31 Ağustos 2010 Salı

Kahverengi kelebekle sıradan bir gün



Benim zor bir geceden uyanmamdan, onun kozadan çıkışından hemen sonraya rastlar kelebekle tanışmamız. Henüz uykuya doymamış şiş gözlerim ‘biraz daha, biraz daha’ derken o başımın etrafında dönüp duruyor, kısa ömrünü benimle daha çok paylaşmak için beni uyandırmaya çalışıyordu. O an henüz onunla konuşabileceğimi bilmiyordum, dolayısıyla elimle kovmaya çalıştım. Ama gitmiyor, aksine daha çok kanat çırpıyordu, sonunda başarılı oldu. Kalkıp ona baktım, o ise görünmez ellerini beline koymuş bana bakıyordu. Gözlerimi kırpıştırdım, “yok daha neler!” Bilmiş bilmiş baktı yüzüme, ne biliyorsa! "Sen çok şey biliyorsun ya" dedi. Gözlerimi kapatıp açtım, rüya olmalıydı. Ama hayır, hala oradaydı. "Anlaşılmayacak bir şey yok, sen zaten pek anlamaya çalışmazsın ki, şimdi ne oldu? Haydi, fazla vaktim yok biliyorsun, kalk da bir ömrü paylaş benimle” dedi muzır bir gülümsemeyle. Yüzümü buruşturup durumu kabullendim, insan değişikliklere çabuk alışıyor, şaşkınlık genelde bir an sürüyor ne de olsa. Hem zaten bugün için yapacak başka bir işim de olmadığına göre onunla vakit geçirebilirdim, ama yine de önce onu uyarmalıydım. “Ben ‘bir ömrü paylaşmak’ için pek de iyi bir seçenek sayılmam, haberin olsun". “Biliyorum merak etme, aslında sen bana iyilik yapmayacaksın zaten, ben senin için buradayım" dedi.

“O da ne demek oluyor? Kurtarıcı meleğim falan mısın?”

“Kurtarıcı melek?" Sinir bozucu bir kahkaha attı. Daha dünyaya geleli birkaç saat olmuş bir yaratık benimle dalga geçiyordu utanmadan.

Yazarın notu: Çünkü sen otuz küsur yıl yaşamış da birileriyle dalga geçme hakkına sahip olmuştun. Ne de olsa onların bilmediği bir şeyleri biliyordun değil mi?

“Tabii ki senin bu boktan hayatını kurtarma gücüne tıpkı başkaları gibi ben de sahip değilim. Sadece biraz eğlenmek istiyorum, bence sen de istiyorsun”.

“Ona ne şüphe!” diyerek yataktan kalktım isteksizce. Vazgeçmiştim, istemiyordum onu. Sinir bozucuydu.

“Ama seninle eğlenmek istediğimi nereden çıkardın? Hadi çık, git, olabildiğince uçup dağı bayırı görerek geçir hayatını. Bu evde görülecek fazla bir şey yok”. Camı açıp kovalamaya çalıştım, elimle iteliyor, peşinde koşturuyordum ama nafile. Bazen hayatta benden daha inatçı bir şeylerin olduğunu görmek şaşırtır ve yorar. B planını uygulayabilirdim ama. İlgilenmeyecektim, o da sıkılıp gidecekti.

“Canın nasıl isterse” deyip mutfağa yollandım. Tabii o da peşimden geldi, daha doğrusu uçtu. Aniden arkama döndüğümde yüz yüze geldik, en çirkin ifademi takınıp “üstelik çok da çirkinsin” dedim. Belki canını acıtırsam küser giderdi.

Yazarın notu: Önce ne yapacağına karar vermeyi öğrenebilsen bir de. Hani ilgilenmeyerek kurtulacaktın ondan?

“Madem bugünüm bir kelebekle geçecekti, bari şöyle renklisinden, koca kanatlısından bir şey olsaydı!” Kahverengi, çirkin mi çirkin bir şeydi. Hiç sevmem bu rengi.

“Ne düşündüğün umurumda değil, sen de benim içimi açmıyorsun zaten” dedi. “Ama bugünü beraber geçireceğiz, böyle olmak zorunda, bu benim görevim”.

Küçümseyerek güldüm. “Ne yani bir çeşit ilahi güç falan mı yolladı seni buraya? Bugünümü kurtaracaksın o zaman, öyle mi?”

Küçümseme sırası ondaydı. “Ne kadar zavallısın. İnanmıyor gibi görünüyorsun ama içten içe ilahi bir gücün, bir mucizenin senin kurtarmasını bekliyorsun. Üstelik günü kurtarmasına bile razısın. Bu kadar kötü durumda olduğunu bilsem, daha erken çıkardım kozamdan."

“Aman sen o güvenli duvarlarını benim için yıkmasaydın boşuna. Ben idare ediyorum, mucize beklediğim falan da yok ayrıca”.

“Kabullendin o zaman?”

“Neyi kabullenmişim?”

“Böyle sefil yaşamayı?”

“Sefil yaşadığımı da nereden çıkartıyorsun, herkes gibi yaşıyorum işte”

“Ama herkes gibi yaşamak istemiyorsun, öte yandan zinciri kıracak güce sahip hissetmiyorsun kendini”

“Sen kimsin de beni böyle yargılıyorsun, ben sana hiçbir şey anlatmadım, bunca yılı benimle beraber mi yaşadın da böyle şeyler söylüyorsun? Sıkılmaya başladım artık, yol alsan iyi olacak”

“Çok kolay olurdu değil mi, ‘peki’ deyip uçup gitsem hayatından. Tüm sorunlarından, canını sıkan insanlardan böyle kurtulmayı eminim çok isterdin”

“İsterdim elbette, niye istemeyeyim, ayrıca senden kurtulmak istersem kurtulurum, zor mu sanıyorsun, bir terliğe bakar”

“Ama yapamazsın ki, hem kolay lokma değilim, önce yakalaman gerekir, hem de sen öldüremezsin, biliyorum”

“Bundan o kadar emin olma, ben bile bilmiyorum. Öldüren hiç kimse öldüreceğine inanmıyordur herhalde”

Bir sigara yaktım. Yine görünmez küçücük, çirkin elleriyle alıp söndürdü sigaramı. Bu defa gerçekten sinirlenmiştim. Elimle bir hamle yaptım yakalamak için ama uçuverdi.

