Benim zor bir geceden uyanmamdan, onun kozadan çıkışından hemen sonraya rastlar kelebekle tanışmamız. Henüz uykuya doymamış şiş gözlerim ‘biraz daha, biraz daha’ derken o başımın etrafında dönüp duruyor, kısa ömrünü benimle daha çok paylaşmak için beni uyandırmaya çalışıyordu. O an henüz onunla konuşabileceğimi bilmiyordum, dolayısıyla elimle kovmaya çalıştım. Ama gitmiyor, aksine daha çok kanat çırpıyordu, sonunda başarılı oldu. Kalkıp ona baktım, o ise görünmez ellerini beline koymuş bana bakıyordu. Gözlerimi kırpıştırdım, “yok daha neler!” Bilmiş bilmiş baktı yüzüme, ne biliyorsa! "Sen çok şey biliyorsun ya" dedi. Gözlerimi kapatıp açtım, rüya olmalıydı. Ama hayır, hala oradaydı. "Anlaşılmayacak bir şey yok, sen zaten pek anlamaya çalışmazsın ki, şimdi ne oldu? Haydi, fazla vaktim yok biliyorsun, kalk da bir ömrü paylaş benimle” dedi muzır bir gülümsemeyle. Yüzümü buruşturup durumu kabullendim, insan değişikliklere çabuk alışıyor, şaşkınlık genelde bir an sürüyor ne de olsa. Hem zaten bugün için yapacak başka bir işim de olmadığına göre onunla vakit geçirebilirdim, ama yine de önce onu uyarmalıydım. “Ben ‘bir ömrü paylaşmak’ için pek de iyi bir seçenek sayılmam, haberin olsun". “Biliyorum merak etme, aslında sen bana iyilik yapmayacaksın zaten, ben senin için buradayım" dedi.
“O da ne demek oluyor? Kurtarıcı meleğim falan mısın?”
“Kurtarıcı melek?" Sinir bozucu bir kahkaha attı. Daha dünyaya geleli birkaç saat olmuş bir yaratık benimle dalga geçiyordu utanmadan.
Yazarın notu: Çünkü sen otuz küsur yıl yaşamış da birileriyle dalga geçme hakkına sahip olmuştun. Ne de olsa onların bilmediği bir şeyleri biliyordun değil mi?
“Tabii ki senin bu boktan hayatını kurtarma gücüne tıpkı başkaları gibi ben de sahip değilim. Sadece biraz eğlenmek istiyorum, bence sen de istiyorsun”.
“Ona ne şüphe!” diyerek yataktan kalktım isteksizce. Vazgeçmiştim, istemiyordum onu. Sinir bozucuydu.
“Ama seninle eğlenmek istediğimi nereden çıkardın? Hadi çık, git, olabildiğince uçup dağı bayırı görerek geçir hayatını. Bu evde görülecek fazla bir şey yok”. Camı açıp kovalamaya çalıştım, elimle iteliyor, peşinde koşturuyordum ama nafile. Bazen hayatta benden daha inatçı bir şeylerin olduğunu görmek şaşırtır ve yorar. B planını uygulayabilirdim ama. İlgilenmeyecektim, o da sıkılıp gidecekti.
“Canın nasıl isterse” deyip mutfağa yollandım. Tabii o da peşimden geldi, daha doğrusu uçtu. Aniden arkama döndüğümde yüz yüze geldik, en çirkin ifademi takınıp “üstelik çok da çirkinsin” dedim. Belki canını acıtırsam küser giderdi.
Yazarın notu: Önce ne yapacağına karar vermeyi öğrenebilsen bir de. Hani ilgilenmeyerek kurtulacaktın ondan?
“Madem bugünüm bir kelebekle geçecekti, bari şöyle renklisinden, koca kanatlısından bir şey olsaydı!” Kahverengi, çirkin mi çirkin bir şeydi. Hiç sevmem bu rengi.
“Ne düşündüğün umurumda değil, sen de benim içimi açmıyorsun zaten” dedi. “Ama bugünü beraber geçireceğiz, böyle olmak zorunda, bu benim görevim”.
Küçümseyerek güldüm. “Ne yani bir çeşit ilahi güç falan mı yolladı seni buraya? Bugünümü kurtaracaksın o zaman, öyle mi?”
Küçümseme sırası ondaydı. “Ne kadar zavallısın. İnanmıyor gibi görünüyorsun ama içten içe ilahi bir gücün, bir mucizenin senin kurtarmasını bekliyorsun. Üstelik günü kurtarmasına bile razısın. Bu kadar kötü durumda olduğunu bilsem, daha erken çıkardım kozamdan."
