28 Şubat 2010 Pazar

Benny'nin Videosu

Benny’den çok kamerası

Bir domuz sürüklenerek çıkarılıyor. Tam alnının ortasına bir silah dayanıyor. Çok geçmeden ateş alıyor silah ve domuzu öldürüyor. Benny’nin kamerası kayıtta. Sonrasında Benny bu görüntüleri defalarca, ağırlaştırarak izliyor. Bir canlının titreyerek can vermesi Benny’nin ilgisini çekiyor. Sonra aynı görüntüleri video dükkanının önünde görüp evine götürdüğü bir kızla tekrar izliyor. Ölümün, ölüm anının nasıl bir şey olduğundan bahsediliyor. İkisinde de merak uyandıran bir şey bu; ölüm anı, bir ölünün nasıl göründüğü. Sonra o domuzu vuran silah çıkıyor ortaya. "Basamazsın, korkaksın” Korkak olmadığını arkadaşını öldürerek kanıtlıyor Benny. Çok sonra babası neden böyle bir şey yaptığını sorduğunda ise “nasıl bir şey olduğunu görmek için herhalde” cevabını veriyor. Anne baba küçük parçalara ayırdıkları cesedi ortadan kaldırıyor, Benny’nin kamerası kayda devam ediyor. Benny ile annesi Mısır’a giderken baba ortalığı toparlıyor. Yaşam, her şey normalmiş gibi devam ediyor. Her şey yolunda, ta ki Benny polise gidip olan biteni itiraf edinceye kadar… Tam da çağımıza yakışır biçimde görüntüler kanıtlıyor gerçeği. Sözlere inanılmıyor artık çünkü, sözler kifayetsiz kalıyor. Ama dört bir yanımızdan bizi kuşatan iletişim ağı çılgınlığı yaptığımız yapmadığımız her şeyi kaydediyor. İşe yaradığını düşünüyoruz ama neden bu hale geldiğimizi sorgulamıyoruz.

Önemli bir haber var mı? Yok...

Oysa Benny’nin normal bir hayatı vardır öncesinde, dışarıda, dünyanın dört bir yanında olup bitenlerin günlük yaşantılarını pek de etkilemediği açık olan ebeveynleri. Benny’nin odasında neredeyse her daim açık olan televizyonda haber bülteni bin türlü çirkinliği anlatıp dururken, önemli bir haber olup olmadığını soran babaya annenin cevabı “yok” olur. Ne ırkçı holigan saldırısı, ne dünyanın bir ucundaki savaş ne de rafinerideki patlama onun için haber değeri taşımaz. Halihazırda ailesinin dertleriyle yeterince meşguldür. Zaten “haberlerde ne var” diye soran baba da laf olsun diye sormuştur muhtemelen. Böyle bir aileye doğan Benny aslında bir sürü yaşıtından şanslı (?) bile sayılabilir. Bu evin gördüğü son mekan olduğundan henüz habersiz arkadaşı bile evine geldiğinde, hayran kalır anne babanın Benny’ye aldıklarına. Oysa belki de Benny’nin ihtiyacı olanlar ya da sevgi sözcükleri böyle bir olay yaşandıktan sonra söylenmeye başlanır. Kahvaltılar bu noktadan sonra birlikte edilir. Geri döndürülemez bir facianın ardından tüm bunların ne işe yarayacağı tartışılır tabii. İşin aslı zaten durumun tek suçlusu Benny değildir şüphesiz. Ne O’nu bir çiftliğe götürüp, insan denen akıllı şeyin hizmetine sunulmuş binlerce canlıdan yalnızca biri olan bir domuzun nasıl da kolayca (!) öldürüldüğünü izleten baba, ne bunlara göz yuman, çocuğun içindekini görmekle pek de ilgilenmeyen anne, ne kan, cinayet, şiddeti gözümüze sokmaktan çekinmeyip, bundan kar sağlamaya çalışan medya ve türevleri, ne de yalnızca kendi yaşamının önemli olduğuna inanıp, bunu idame ettirdiği sürece gerisini önemsemeyip “kalan sağlar bizimdir” yaklaşımıyla yaşayan diğerleri sütten çıkmış ak kaşıktır.

Çünkü açıktır ve bilinir ki; çocuk her yaşta kendine birilerini özellikle de yakın çevresini rol model alır. Hatta asla büyü(ye)meyen bir sürü yetişkin için bile geçerlidir bu. Nitekim Bandura’nın yaptığı deneysel bir çalışmaya göre bir yetişkini, yapma bir modeli yumruklarken izleyen çocukların o davranışları örnek aldığı gözlenmiştir. Dolayısıyla domuzu öldüren o silahın Benny’nin ve kamerasının önünde kullanılmasından çekinmeyen baba, aslında oğluna tetiği çekmenin ne kadar da kolay olduğunu göstermiştir farkında olmaksızın.