“Tamam, bugün bu evde olmanı kabul ediyorum ama hayatıma karışamazsın, benim sağlığım kimseyi ilgilendirmez üstelik”

“En azından gitmeyeceğimi kabullendim, bak gördün mü o kadar da zor değilmiş kabullenmek"

“Bu hayat dersine gerçekten ihtiyacım vardı, senden aldığım iyi oldu"

“Belki de gerçekten öyleydi"

Neyse neydi, madem bu davetsiz misafir girmişti hayatıma bir defa, madem gitmemekte ısrarlıydı, nereden gelirse gelsin, sonu ne olursa olsun güzel bir gün geçirebilirdim onunla. Surat asmayı bırakmaya karar verdim. Çok da umurumda değildi.

Yazarın notu: Bazen bildiğimiz şeyleri başkalarından mı duymamız gerekir inanmamız için?

Bir şeyler atıştırdım, ona da teklif ettim, kozadan çıktığında öyle açmış ki, dayanamayıp yolda atıştırmış. Ama akşam için şöyle zengin bir sofraya hayır demezmiş, ne de olsa son akşam yemeği olacakmış! Eğlendirmeye başlamıştı beni. Keyfim yerine geldi, bir film izleyelim beraber dedim. “Hay hay” diyerek yanıma oturdu, küçük, çirkin başını omzuma yasladı. İdare ederinden bir film izledik, karşılıklı birer bira içtik. O kadar ikramım olsundu bir günlük misafirime. Bira bizi uyuşturdu, sarılıp uyuduk biraz. Çalan telefonla uyandım ve uyurken çok fazla zaman kaybettiğimizi fark ettim. Hemen onu uyandırdım, fazla vakti kalmamıştı ve iyi değerlendirmesini istiyordum, isterse çıkıp biraz dolaşabilirdik. Hiç acele etmedi, uyuşuk uyuşuk gözlerini ovaladı. Önemi yoktu onun için. Dışarı çıkmak istemiyordu, dışarıda görülecek güzel bir şey olduğunu düşünmüyordu. Olsa bile, görüp görmemesinin ne önemi vardı ki? Burada, şu anda mutluydu, bu da ona yeterdi. Açlığı yoktu görmediklerine, hiçbir şeyi merak etmiyordu. Ben sıkılıyorsam, ille de dolaşmak istiyorsam eşlik edebilirdi ama. Hiç de sıkılmıyordum. Ona elimden geldiğince güzel bir yemek hazırlamaya karar verdim. Ölürken en azından bunu düşünebilirdi ama eminim bunu da umursamıyordu. Görülen, görülmeyen hiçbir şeyin önemi yoktu. Hem önemlilerdi hem değil. Yaşanmasalar da oluyordu, yaşansalar belki daha iyi olurdu, ama belki. Hem tahmin etmek zor değildi. Sonlar hep aynıydı ne de olsa. Yaşamla ölüm arası koca bir boşluktu galiba. Her ne kadar dolu görünse de... Bunu fark etmek için yaşamı tek günden ibaret bir canlıya ihtiyacım yoktu elbette. Sadece bazen, bazı zamanlar bir şeylerin bunu bana hatırlatması gerekiyordu belki de. Yemeğimizi yerken hayatımdan, geride kalan acı tatlı günlerimden bahsettim ona. Her şeyi nasıl da olgunlukla karşılıyordu! Her şey nötrdü onun dünyasında. Her şey olabilirdi ve oluyordu. Ne kadar planlasak da bir şeyleri tek başımıza değiştiremiyorduk, kendi yolumuzda giderken başkaları her zaman çok da istekli olmuyordu elimizden tutmaya. Sonuçta herkesin hayal ettiği dünya farklıydı. Aynı hayali kuran insanlarınsa ya gücü yoktu el verecek ya da senin kadar istekli değillerdi. Kendinden ne kadar memnunsan diğerlerinden de o kadar memnun oluyordun, hayata da o kadar memnun bakıyordun.

“Hiç üzülmüyor musun, nasıl bir şey ölüm zamanını bilmek, sadece bir gün için dünyaya geldiğini bilmek sinirlendirmiyor mu seni? Hiç ‘değer mi’ demiyor musun?”

“Hiç üzülmüyorum. Ne fark eder ki? Yüzyıl yaşasam da aynı şey. Sen mesela, bunca yıllık hayatında farklı bir şey görebiliyor musun? Otuz yıldan fazla yaşamak sana benimkinden fazla ne verdi? Ya da kısaca değdi mi?”

Hayatın bana verdiklerini düşündüm ve aldıklarını ister istemez. Hiçbiri anlatmaya değmezdi ama yaşamaya değerdi yine de sanırım. Mutsuz olmak önemli değildi, mutlu anlar önemliydi belki. Onları daha çok yaşama çabası önemliydi. Yine de bilmem gerçekten değer miydi?

Yazarın notu: Hiçbir şeyi bilmezsin ki sen. Hep ‘acaba, belki, galiba’. Sen asla nokta koyamazsın, senin hayatın virgüllü bir hayat ya da üç noktasın sen, evet, evet üç noktasın. Hep biraz ara verip devam etme çabasındasın. Belki sonraki cümlen güzel bir şeyler içerir umudundasın. Ama öyle bile olsa noktayı koyup öyle devam etmeyi denemezsin hiç, hep bir önceki cümleye geri dönme ihtimalin vardır. O cümle seni sınırlar, o cümleyi aklından çıkaramazsın, sonraki cümleni kurarken bile aklında o vardır hep. Hata yapmayayım derken batırırsın tüm metni.

Yok, aslında pek de öyle hata yapmamaya çalışıyor sayılmam, öyle olsa pişmanlıklarım olurdu hem. Ben pişmanlık duymam ki, niye hata yapmamaya çalışayım? Olsa olsa insani bir güdüdür benim hata yapmama çabam.

Yazarın notu: Piyano çalıyor, bir an kendimi piyanoyu çalan virtüöz gibi hissettim. Çok kısa bir an ellerimiz öyle uyumluydu ki, onunki piyano tuşlarında, benimki klavye.

“Tabii bu bizi pek ilgilendirmiyor” dedi kahverengi kelebek. Hava kararmıştı. İkimiz de sonu biliyor ama konuşmuyorduk. Neredeyse “gitmesen olmaz mı” diyecektim. Ama bunun ne büyük hata olduğunu önceki tecrübelerimden biliyordum. “En azından seni buraya gönderenin ne ya da kim olduğunu söyleyebilirsin bana” dedim bunun yerine. Yine o sinir bozucu, bilmiş gülümseme.

