9 Temmuz 2010 Cuma

yalan dolan II


Bazen konuşmak son derece manasız gelir bana. Sırf biraz daha gürültü olsun diye konuşuruz sanki. Anlatılanlar boş, dinlemek boş, yorum yapmak bomboş. Hayat hep kafasına göre yaşatmıştır kendini bizlere. Hep müdahale ettiğimizi, edebildiğimizi sanırız ama, bilmem belki de ederiz, her şeyi daha da bok etmek için. Hele ki başkalarının hayatına karışıp, akıl fikir vermeye kalkanlar. Çok aklınız varsa tavsiyem kendine saklamanızdır. Niye terzi kendi söküğünü dikemez? O yüzden ben artık hep susuyorum. Zaten aslında artık bulunduğum yerde herkes susuyor. Öyle gözlerle, kalple anlaşmak falan gibi saçmalıklar da yok elbette. Öyle bir şey orada da yoktu zaten. Bizim kendimizi avutmak, kandırmak için uydurduğumuz teraneler onlar. Konuşmadan anlaşmakmış... E o zaman burada ne olduğunu merak ederseniz, nasıl anlatılır bilmem ama sonsuz bir saydamlık, sonsuz bir sessizlik, her şey sonsuz. Bakıp da ucunu görebildiğiniz hiçbir şey, hiçbir yer yok. Mesela biten sokaklar, mesela biten kitaplar. Acaba dünya da bu kadar sonsuz muydu? Bazen hem her şeyi hatırlıyor, hem hepsini unutuyorum. Neden bilmem benim yanıma hep kötü yanları kar kalmış dünyanın. Galiba en çok onları hatırlıyorum. Aklımın almadığı bin türlü saçmalığı. İnsan denen şeyin yersiz yere yüceltilmesini. İnsan denen şeyin sırf güce sahip olduğu için yapmaya hakkı olduğunu sandığı bin türlü zalimliği. Her şeyi unutsam da bunları unutamıyorum. Oysa en çok da bunları unutmak istemiştim yola çıkarken. Ben de kalıp kavga edebilirdim sonuna kadar. Neden bunu tercih etmediğimi bilmiyorum, belki yeterince cesur değildim bunun için, belki o güce hiçbir zaman sahip olmamıştım. Bazı insanların bir şekilde düşük yaşam enerjisiyle doğduğuna inanıyorum. Ne yaparsan yap olmaz. Asla diğerleri gibi olamazsın. Bu durumda kendini farklı görüp yüceltmeye çalışmak da aptalcadır. Ama çoğu insan bu yanılgıya da düşer. Lütfen beni pohpohlayın. Çok özlediğim uykularım bana geri döndü. Artık ayrılmayacağız. Uyanıp hemen onu özleyeceğim, sonra hemen yine dalacağım. Hep böyle bir döngü. Bu da bir kısır döngü, ama hiç sıkıcı değil. Uyumaktan sıkılır mı hiç insan? O biraz eksik kalırsa ben yarım kalırım. İşte o yüzden artık hep tamım. Bu kadar bahsedince onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Şimdi onun huzurlu kollarına bırakacağım kendimi. Kısa ayrılıklarımız hemen bitecek. Beş saniye içinde tekrar kavuşacağız.