“Aman sen o güvenli duvarlarını benim için yıkmasaydın boşuna. Ben idare ediyorum, mucize beklediğim falan da yok ayrıca”.
“Kabullendin o zaman?”
“Neyi kabullenmişim?”
“Böyle sefil yaşamayı?”
“Sefil yaşadığımı da nereden çıkartıyorsun, herkes gibi yaşıyorum işte”
“Ama herkes gibi yaşamak istemiyorsun, öte yandan zinciri kıracak güce sahip hissetmiyorsun kendini”
“Sen kimsin de beni böyle yargılıyorsun, ben sana hiçbir şey anlatmadım, bunca yılı benimle beraber mi yaşadın da böyle şeyler söylüyorsun? Sıkılmaya başladım artık, yol alsan iyi olacak”
“Çok kolay olurdu değil mi, ‘peki’ deyip uçup gitsem hayatından. Tüm sorunlarından, canını sıkan insanlardan böyle kurtulmayı eminim çok isterdin”
“İsterdim elbette, niye istemeyeyim, ayrıca senden kurtulmak istersem kurtulurum, zor mu sanıyorsun, bir terliğe bakar”
“Ama yapamazsın ki, hem kolay lokma değilim, önce yakalaman gerekir, hem de sen öldüremezsin, biliyorum”
“Bundan o kadar emin olma, ben bile bilmiyorum. Öldüren hiç kimse öldüreceğine inanmıyordur herhalde”
Bir sigara yaktım. Yine görünmez küçücük, çirkin elleriyle alıp söndürdü sigaramı. Bu defa gerçekten sinirlenmiştim. Elimle bir hamle yaptım yakalamak için ama uçuverdi.
“Tamam, bugün bu evde olmanı kabul ediyorum ama hayatıma karışamazsın, benim sağlığım kimseyi ilgilendirmez üstelik”
“En azından gitmeyeceğimi kabullendim, bak gördün mü o kadar da zor değilmiş kabullenmek"
“Bu hayat dersine gerçekten ihtiyacım vardı, senden aldığım iyi oldu"
“Belki de gerçekten öyleydi"
Neyse neydi, madem bu davetsiz misafir girmişti hayatıma bir defa, madem gitmemekte ısrarlıydı, nereden gelirse gelsin, sonu ne olursa olsun güzel bir gün geçirebilirdim onunla. Surat asmayı bırakmaya karar verdim. Çok da umurumda değildi.
Yazarın notu: Bazen bildiğimiz şeyleri başkalarından mı duymamız gerekir inanmamız için?
Bir şeyler atıştırdım, ona da teklif ettim, kozadan çıktığında öyle açmış ki, dayanamayıp yolda atıştırmış. Ama akşam için şöyle zengin bir sofraya hayır demezmiş, ne de olsa son akşam yemeği olacakmış! Eğlendirmeye başlamıştı beni. Keyfim yerine geldi, bir film izleyelim beraber dedim. “Hay hay” diyerek yanıma oturdu, küçük, çirkin başını omzuma yasladı. İdare ederinden bir film izledik, karşılıklı birer bira içtik. O kadar ikramım olsundu bir günlük misafirime. Bira bizi uyuşturdu, sarılıp uyuduk biraz. Çalan telefonla uyandım ve uyurken çok fazla zaman kaybettiğimizi fark ettim. Hemen onu uyandırdım, fazla vakti kalmamıştı ve iyi değerlendirmesini istiyordum, isterse çıkıp biraz dolaşabilirdik. Hiç acele etmedi, uyuşuk uyuşuk gözlerini ovaladı. Önemi yoktu onun için. Dışarı çıkmak istemiyordu, dışarıda görülecek güzel bir şey olduğunu düşünmüyordu. Olsa bile, görüp görmemesinin ne önemi vardı ki? Burada, şu anda mutluydu, bu da ona yeterdi. Açlığı yoktu görmediklerine, hiçbir şeyi merak etmiyordu. Ben sıkılıyorsam, ille de dolaşmak istiyorsam eşlik edebilirdi ama. Hiç de sıkılmıyordum. Ona elimden geldiğince güzel bir yemek hazırlamaya karar verdim. Ölürken en azından bunu düşünebilirdi ama eminim bunu da umursamıyordu. Görülen, görülmeyen hiçbir şeyin önemi yoktu. Hem önemlilerdi hem değil. Yaşanmasalar da oluyordu, yaşansalar belki daha iyi olurdu, ama belki. Hem tahmin etmek zor değildi. Sonlar hep aynıydı ne de olsa. Yaşamla ölüm arası koca bir boşluktu galiba. Her ne kadar dolu görünse de... Bunu fark etmek için yaşamı tek günden ibaret bir canlıya ihtiyacım yoktu elbette. Sadece bazen, bazı zamanlar bir şeylerin bunu bana hatırlatması gerekiyordu belki de. Yemeğimizi yerken hayatımdan, geride kalan acı tatlı günlerimden bahsettim ona. Her şeyi nasıl da olgunlukla karşılıyordu! Her şey nötrdü onun dünyasında. Her şey olabilirdi ve oluyordu. Ne kadar planlasak da bir şeyleri tek başımıza değiştiremiyorduk, kendi yolumuzda giderken başkaları her zaman çok da istekli olmuyordu elimizden tutmaya. Sonuçta herkesin hayal ettiği dünya farklıydı. Aynı hayali kuran insanlarınsa ya gücü yoktu el verecek ya da senin kadar istekli değillerdi. Kendinden ne kadar memnunsan diğerlerinden de o kadar memnun oluyordun, hayata da o kadar memnun bakıyordun.