“Beni buraya hiç kimse, hiçbir şey göndermedi. Anlamıyor musun, beni buraya sen çağırdın, ben senin düşünüm, düşündeyim. Ama aslında gerçeğim… Sen gerçek olmamı istediğin sürece tabii…”

Yazarın notu: İşte yine başladı… Üç noktalar...

O halde artık gidebilirdi. Bu kısa hikayeden kimsenin payına elma falan düşmedi. Benim için de hiçbir şey değişmedi. Ben burada duruyordum işte. Ölene kadar yaşayacaktım hepsi buydu, kelebekten önce de sonra da bu böyleydi. Ve böyle olması belki iyi, belki kötüydü, ne önemi vardı ki?

9 Temmuz 2010 Cuma

yalan dolan II


Bazen konuşmak son derece manasız gelir bana. Sırf biraz daha gürültü olsun diye konuşuruz sanki. Anlatılanlar boş, dinlemek boş, yorum yapmak bomboş. Hayat hep kafasına göre yaşatmıştır kendini bizlere. Hep müdahale ettiğimizi, edebildiğimizi sanırız ama, bilmem belki de ederiz, her şeyi daha da bok etmek için. Hele ki başkalarının hayatına karışıp, akıl fikir vermeye kalkanlar. Çok aklınız varsa tavsiyem kendine saklamanızdır. Niye terzi kendi söküğünü dikemez? O yüzden ben artık hep susuyorum. Zaten aslında artık bulunduğum yerde herkes susuyor. Öyle gözlerle, kalple anlaşmak falan gibi saçmalıklar da yok elbette. Öyle bir şey orada da yoktu zaten. Bizim kendimizi avutmak, kandırmak için uydurduğumuz teraneler onlar. Konuşmadan anlaşmakmış... E o zaman burada ne olduğunu merak ederseniz, nasıl anlatılır bilmem ama sonsuz bir saydamlık, sonsuz bir sessizlik, her şey sonsuz. Bakıp da ucunu görebildiğiniz hiçbir şey, hiçbir yer yok. Mesela biten sokaklar, mesela biten kitaplar. Acaba dünya da bu kadar sonsuz muydu? Bazen hem her şeyi hatırlıyor, hem hepsini unutuyorum. Neden bilmem benim yanıma hep kötü yanları kar kalmış dünyanın. Galiba en çok onları hatırlıyorum. Aklımın almadığı bin türlü saçmalığı. İnsan denen şeyin yersiz yere yüceltilmesini. İnsan denen şeyin sırf güce sahip olduğu için yapmaya hakkı olduğunu sandığı bin türlü zalimliği. Her şeyi unutsam da bunları unutamıyorum. Oysa en çok da bunları unutmak istemiştim yola çıkarken. Ben de kalıp kavga edebilirdim sonuna kadar. Neden bunu tercih etmediğimi bilmiyorum, belki yeterince cesur değildim bunun için, belki o güce hiçbir zaman sahip olmamıştım. Bazı insanların bir şekilde düşük yaşam enerjisiyle doğduğuna inanıyorum. Ne yaparsan yap olmaz. Asla diğerleri gibi olamazsın. Bu durumda kendini farklı görüp yüceltmeye çalışmak da aptalcadır. Ama çoğu insan bu yanılgıya da düşer. Lütfen beni pohpohlayın. Çok özlediğim uykularım bana geri döndü. Artık ayrılmayacağız. Uyanıp hemen onu özleyeceğim, sonra hemen yine dalacağım. Hep böyle bir döngü. Bu da bir kısır döngü, ama hiç sıkıcı değil. Uyumaktan sıkılır mı hiç insan? O biraz eksik kalırsa ben yarım kalırım. İşte o yüzden artık hep tamım. Bu kadar bahsedince onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Şimdi onun huzurlu kollarına bırakacağım kendimi. Kısa ayrılıklarımız hemen bitecek. Beş saniye içinde tekrar kavuşacağız.