Sonra istersek eğer devam edecek elbette…

4 Temmuz 2010 Pazar

yalan dolan


Ben de pek çok başka insan gibi kararlar verip uygulayamayanlardanım. Karar, verildiği an yapılmadığında anlamını yitiren şeylerden. Mesela çok sarhoş olduğum akşamlarda içmeyi o anda bırakabilsem belki ertesi akşam da içmemeyi başaracağım. Ama gel gör ki sabah olduğunda, sonra gün ilerlediğinde, sonra yine akşam olduğunda “adam sende”… O son kadehi içmeyecektik yani. Zaten bir şeylere karar vermek de başlı başına saçmalık. Ne kararı, hayat sanki planlı, programlı bir şey. Ya da öyle olması gerekiyor. Aksine öyle olduğunda sıkıcılaşan, çekilmezleşen bir şey hayat. İşte bu yüzden ben bir gün böyle aniden kalkıp gitmeye karar verdim. Bilmediğim yerlere, bilmediğim insanlara, bilmediğim dillere yolculuğum böyle başladı. İşte o an verilen kararlara bir örnek de bu. O an uygulandı. Bir tek sırt çantam, içinde fotoğraf makinem, birkaç ıvır zıvır. Sorarsanız gittiğin yerlerde hiç fotoğraf çektin mi, diye, hayır çekmedim. Bazen “modern” hayatlarımızda yaptığımız, yapmaya çalıştığımız bir sürü şeyin örtü olduğunu düşünüyorum. Neyi örtmeye çalıştığımızı varın siz düşünün. Yine de adettendir, herkesin hobileri olmalıdır. Özellikle sanatla ilgiliyse prim yapma şansınız artar. Kime neyi satıyorsak artık. Gördüm ki, hiçbirine gerek yok aslında. Böyle yaşıyorsan hiç gerek yok. Mesela ben artık hiç unutmuyorum. Aklımdaki binlerce gereksiz bilgiyi silip atınca bir anda, yolculuk boyunca yaşadığım hiçbir şeyi unutmaz oldum. Nerede vejetaryenlik, nerede B12 eksikliği, efendim yoğunluklar, stresler. Aptallığımıza bile kılıf uyduruyoruz. İnsan öyle mükemmel bir şey ki, unutamaz, hata yapamaz, yapsa da mutlaka bir gerekçesi vardır. Şu hayatta hatalarından ders almamak kadar güzel bir şey var mı ki oysa. Hatalarını gerekçelendirmemek kadar. Ben mesela, eskiden sizlerin aranızdayken hep aynı hataları yapıp dururdum, ama eskiden, çok eskiden hiç pişman olmamaya karar verdiğimden ne kadar üzülsem de hiç “keşke şunu da yapmasaydım” demezdim. Bilmem, belki şimdi bunu düşünüyor olmam bile aslında pişmanlıklarım olduğunu gösteriyordur ama yine de zannetmiyorum. Dönüp bakınca gerçekten de iyi kötü yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Ben yola çıkarken gözlerim kapalıydı, nereye gittiğimi bilmek istemedim hiç. Çünkü bilirsem mutlaka plan yapmaya çalışacaktım, “şurayı da göreyim, orada da bunu yapayım”. Bu beni ziyadesiyle sıktığından, bakire gitmem gerekiyordu bir yerlere. Ben de öyle yaptım. Bomboş çöllere, uçsuz bucaksız okyanuslara, balta girmemiş ormanlara düştü yolum. İnsanlar konuşuyordu, insanlar hep konuşuyor. Ama bu artık beni hiç ilgilendirmez olmuştu. Duysam da anlamadığım için bir süre sonra sese duyarsızlaştım, bir çeşit sağırlıktı, belki gerçek sağırlıktı. Böylesi daha iyiydi, öteki türlü duyup duymazdan gelmek ne kadar alçakçaydı. Ve çoğunuz gibi bunu ben de yaptım. Yine hep bahaneler vardı, umursamamak mesela. Umursamaz gibi göründüğünüzde, dahası buna inandığınızda duyduğunuz şeyler canınızı acıtmaz sanıyorsunuz. Ben mesela can acımalarımı unutmak için sıklıkla sarhoş olurdum. Bu da bir yöntemdir elbette. Kimileri başka şeyler yapar. Bilmem, sarhoşluk bana hep iyi gelmiştir. Kanatlarımı