Güç sizde artık!

Ergenlikte bedenin bu hızlı değişimine, bedenin yetilerinin nerede ve nasıl kullanılacağına karar verecek olan zihinsel değişimler eşlik etmez; zihinsel gelişim bedensel gelişimle eş zamanlı değildir. Ergenliğin kriz olarak nitelendirilmesinde, birçok başka etken yanında bu dengesizliğin önemli payı vardır.

Belki de yaptıranlar farkında olmasa da (ya da tamamen bu bilinçle yaklaşıyorlardır!), ergenin yukarıda bahsi geçtiği üzere bedeniyle aynı ölçüde gelişmeyen zihni ve dolayısıyla kendi içinde mücadeleye girişen benliğiyle bedenini kabullenme ve dünyanın geri kalanına da kabul ettirme adına kendini ispat etme çabası, aslında başka kişiler tarafından da, yine can almak adına kullanılabiliyor. Sonuç olarak çocuk artık büyüyüp, yetişkinler sınıfına atladığını düşünüyor hatta belki kendince kahraman oluyor, öyle olduğuna inanıyor, birileri de çıkıp (bizimki gibi bazı garip ülkelerde ve anlaşılmaz şekillerde!) işlediği cinayetten dolayı onu alkışlıyor, binlerce yaşıtı ona imreniyor, ama sonuç olarak bu işten karlı çıkanlar karanlık amaçlarını yapacak cesarete sahip olmayıp bir çocuğu maşa olarak kullanma utanmazlığını gösterenler oluyor. Ölen ne de olsa öldüğüyle kalıyor ki, bu da bizim yabancısı olmayıp çok yakından, derinden yaşadığımız bir durum.

Denizin uğultusunun fırtınayı önceden haber vermesi gibi, bu fırtınalı devrim de doğmakta olan tutkuların mırıltısıyla kendini belli eder: Sessiz bir mayalanma tehlikenin yaklaştığı uyarısını verir. Mizaçtaki değişiklik, tekrarlayan öfkelenmeler, sürekli bir zihin çalkantısı çocuğu neredeyse zaptı rapt altına alınamaz hale getirir. Kendisini uysallaştıran sese sağırlaşır: Coşmuş bir aslandır o, rehberini tanımaz, artık yönetilmek istemiyordur.*

Ergenlikte çocuğun bedenini tanımaya başlaması, artık o bedenin hakiminin kendisi olduğunun farkına varması süreciyle, sonrasında o bedenle ne yapacağı sorunu, o bedeni diğerlerine gösterme, özellikle erkek çocuklarda gücünü ispat etme ihtiyacı tıpkı Benny gibi, tıpkı suça eğilimi olan diğerleri gibi felaketlerle sonuçlanabiliyor. Nihayetinde artık hayat değişiyor, bedeniniz engel olmadığınız, yer yer anlam veremediğiniz değişiklikler yaşıyor. Büyüklerin dünyasına hoş geliyorsunuz. Size öldürmeyi, size şiddeti, size bencilliği, size acımasızlığı öğreten dünyaya. O dünyada nasıl var olacağınızsa size kalmış. İster fark edilmek ya da merakınızı gidermek için bir başkasına zarar verin, ister odanıza kapanıp kendi cehenneminizi tek başınıza yaşayın. Er ya da geç büyüyor ve çocuk olduğunuz günleri çabucak unutuyorsunuz. O günler, vakit bulur da hatırlarsanız, yüzünüzde ufak bir gülümsemeyle aktarılıyor bugünkü yaşamınıza.

Tekrar Benny’ye dönecek olursak, aslında görünürde planlı bir cinayet değil onunki. Hatta ilk kurşunun ardından arkadaşını teskin etmeye çalışıyor. Ama çektiği acıyla ağlayan kıza iki kurşun daha sıkmak yine de çok zor olmuyor. Yine araştırmaların işaret ettiği üzere, şiddet eğilimi gösteren ergenlerin duygusal farkındalığı ve duygularını yönetebilme becerileri düşük. Benny de oyun gibi, belki bir çeşit iddiayla başlayan bu süreci kontrol etme yetisine sahip değil dolayısıyla. Belki korkudan, belki yalnızca o anda sinirleri bozulduğu için tek düşündüğü bağıran kızı susturmak oluyor. Sonrasında ortalığı temizlerken, başka bir arkadaşından gelen telefona cevap veriyor, akşam için plan yaparken aynada izliyor kendini ve eline bulaşan kanı çıplak bedenine sürüyor. O beden, o noktadan sonra dökülen kanla erilleşiyor.