Sonra istersek eğer devam edecek elbette…

4 Temmuz 2010 Pazar

yalan dolan


Ben de pek çok başka insan gibi kararlar verip uygulayamayanlardanım. Karar, verildiği an yapılmadığında anlamını yitiren şeylerden. Mesela çok sarhoş olduğum akşamlarda içmeyi o anda bırakabilsem belki ertesi akşam da içmemeyi başaracağım. Ama gel gör ki sabah olduğunda, sonra gün ilerlediğinde, sonra yine akşam olduğunda “adam sende”… O son kadehi içmeyecektik yani. Zaten bir şeylere karar vermek de başlı başına saçmalık. Ne kararı, hayat sanki planlı, programlı bir şey. Ya da öyle olması gerekiyor. Aksine öyle olduğunda sıkıcılaşan, çekilmezleşen bir şey hayat. İşte bu yüzden ben bir gün böyle aniden kalkıp gitmeye karar verdim. Bilmediğim yerlere, bilmediğim insanlara, bilmediğim dillere yolculuğum böyle başladı. İşte o an verilen kararlara bir örnek de bu. O an uygulandı. Bir tek sırt çantam, içinde fotoğraf makinem, birkaç ıvır zıvır. Sorarsanız gittiğin yerlerde hiç fotoğraf çektin mi, diye, hayır çekmedim. Bazen “modern” hayatlarımızda yaptığımız, yapmaya çalıştığımız bir sürü şeyin örtü olduğunu düşünüyorum. Neyi örtmeye çalıştığımızı varın siz düşünün. Yine de adettendir, herkesin hobileri olmalıdır. Özellikle sanatla ilgiliyse prim yapma şansınız artar. Kime neyi satıyorsak artık. Gördüm ki, hiçbirine gerek yok aslında. Böyle yaşıyorsan hiç gerek yok. Mesela ben artık hiç unutmuyorum. Aklımdaki binlerce gereksiz bilgiyi silip atınca bir anda, yolculuk boyunca yaşadığım hiçbir şeyi unutmaz oldum. Nerede vejetaryenlik, nerede B12 eksikliği, efendim yoğunluklar, stresler. Aptallığımıza bile kılıf uyduruyoruz. İnsan öyle mükemmel bir şey ki, unutamaz, hata yapamaz, yapsa da mutlaka bir gerekçesi vardır. Şu hayatta hatalarından ders almamak kadar güzel bir şey var mı ki oysa. Hatalarını gerekçelendirmemek kadar. Ben mesela, eskiden sizlerin aranızdayken hep aynı hataları yapıp dururdum, ama eskiden, çok eskiden hiç pişman olmamaya karar verdiğimden ne kadar üzülsem de hiç “keşke şunu da yapmasaydım” demezdim. Bilmem, belki şimdi bunu düşünüyor olmam bile aslında pişmanlıklarım olduğunu gösteriyordur ama yine de zannetmiyorum. Dönüp bakınca gerçekten de iyi kötü yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Ben yola çıkarken gözlerim kapalıydı, nereye gittiğimi bilmek istemedim hiç. Çünkü bilirsem mutlaka plan yapmaya çalışacaktım, “şurayı da göreyim, orada da bunu yapayım”. Bu beni ziyadesiyle sıktığından, bakire gitmem gerekiyordu bir yerlere. Ben de öyle yaptım. Bomboş çöllere, uçsuz bucaksız okyanuslara, balta girmemiş ormanlara düştü yolum. İnsanlar konuşuyordu, insanlar hep konuşuyor. Ama bu artık beni hiç ilgilendirmez olmuştu. Duysam da anlamadığım için bir süre sonra sese duyarsızlaştım, bir çeşit sağırlıktı, belki gerçek sağırlıktı. Böylesi daha iyiydi, öteki türlü duyup duymazdan gelmek ne kadar alçakçaydı. Ve çoğunuz gibi bunu ben de yaptım. Yine hep bahaneler vardı, umursamamak mesela. Umursamaz gibi göründüğünüzde, dahası buna inandığınızda duyduğunuz şeyler canınızı acıtmaz sanıyorsunuz. Ben mesela can acımalarımı unutmak için sıklıkla sarhoş olurdum. Bu da bir yöntemdir elbette. Kimileri başka şeyler yapar. Bilmem, sarhoşluk bana hep iyi gelmiştir. Kanatlarımı kullanmaya alışmam çok kolay olmadı ne yalan söyleyeyim. Bu kadar özgürlüğü nerede görmüş zavallı ruhum? Alışmadık götte don durmaz misali, güdük denemelerim oldu en başlarda. İki çırpınış, pat yerdeyim. Neredeyse çıkarıp atıyordum, ama o zaman geri dönmem gerekirdi, hem üstelik gözlerimin bağı açılmalı, kulaklarımdaki tıkaçlar çıkmalıydı. Bunu göze alamazdım. Zaten sonradan fark ettim ki, bir kere kanatlandın mı bir daha eskisi gibi olamazmışsın. Öyle çıkarıp atmak falan yalanmış. Şimdi benim etrafımdaki her şey öyle hızlı, öyle saydam ki. Ne var ki olan biten her şeyi sindire sindire izleyebiliyorum yine de. Ne garip değil mi, görmediğini sanıyorsun ama gözün tamamen açık sandığın zamanlar göremediğin her şeyi gözlerini kapattığında görebiliyorsun. Bu bence galiba insanın en adil olduğu zamanın kendi kendine kaldığı zamanlar olmasından kaynaklanıyor. Yani öyle zamanlarda bazen her şeyi gösteren ayna kocaman açılıyor önünde. Bir bakarsın kapkarasın, bir bakarsın rengarenk. Hiçbir zaman mutlak gerçek olmaması ne garip. Asla hangisi gerçek bilemiyorum, gerçek şimdi yaşadığım mı, geçmişim mi? Neyse zaten bunun peşinde koşmanın da manası yok. Neyse ne. Şu hayatta insanın yapamayacağı şey yok. Suçlu olmakla olmamak arasında incecik bir çizgi var. Suç ya da suçlu da mutlak değil zaten. Ama katil de olabilirsin, katledilen de. Ne zaman, nerede olduğunla ilgili galiba. İnsan olan diğerlerinin yaptığı herhangi bir şeyi senin yapamama ihtimalin yüzde sıfır. Şimdiye kadar yapmamışsan, yapman gerekmemiştir muhtemelen. O yüzden aslında mutlu olmak da becerilemeyecek şey değil. Olman gerekmemiştir muhtemelen. Çünkü biz gerektiğinde olması gerektiğine inanırız. İstedim oldular herkesin harcı değildir. Mağdur olmak hep daha çekici gelir. Zavallı benler. Birileri bize acıdığında içten içe mutluluk duyarız. Böylelikle bizi düşündüklerine inanırız. Oysa acımak ve acınmak kadar kötü bir şey var mı şu hayatta. Kimse acınacak hale düşmez gerçekte. İş ki, böyle olmasını istemesin. Birileri onlara acımanızı isterse acırsınız, birilerini düşünmek, onlar için endişelenmekle onlara acımak farklı şeyler. Düşünmeyin değil ama acımayın. Sonuçta insan düşmeyi bildiği kadar kalkmayı da bilir. Üstelik de bu edinilmiş değil, verilmiş bir özelliktir. Ölmezsen yaşarsın gibi bir şey. Ben evrenin çok yerinde bulundum. Hiçbiri dünyadan çok farklı değildi. Zaten böyle kanatlarla uçarken gök hep aynı gök, yer hep aynı yer. Nasıl farklı olabilir ki? İşte hep senin gördüğün gibi. Gözlerin nasıl bakıyorsa gönlün öyle görüyor. Dünyaymış, Aymış, o köymüş, bu kasabaymış değişmiyor. Şimdi ben biraz dinlenmek istiyorum. Üstelik de boşlukta uyuyabiliyorum. Üstelik de uyurken algımı açık tutmayı başarabiliyorum. Bu da edinilmiş değil, verilmiş. Sadece keşfetmek için ani bir karar vermem gerekti, gitmem gerekiyordu (bakın yine gerekiyordu) ben de gittim. Ama kim bilir bakarsınız istersem geri dönerim. Yollar hep yürünmek içindir. Ne işe yaradıkları bellidir. Cansız oldukları için farkına varmaksızın yaşadığımız bir sürü şeye saygı duyuyorum. Sandalyenin yalnızca sandalye olmasına mesela. Ben de yalnızca biraz insan olabilmek isterdim, ama işte o da kolay değil.