kullanmaya alışmam çok kolay olmadı ne yalan söyleyeyim. Bu kadar özgürlüğü nerede görmüş zavallı ruhum? Alışmadık götte don durmaz misali, güdük denemelerim oldu en başlarda. İki çırpınış, pat yerdeyim. Neredeyse çıkarıp atıyordum, ama o zaman geri dönmem gerekirdi, hem üstelik gözlerimin bağı açılmalı, kulaklarımdaki tıkaçlar çıkmalıydı. Bunu göze alamazdım. Zaten sonradan fark ettim ki, bir kere kanatlandın mı bir daha eskisi gibi olamazmışsın. Öyle çıkarıp atmak falan yalanmış. Şimdi benim etrafımdaki her şey öyle hızlı, öyle saydam ki. Ne var ki olan biten her şeyi sindire sindire izleyebiliyorum yine de. Ne garip değil mi, görmediğini sanıyorsun ama gözün tamamen açık sandığın zamanlar göremediğin her şeyi gözlerini kapattığında görebiliyorsun. Bu bence galiba insanın en adil olduğu zamanın kendi kendine kaldığı zamanlar olmasından kaynaklanıyor. Yani öyle zamanlarda bazen her şeyi gösteren ayna kocaman açılıyor önünde. Bir bakarsın kapkarasın, bir bakarsın rengarenk. Hiçbir zaman mutlak gerçek olmaması ne garip. Asla hangisi gerçek bilemiyorum, gerçek şimdi yaşadığım mı, geçmişim mi? Neyse zaten bunun peşinde koşmanın da manası yok. Neyse ne. Şu hayatta insanın yapamayacağı şey yok. Suçlu olmakla olmamak arasında incecik bir çizgi var. Suç ya da suçlu da mutlak değil zaten. Ama katil de olabilirsin, katledilen de. Ne zaman, nerede olduğunla ilgili galiba. İnsan olan diğerlerinin yaptığı herhangi bir şeyi senin yapamama ihtimalin yüzde sıfır. Şimdiye kadar yapmamışsan, yapman gerekmemiştir muhtemelen. O yüzden aslında mutlu olmak da becerilemeyecek şey değil. Olman gerekmemiştir muhtemelen. Çünkü biz gerektiğinde olması gerektiğine inanırız. İstedim oldular herkesin harcı değildir. Mağdur olmak hep daha çekici gelir. Zavallı benler. Birileri bize acıdığında içten içe mutluluk duyarız. Böylelikle bizi düşündüklerine inanırız. Oysa acımak ve acınmak kadar kötü bir şey var mı şu hayatta. Kimse acınacak hale düşmez gerçekte. İş ki, böyle olmasını istemesin. Birileri onlara acımanızı isterse acırsınız, birilerini düşünmek, onlar için endişelenmekle onlara acımak farklı şeyler. Düşünmeyin değil ama acımayın. Sonuçta insan düşmeyi bildiği kadar kalkmayı da bilir. Üstelik de bu edinilmiş değil, verilmiş bir özelliktir. Ölmezsen yaşarsın gibi bir şey. Ben evrenin çok yerinde bulundum. Hiçbiri dünyadan çok farklı değildi. Zaten böyle kanatlarla uçarken gök hep aynı gök, yer hep aynı yer. Nasıl farklı olabilir ki? İşte hep senin gördüğün gibi. Gözlerin nasıl bakıyorsa gönlün öyle görüyor. Dünyaymış, Aymış, o köymüş, bu kasabaymış değişmiyor. Şimdi ben biraz dinlenmek istiyorum. Üstelik de boşlukta uyuyabiliyorum. Üstelik de uyurken algımı açık tutmayı başarabiliyorum. Bu da edinilmiş değil, verilmiş. Sadece keşfetmek için ani bir karar vermem gerekti, gitmem gerekiyordu (bakın yine gerekiyordu) ben de gittim. Ama kim bilir bakarsınız istersem geri dönerim. Yollar hep yürünmek içindir. Ne işe yaradıkları bellidir. Cansız oldukları için farkına varmaksızın yaşadığımız bir sürü şeye saygı duyuyorum. Sandalyenin yalnızca sandalye olmasına mesela. Ben de yalnızca biraz insan olabilmek isterdim, ama işte o da kolay değil.

Devam etme ihtimali her zaman vardır… Yeter ki isteyelim…