“Hiç üzülmüyor musun, nasıl bir şey ölüm zamanını bilmek, sadece bir gün için dünyaya geldiğini bilmek sinirlendirmiyor mu seni? Hiç ‘değer mi’ demiyor musun?”
“Hiç üzülmüyorum. Ne fark eder ki? Yüzyıl yaşasam da aynı şey. Sen mesela, bunca yıllık hayatında farklı bir şey görebiliyor musun? Otuz yıldan fazla yaşamak sana benimkinden fazla ne verdi? Ya da kısaca değdi mi?”
Hayatın bana verdiklerini düşündüm ve aldıklarını ister istemez. Hiçbiri anlatmaya değmezdi ama yaşamaya değerdi yine de sanırım. Mutsuz olmak önemli değildi, mutlu anlar önemliydi belki. Onları daha çok yaşama çabası önemliydi. Yine de bilmem gerçekten değer miydi?
Yazarın notu: Hiçbir şeyi bilmezsin ki sen. Hep ‘acaba, belki, galiba’. Sen asla nokta koyamazsın, senin hayatın virgüllü bir hayat ya da üç noktasın sen, evet, evet üç noktasın. Hep biraz ara verip devam etme çabasındasın. Belki sonraki cümlen güzel bir şeyler içerir umudundasın. Ama öyle bile olsa noktayı koyup öyle devam etmeyi denemezsin hiç, hep bir önceki cümleye geri dönme ihtimalin vardır. O cümle seni sınırlar, o cümleyi aklından çıkaramazsın, sonraki cümleni kurarken bile aklında o vardır hep. Hata yapmayayım derken batırırsın tüm metni.
Yok, aslında pek de öyle hata yapmamaya çalışıyor sayılmam, öyle olsa pişmanlıklarım olurdu hem. Ben pişmanlık duymam ki, niye hata yapmamaya çalışayım? Olsa olsa insani bir güdüdür benim hata yapmama çabam.
Yazarın notu: Piyano çalıyor, bir an kendimi piyanoyu çalan virtüöz gibi hissettim. Çok kısa bir an ellerimiz öyle uyumluydu ki, onunki piyano tuşlarında, benimki klavye.
“Tabii bu bizi pek ilgilendirmiyor” dedi kahverengi kelebek. Hava kararmıştı. İkimiz de sonu biliyor ama konuşmuyorduk. Neredeyse “gitmesen olmaz mı” diyecektim. Ama bunun ne büyük hata olduğunu önceki tecrübelerimden biliyordum. “En azından seni buraya gönderenin ne ya da kim olduğunu söyleyebilirsin bana” dedim bunun yerine. Yine o sinir bozucu, bilmiş gülümseme.
“Beni buraya hiç kimse, hiçbir şey göndermedi. Anlamıyor musun, beni buraya sen çağırdın, ben senin düşünüm, düşündeyim. Ama aslında gerçeğim… Sen gerçek olmamı istediğin sürece tabii…”
Yazarın notu: İşte yine başladı… Üç noktalar...
O halde artık gidebilirdi. Bu kısa hikayeden kimsenin payına elma falan düşmedi. Benim için de hiçbir şey değişmedi. Ben burada duruyordum işte. Ölene kadar yaşayacaktım hepsi buydu, kelebekten önce de sonra da bu böyleydi. Ve böyle olması belki iyi, belki kötüydü, ne önemi vardı ki?