Devam etme ihtimali her zaman vardır… Yeter ki isteyelim…

20 Haziran 2010 Pazar

revolvable


Olacağı buydu işte, sonunda sesimi tamamen aldılar. Söylediklerim çok can sıktı demek, susmam gerekti. Ama bilmezler mi ki, konuşamamak susmak anlamına gelmez? İşte yazıyorum şimdi, yine bağırarak yazıyorum. Söylenecek ne kadar çok şey var, bazen insan nereden başlayacağını bilemiyor, bazen de hiç birini hatırlayamıyor. Hepsi aynı anda üşüşünce beyne, hiçbirinin anlamı kalmıyor belki de. Bir de aslında ne kadar çok şey söylesem, o kadar anlamsızlaşıyor sözlerim. Şimdi öyle dingin ki hayatım, hayatım? Ama bir taraftan avazım çıktığınca bağırasım var. İsterim ki, bir gün hayattan ve belki de aslında kendimden, bir gün artık ne bağırmak, ne ağlamak, ne sinirlenmek, ne kaldıramamak gibi dertlerim olmasın. Mesela ne bileyim gazete okumayayım, mesela kimseyi görmeyeyim, belki o zaman sinirlenmemeyi başarabilirim. Bilmem, bilmem... Bilmiyorum işte, öğrenemedim yaşamayı hala, alışamadım. Ve artık fazla vaktim de kalmadı aslında. Ne acı hiçbir şey anlamadan gelip gitmek. Aklımda cevaplanmamış sorularla öleceğim. Ne acı. Ya da hiç önemi yok, cevaplar zaten yanlış, cevaplar zaten yok. Sorular da öylesine, iş olsun diye soruluyor. Bilmem, onu da bilmem

11 Mayıs 2010 Salı

hayaller, kuranlar...


mutlu ölmek için sarhoş ölmeli. yoksa olanlar, olmayanlar, görülenler görülmeyenler film şeridi gibi geçiyorsa gerçekten gözlerimizin önünden ölüm anında, nice olur halimiz? kusacak mısın ölecek misin? gerçekler midemi bulandırıyor, düşleri seviyorum bu yüzden. hayalperestleri, olmayacağını bildiği hayallere inadına inananları.

insanlıktan umudumu hiç bu kadar kesmemiştim...

5 Mart 2010 Cuma

sömürgenler


Uzun süren hayatımı anlamlandırma çabalarım nihai bir amaca kavuşmamla son buldu. Oysa bir taraftan hayatımı anlamlandırma söz dizisi de kulağıma gayet tırmalayıcı, ruhuma gayet iç bunaltıcı geliyordu. Liseli kızlar, oğlanlar gibi… Ne hayatı, ne anlamı? Hem zaten anlamlandırılması gereken bir şey olsa bile geç kalınmamış mıydı? Ayrıca kendime yalan söylediğimi bilmiyor muydum ki? Bir de niye anlamı olsun ki hayatın? Hayat işte, yaşıyoruz bitiyor, gidiyor. Her ne ise, zaten aslında “anlamlandırma” da öylesine uydurulmuş bir kelimeydi, duruma uyduralım misali. Bundan sonra ne için savaşmaya çalışacağımı bulmuştum. Tabii sıkılana, yorulana kadar. Asla tutarlı bir insan da olamadım ki çıktığım yolun sonunu göreyim! Ama yola düşmek de bir şeydir, ne bileyim belki durağanlıktan iyidir, belki… İşte galiba asıl büyük sorun buydu; Hiç emin olamadım ki ben kendimden. Gerçekte hiç de yapmak istemediğimden, kendimi yapmak istediğime inandırdığım bir sürü şey yarım kalmış, hakkı verilmemiş girişimler olarak kişisel tarihimin tozlu raflarına kaldırıldılar. Bir de bazen fark ediyorum ki, inatla devam etmeye çalıştığım boş uğraşlarım genelde kendime değil başkalarına. İşte böyle göstermelik, şunu da yapıyorum, bunu da yapıyorum. Of bir yetenekli, bir doluyum sormayın! Küçücük ceplerimi anca dolduran bir dolu gereksiz uğraş. Bir yere varmayan, varması gerekmeyen, varsın diye yapılmayan. Sırf bir şeylerle uğraşmazsam nefesim kesilip, ezile büzüle iyice küçücük kalırım diye. Bir balon gibi hissediyorum kendimi bazen. Patlayasıya şişirilmiş, ufacık bir iğne bekleyen… Bir dokunsalar içimdeki tüm kötülükler Pandora’nın kutusu misali bir bir saçılacak etrafa. Olanca çirkinliğimi hiç çekinmeden dışa vuracağım. Belki de bu gerekiyordur bana. Bazen yapıyorum da, hiç suçluluk hissetmiyorum. Eskiden birini kırdığımda üzülürdüm ben. Artık umursamıyorum bile. Neyse ne deyip geçiyorum. Savunma mekanizmasından başka bir geliştiremedim kendim için. O da benden kaynaklı değil, zaten var olan bir şey. Kendime dönük bu uzunca girizgah vesilesiyle asıl konumuz olan sömürgenlere geçebiliriz. İşte benim gibilere “duygu sömürgenleri” deniyor. Bu gibi tipler etraflarında uçan kaçan her şeyi etinden, sütünden, bilumum demirbaşından faydalanmak suretiyle yer de yerler. Oldukça aç gözlü, maymun iştahlı olduklarını söylemek yersiz olmaz. Seçici değildirler, bakkal amca, banka memuru/memuresi, patron, arkadaş, anne, baba, kardeş, sevgili ve dahi kitap, müzik, sinema, aklınıza ne gelirse işte önlerine çıkan her şeyi bitirene kadar sömürürler. Bunca aç gözlülüğün, yiyip bitirmenin doğal sonucu olarak bu tipler ruhen oldukça şişkin ve de pişkindirler. Şişkin olacaklar tabii, onca sömürüyü nerene koyacaksın? Nasıl atacaksın içinden? Genelde kendilerine söylemeseler de midelerinde belli bir ağırlık yaratır içlerine aldıkları. Dolayısıyla bu gibi tipler ağırkanlı, hantal ve de hımbıl olurlar. Bıraksanız o ağırlıkla gün boyu uyur, günler boyu uyur, asırlar boyu uyurlar. Hem işlerine gelen de budur. Çünkü insan içine karıştıklarında aslında çok çabuk yorulurlar. Eh, siz de sürekli birileriyle iletişim kurmaya çalışırken sürekli kendinizi haklı çıkaracak savunma mekanizmaları üretmeye çalışsanız durum farklı olmaz. Pişkinlik kısmına gelince, bu da döngünün doğal sonucudur. Pişkin olmazsa sömüremeyeceğini anlayan duygu sömürgeni en sağlam mekanizmasını devreye sokarak “ne münasebet”i kendine şiar edinir. Kendisine atfedilen herhangi bir suçlamayı ya da serzenişi bu iki kelimecikle geçiştiriverir. İşin garibi buna gayet inanır. Az biraz akıllı olduklarından basit bir iki kelime oyunuyla zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkıverirler.

