyük kente gelen genç kızların dramı olunca izleyicide sıkıntı da kaçınılmaz oluyor. Anlatılanla görselliğin –özellikle mekan seçimleri anlamında- uyumu filme görsel seyir zevki veriyor doğal olarak.

Sinema dünyası yeni bir yönetmen-oyuncu birlikteliği hikayesi daha yaşayacağa benziyor. Çünkü anlaşılan o ki Viggo Mortensen, yönetmenin vazgeçilmez oyuncusu olma yolunda. Tamam, iyi güzel de, bana Şiddetin Tarihçesi’nden sonra bir kez daha 80’li yıllar Türk sinemasının Cüneyt Arkın’ınını hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı onun gibi karizmatik, yalnız ve sert adam. Hele aldığı tüm yaralara rağmen iki katil zanlısını hamamda alt etme sahnesi var ki, Cüneyt Arkın akıllara gelmesin de ne olsun? Naomi Watts’sa bu filmde de bildiğiniz gibi, oyunculuğuna yeni bir şey katmıyor. Bu durumda Vincent Cassel filmde en öne çıkan oyuncu, babasının gölgesi ve emri altında yaşamaya mahkum, zekadan nasibini pek az almış karakterini gayet iyi canlandırıyor.

Karmaşık sinema diliyle ünlü yönetmen David Cronenberg izleyenlerini ikinci defa şaşırtıyor. Çünkü tıpkı A History of Violence- Şiddetin Tarihçesi gibi Eastern Promises de Cronenberg için fazla “anlaşılır” ve “geleneksel” bir film. Böyle olması iyi mi kötü mü, tartışılır ama yönetmenin izleyenin kafasını karıştırıp düşünmeye sevk eden tarzını sevenlerdenseniz
-Şiddetin Tarihçesi kadar olmasa da- bu filmde de hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Bu filmi başka bir yönetmen çekmiş olsaydı kuşkusuz daha iyi eleştiriler alabilirdi ama söz konusu yönetmen Cronenberg olunca daha fazlası bekleniyor ister istemez. Çünkü Şark Vaatleri içerdiği tüm gerilime rağmen şaşırtmıyor, değişik bir şey anlatmıyor ve bu haliyle –Cronenberg için- neredeyse orta sınıf diyebileceğimiz bir örnek olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.