Ancaaakkk…

Tam bu noktada duygu sömürgenleri ikiye ayrılır; geceleri rahatça uyuyanlar ve uyuyamayanlar. Birinci gruba dahil sömürgenlerden bir bok olmaz. Dünya yansa bir avuç otları yanmaz onların. Vicdan dediğimiz şeyle uzaktan yakından alakaları olmadığı gibi vicdan sahibi insanları yadırgayabilirler. Kullanmaktan en zevk aldıkları cümleler arasında "sanane canım", "ne alakası var ya", "öf banane", vb. bir takım umursamaz kalıplar yer almaktadır. Bunlar artık dibe vurmuş ya da bir başka bakış açısıyla pik yapmıştır. Hiçbir şekilde iflah olma şansları yoktur. Bu rahatlıkla yüzyıllarca yaşayabilir, evren üzerindeki canlı cansız her türlü varlığı sonuna kadar sömürebilirler, ne de olsa aslında hiç de öyle bir şey yapmıyorlardır.

İkinci gruba giren gece uyuyamayanların durumuysa kendi içlerinde aslında çok daha vahimdir. Bir şey yapıyorsun madem arkasında dur derler insana. Ama bunlar hem gider, hem ağlarlardandırlar. Genel söylemle "ezik" dediğimiz tipler muhtemelen bunlardırlar. Sömürü sistemleri de bu eziklikleri üzerine kurulmuştur zaten. Kendilerine acımaları en belirgin ve en zavallı özelliklerindendir. Kimselere belli etmemek için gündüzleri dik duran bu grup insanları, gece geldi miydi, sessiz sessiz ağlar, öğlen kırdıkları insanların yasını tutarlar. Ama hemen savunma mekanizmaları devreye girerek onları başkalarına değil, kendilerine acımaları gerektiği konusunda uyarır. O noktadan sonra “ölsem kimler, nasıl üzülür” şeklinde ipe sapa gelmez saçma hayaller kurmaya başlayarak kendi zavallı hayatlarına, ölümlerine ağlarlar. Sanki yaşarken bir boklarmış gibi. Hangi hayatlarına ağlarlar bilinmez ama ağlarlar işte. Yine de esas olan bunların aramızda kalmasıdır. Ne kadar mutsuz ve daha da kötüsü umutsuz olduklarını kimse bilmesin diye en güçlüyü oynamak zorunda kalırlar hayat boyu. E bu da yorucudur doğal olarak. O nedenle tıpkı ilk grup sömürgenler gibi bu sömürgenler de ruhen oldukça şişkin olup, pişkin olmayı becerememe konusunda diğerlerinden ayrılırlar.

Diğer ana grup emek sömürgenleridir. Aslında bunlar ruhları da sömürürler. Ancak insan hayatını somut anlamda zehir etme yetileri öyle gelişkindir ki, maneviyata verdikleri zarar arada kaynar gider. Bu grup da tıpkı diğeri gibi kendi içinde iki alt gruba ayrılır; kapitalist sömürgenler ve solcu geçinen kapitalist sömürgenler. İlk grup adından da anlaşılacağı üzere dünyanın köküne kibrit çakmıştır. İçinde kendisinin de olduğunu umursamaksızın yakar durur. Gün gelip beni de yakar mı bu ateş diye düşündükleri pek görülmemiştir ancak ola ki bir gün düşerlerse mağduru oynamayı gayet iyi bilirler. Düne kadar nesi varsa aldığı insanların arasına karışıp, yumruğunu havaya kaldırıverir. Ne yaptığını pek düşünmez, çünkü ilkeleri yoktur zaten. Öyle olmaya doğmuştur, kendi çıkarı korunduğu sürece geri kalanın önemi yoktur. Genel olarak emek sömürgenleri grubuna ait bir özellik olduğu üzere bu grup insanları hiç dibe vurmamayı başardıklarından akıllı geçinirler. E sizde de kösele gibi surat olsa siz de dibe vurmazsınız. En bilindik özellikleri göt yalamayı iyi bilmeleridir. Bu işte sınır tanımazlar, para gelecek yerden dil esirgenmez yani. Ola ki bu insanlardan biri patronunuz olur da, işinizle ilgili bir meseleyi çözmeyi çalışırsanız, yanlış giden bir şeyi söylediğinizde duyacağınız yanıt muhtemelen şu olacaktır: “Yapacak bir şey yok, işine gelirse”. Ayrıca “Dışarıda burada çalışmak için can atan binlerce insan var” da en beylik cümlelerindedir. Bu türe giren sömürgenlere söylenecek hiçbir şey yoktur. Ne deseniz boştur. Mümkün olsa da uzak dursanız demek isterdim ama dünyanın büyük çoğunluğunu oluşturduklarından bir gün, bir yerlerde, birine rastlamamanız imkansız gibi bir şeydir.

Diğer ve aynı zamanda en tehlikeli sömürgen grubu solcu geçinen kapitalistlerdir. Bunlar görünürde sizin ve emeğinizin yanında olup sizi en kıyak kapitalistten daha iyi düdükleme yeteneğine sahiptir. Siz hala saf, masum ve dünyanın güzel bir yer olabileceğine inanan biriyseniz umarım böyleleriyle karşılaşmazsınız. Çünkü tüm inançlarınızı, iyi niyetinizi yerle bir etme potansiyeline sahiptir bunlar. Söylediklerinize asla karşı çıkmayıp sizi desteklerler. Sallabaşçı özellikleri baskındır. Ama yanıltıcı nokta o başın herkese sallanmasıdır. Yani siz de haklısınızdır, parayı veren de. Bunların düdüğünü de genelde parayı verenler çalar, siz haklılığınızla kalırsınız. Bu tip sömürgenlerin bir diğer belirgin özelliği demagojinin kitabını yazmış olmalarıdır. Ola ki, bu türden bir yaratık patronunuz olursa, gayet kararlı gittiğiniz odasından omuzlarınız aşağıda çıkma ihtimaliniz yüksektir. O yalan söylerken, “sizin yanınızda”yı oynarken aslında siz de bunun böyle olmadığını bilirsiniz ama adam size kavga etme fırsatını vermediğinden bir şey diyemez, hala bir umut inanmak istersiniz. Bir de bunların solculuğu da, arkadaşlığı da, dostluğu da hep kendilerinedir. Nedendir bilinmez, kendi başkalarını ezerken bazı değer yargıları uçan balon gibi havada kaybolur. Kafasını kaldırıp yukarıdakileri görmek bunların aklının ucundan bile geçmediği için sözde aklıyla karşısındakini kandırmaktan övünç bile duyabilir bu tipler. Elbette kösele surat bu grubun da sahip olduğu bir özelliktir. Yoksa bu kadar riyakarlık kaldırılabilecek şey midir?

Muhtemelen hepimiz yukarıda bahsi geçen sömürgenler grubundan birine dahiliz, kendimizi kandırmayalım. Ama yine de yaşa-yabil-mek adına kendimiz korumamız ve hatta kandırmamız gerekiyor ya, biz hiçbir gruba ait olmayarak dileyelim; tanrı varsa eğer hepimizi sömürgenlerden korusun!

28 Şubat 2010 Pazar

Benny'nin Videosu

Benny’den çok kamerası

Bir domuz sürüklenerek çıkarılıyor. Tam alnının ortasına bir silah dayanıyor. Çok geçmeden ateş alıyor silah ve domuzu öldürüyor. Benny’nin kamerası kayıtta. Sonrasında Benny bu görüntüleri defalarca, ağırlaştırarak izliyor. Bir canlının titreyerek can vermesi Benny’nin ilgisini çekiyor. Sonra aynı görüntüleri video dükkanının önünde görüp evine götürdüğü bir kızla tekrar izliyor. Ölümün, ölüm anının nasıl bir şey olduğundan bahsediliyor. İkisinde de merak uyandıran bir şey bu; ölüm anı, bir ölünün nasıl göründüğü. Sonra o domuzu vuran silah çıkıyor ortaya. "Basamazsın, korkaksın” Korkak olmadığını arkadaşını öldürerek kanıtlıyor Benny. Çok sonra babası neden böyle bir şey yaptığını sorduğunda ise “nasıl bir şey olduğunu görmek için herhalde” cevabını veriyor. Anne baba küçük parçalara ayırdıkları cesedi ortadan kaldırıyor, Benny’nin kamerası kayda devam ediyor. Benny ile annesi Mısır’a giderken baba ortalığı toparlıyor. Yaşam, her şey normalmiş gibi devam ediyor. Her şey yolunda, ta ki Benny polise gidip olan biteni itiraf edinceye kadar… Tam da çağımıza yakışır biçimde görüntüler kanıtlıyor gerçeği. Sözlere inanılmıyor artık çünkü, sözler kifayetsiz kalıyor. Ama dört bir yanımızdan bizi kuşatan iletişim ağı çılgınlığı yaptığımız yapmadığımız her şeyi kaydediyor. İşe yaradığını düşünüyoruz ama neden bu hale geldiğimizi sorgulamıyoruz.

Önemli bir haber var mı? Yok...

Oysa Benny’nin normal bir hayatı vardır öncesinde, dışarıda, dünyanın dört bir yanında olup bitenlerin günlük yaşantılarını pek de etkilemediği açık olan ebeveynleri. Benny’nin odasında neredeyse her daim açık olan televizyonda haber bülteni bin türlü çirkinliği anlatıp dururken, önemli bir haber olup olmadığını soran babaya annenin cevabı “yok” olur. Ne ırkçı holigan saldırısı, ne dünyanın bir ucundaki savaş ne de rafinerideki patlama onun için haber değeri taşımaz. Halihazırda ailesinin dertleriyle yeterince meşguldür. Zaten “haberlerde ne var” diye soran baba da laf olsun diye sormuştur muhtemelen. Böyle bir aileye doğan Benny aslında bir sürü yaşıtından şanslı (?) bile sayılabilir. Bu evin gördüğü son mekan olduğundan henüz habersiz arkadaşı bile evine geldiğinde, hayran kalır anne babanın Benny’ye aldıklarına. Oysa belki de Benny’nin ihtiyacı olanlar ya da sevgi sözcükleri böyle bir olay yaşandıktan sonra söylenmeye başlanır. Kahvaltılar bu noktadan sonra birlikte edilir. Geri döndürülemez bir facianın ardından tüm bunların ne işe yarayacağı tartışılır tabii. İşin aslı zaten durumun tek suçlusu Benny değildir şüphesiz. Ne O’nu bir çiftliğe götürüp, insan denen akıllı şeyin hizmetine sunulmuş binlerce canlıdan yalnızca biri olan bir domuzun nasıl da kolayca (!) öldürüldüğünü izleten baba, ne bunlara göz yuman, çocuğun içindekini görmekle pek de ilgilenmeyen anne, ne kan, cinayet, şiddeti gözümüze sokmaktan çekinmeyip, bundan kar sağlamaya çalışan medya ve türevleri, ne de yalnızca kendi yaşamının önemli olduğuna inanıp, bunu idame ettirdiği sürece gerisini önemsemeyip “kalan sağlar bizimdir” yaklaşımıyla yaşayan diğerleri sütten çıkmış ak kaşıktır.

Çünkü açıktır ve bilinir ki; çocuk her yaşta kendine birilerini özellikle de yakın çevresini rol model alır. Hatta asla büyü(ye)meyen bir sürü yetişkin için bile geçerlidir bu. Nitekim Bandura’nın yaptığı deneysel bir çalışmaya göre bir yetişkini, yapma bir modeli yumruklarken izleyen çocukların o davranışları örnek aldığı gözlenmiştir. Dolayısıyla domuzu öldüren o silahın Benny’nin ve kamerasının önünde kullanılmasından çekinmeyen baba, aslında oğluna tetiği çekmenin ne kadar da kolay olduğunu göstermiştir farkında olmaksızın.

Güç sizde artık!

Ergenlikte bedenin bu hızlı değişimine, bedenin yetilerinin nerede ve nasıl kullanılacağına karar verecek olan zihinsel değişimler eşlik etmez; zihinsel gelişim bedensel gelişimle eş zamanlı değildir. Ergenliğin kriz olarak nitelendirilmesinde, birçok başka etken yanında bu dengesizliğin önemli payı vardır.

Belki de yaptıranlar farkında olmasa da (ya da tamamen bu bilinçle yaklaşıyorlardır!), ergenin yukarıda bahsi geçtiği üzere bedeniyle aynı ölçüde gelişmeyen zihni ve dolayısıyla kendi içinde mücadeleye girişen benliğiyle bedenini kabullenme ve dünyanın geri kalanına da kabul ettirme adına kendini ispat etme çabası, aslında başka kişiler tarafından da, yine can almak adına kullanılabiliyor. Sonuç olarak çocuk artık büyüyüp, yetişkinler sınıfına atladığını düşünüyor hatta belki kendince kahraman oluyor, öyle olduğuna inanıyor, birileri de çıkıp (bizimki gibi bazı garip ülkelerde ve anlaşılmaz şekillerde!) işlediği cinayetten dolayı onu alkışlıyor, binlerce yaşıtı ona imreniyor, ama sonuç olarak bu işten karlı çıkanlar karanlık amaçlarını yapacak cesarete sahip olmayıp bir çocuğu maşa olarak kullanma utanmazlığını gösterenler oluyor. Ölen ne de olsa öldüğüyle kalıyor ki, bu da bizim yabancısı olmayıp çok yakından, derinden yaşadığımız bir durum.

Denizin uğultusunun fırtınayı önceden haber vermesi gibi, bu fırtınalı devrim de doğmakta olan tutkuların mırıltısıyla kendini belli eder: Sessiz bir mayalanma tehlikenin yaklaştığı uyarısını verir. Mizaçtaki değişiklik, tekrarlayan öfkelenmeler, sürekli bir zihin çalkantısı çocuğu neredeyse zaptı rapt altına alınamaz hale getirir. Kendisini uysallaştıran sese sağırlaşır: Coşmuş bir aslandır o, rehberini tanımaz, artık yönetilmek istemiyordur.*

Ergenlikte çocuğun bedenini tanımaya başlaması, artık o bedenin hakiminin kendisi olduğunun farkına varması süreciyle, sonrasında o bedenle ne yapacağı sorunu, o bedeni diğerlerine gösterme, özellikle erkek çocuklarda gücünü ispat etme ihtiyacı tıpkı Benny gibi, tıpkı suça eğilimi olan diğerleri gibi felaketlerle sonuçlanabiliyor. Nihayetinde artık hayat değişiyor, bedeniniz engel olmadığınız, yer yer anlam veremediğiniz değişiklikler yaşıyor. Büyüklerin dünyasına hoş geliyorsunuz. Size öldürmeyi, size şiddeti, size bencilliği, size acımasızlığı öğreten dünyaya. O dünyada nasıl var olacağınızsa size kalmış. İster fark edilmek ya da merakınızı gidermek için bir başkasına zarar verin, ister odanıza kapanıp kendi cehenneminizi tek başınıza yaşayın. Er ya da geç büyüyor ve çocuk olduğunuz günleri çabucak unutuyorsunuz. O günler, vakit bulur da hatırlarsanız, yüzünüzde ufak bir gülümsemeyle aktarılıyor bugünkü yaşamınıza.

Tekrar Benny’ye dönecek olursak, aslında görünürde planlı bir cinayet değil onunki. Hatta ilk kurşunun ardından arkadaşını teskin etmeye çalışıyor. Ama çektiği acıyla ağlayan kıza iki kurşun daha sıkmak yine de çok zor olmuyor. Yine araştırmaların işaret ettiği üzere, şiddet eğilimi gösteren ergenlerin duygusal farkındalığı ve duygularını yönetebilme becerileri düşük. Benny de oyun gibi, belki bir çeşit iddiayla başlayan bu süreci kontrol etme yetisine sahip değil dolayısıyla. Belki korkudan, belki yalnızca o anda sinirleri bozulduğu için tek düşündüğü bağıran kızı susturmak oluyor. Sonrasında ortalığı temizlerken, başka bir arkadaşından gelen telefona cevap veriyor, akşam için plan yaparken aynada izliyor kendini ve eline bulaşan kanı çıplak bedenine sürüyor. O beden, o noktadan sonra dökülen kanla erilleşiyor.

Bennyler, Cemler ve aileleri…

Bir ailenin çocuğunu sevme ve koruma içgüdüleri bir başka ailenin çocuğunu öldürmesi söz konusu olduğunda dahi geçerli midir? “Çocuk denilecek yaştaki kişilerin bu tür olaylara karışması, şiddetin yalnızca kendilerinin tekelindeki bir güç olduğunu düşünen yetişkinleri derinden sarsar.” Öyle bile olsa, her şeye rağmen Benny’nin geleceği mi kurtarılmalıdır öncelikle, ya “öteki”nin geleceği? Oğulları bunu bir şekilde yapmıştır da, “öteki”ni yok etmek, böyle bir şey olmamış gibi davranmaya çalışmak aslında kimi kurtarır? Belki Benny için kızın hiçbir önemi yoktur, ona yaptığı şeyin de. Belki onca yalnızlık, onca görünmezlik sonrasında “ben buradayım” deme güdüsü itmiştir onu böyle bir şey yapmaya. Ama işlenen cinayetin anne babanın verdiği tepkiyle daha da çirkinleştiği kesindir. Garipoğlu ailesi Benny’nin Videosu’nu izlemiş midir bilinmez ama Benny’nin anne babasının olayı öğrenmesinden sonraki süreç Münevver’e yapılanları ister istemez hatırlatmaktadır. O halde ebeveyn olmak her ne yaparsa yapsın çocuğunu korumak mıdır? Ölen çocuk da çocuk, onun da ötesinde insan değil midir? Hataları örtbas edilen ergen ne kadar sağlıklı bir yetişkin olabilir? Bir çocuk hiç olmamış gibi yok edildikten sonra bile aileyi asıl endişelendiren kendi çocuklarının hayatı, onun geleceği ya da aslında kendi itibarları mı olmalıdır? Öyleyse bizim olmayan, sahiplenmediğimiz şeylerin kaybı bu durumda kayıp olmaktan çıkar mı? Bir şeylerin hislenmemizi sağlamaları için bizim olmaları mı gerekir? İşin daha da garibi, bu çirkin süreci bitirenin yine Benny olması belki de. Oysa aileye kalsa iş “temiz” biçimde halledilmiştir. Bundan sonra her şey güzel olacaktır, oğullarını sevdikleri akıllarına gelmiştir. Zaten para güçtür, ona sahip olan da güçlü.

Haneke’ye ne oluyor?

Yıllardır hemen her filmiyle tozpembe burjuva hayatları karartan Haneke, her ne kadar Funny Games’in Hollywood kaynaklarıyla yeniden çevriminin yarattığı hayal kırıklığının ardından geçtiğimiz günlerde The White Ribbon (Beyaz Kurdele) vesilesi ile elinde Altın Küre’si yine aynı camiaya teşekkürlerini sunarak artık filmlerinde söyledikleriyle çeliştiği şüphesi yaratsa da, böyle yaparken bildiği bir şeyler olduğuna inanmak istiyor insan.

* J.J. Rousseau, Emile ou de l’education

Kaynak

Prof. Dr. Levent Kayaalp

“Ergenlikte Kimlik İfadesi Olarak Şiddet”