Bennyler, Cemler ve aileleri…

Bir ailenin çocuğunu sevme ve koruma içgüdüleri bir başka ailenin çocuğunu öldürmesi söz konusu olduğunda dahi geçerli midir? “Çocuk denilecek yaştaki kişilerin bu tür olaylara karışması, şiddetin yalnızca kendilerinin tekelindeki bir güç olduğunu düşünen yetişkinleri derinden sarsar.” Öyle bile olsa, her şeye rağmen Benny’nin geleceği mi kurtarılmalıdır öncelikle, ya “öteki”nin geleceği? Oğulları bunu bir şekilde yapmıştır da, “öteki”ni yok etmek, böyle bir şey olmamış gibi davranmaya çalışmak aslında kimi kurtarır? Belki Benny için kızın hiçbir önemi yoktur, ona yaptığı şeyin de. Belki onca yalnızlık, onca görünmezlik sonrasında “ben buradayım” deme güdüsü itmiştir onu böyle bir şey yapmaya. Ama işlenen cinayetin anne babanın verdiği tepkiyle daha da çirkinleştiği kesindir. Garipoğlu ailesi Benny’nin Videosu’nu izlemiş midir bilinmez ama Benny’nin anne babasının olayı öğrenmesinden sonraki süreç Münevver’e yapılanları ister istemez hatırlatmaktadır. O halde ebeveyn olmak her ne yaparsa yapsın çocuğunu korumak mıdır? Ölen çocuk da çocuk, onun da ötesinde insan değil midir? Hataları örtbas edilen ergen ne kadar sağlıklı bir yetişkin olabilir? Bir çocuk hiç olmamış gibi yok edildikten sonra bile aileyi asıl endişelendiren kendi çocuklarının hayatı, onun geleceği ya da aslında kendi itibarları mı olmalıdır? Öyleyse bizim olmayan, sahiplenmediğimiz şeylerin kaybı bu durumda kayıp olmaktan çıkar mı? Bir şeylerin hislenmemizi sağlamaları için bizim olmaları mı gerekir? İşin daha da garibi, bu çirkin süreci bitirenin yine Benny olması belki de. Oysa aileye kalsa iş “temiz” biçimde halledilmiştir. Bundan sonra her şey güzel olacaktır, oğullarını sevdikleri akıllarına gelmiştir. Zaten para güçtür, ona sahip olan da güçlü.

Haneke’ye ne oluyor?

Yıllardır hemen her filmiyle tozpembe burjuva hayatları karartan Haneke, her ne kadar Funny Games’in Hollywood kaynaklarıyla yeniden çevriminin yarattığı hayal kırıklığının ardından geçtiğimiz günlerde The White Ribbon (Beyaz Kurdele) vesilesi ile elinde Altın Küre’si yine aynı camiaya teşekkürlerini sunarak artık filmlerinde söyledikleriyle çeliştiği şüphesi yaratsa da, böyle yaparken bildiği bir şeyler olduğuna inanmak istiyor insan.

* J.J. Rousseau, Emile ou de l’education

Kaynak

Prof. Dr. Levent Kayaalp

“Ergenlikte Kimlik İfadesi Olarak Şiddet”

20 Şubat 2010 Cumartesi

kedi uyuyor...


Kedi uyuyor, ben üzerini örtüyorum. Hayvanları bile kendimizleştiriyoruz ne garip. Yüce insan üşürse kedi de üşür, üstü örtülesidir o zaman. Sokak kedileri ne bulursa yer, nasıl da yaşarlar çirkin dünyada, ev kedileri bilmem ne marka mamadan yemezse hasta olur, o mamayı sevmez bunu sever, yok parazitiydi, vesairesiydi, bir şeyler olur. Aşıları, kısırlaştırmaları, kilosu yerinde mi, hepsi dert… Sonra dışarı kaçarsa kötüler yerler onu. Sokak kedileri karı kışı, tüm zalimleri alt eder oysa. Muhtemelen biz şefkatli kollarımızla sarmalamasak bizim kedilerimiz de tüm bunları yapar. Muhtemelen biz de kendimizi bu kadar kırılgan sanmasak, bu kadar rahata alışmış olmasak biz de sokaklarda uyuyabilir, asla yapamayacağımızı sandığımız bir sürü şeye göğüs gerebiliriz. Kötü olduğunu düşünüp vahlandığımız şeyler gayet insansı, insansı demek biraz yanlış belki ama bu dünyaya özgü şeyler değil midir ne de olsa? Bu dünyada olup biten her şey bizim elimizden geçmiyor mu? Birileri birilerine böyle şeyler yapabiliyorsa, o birileri ısrarla bizler değilsek, ama yine de olabilirsek ola ki, o zaman katlanmayı da bilmemiz gerekmez mi, katlanmak her şeyden önce doğamızda yok mu? Zorunda değil miyiz, zorunluluklar üzerine yaşamıyor muyuz? Aç kalırsam her şeyi yerimler bizler değil miyiz? Yaşamak, yaşamın devamını sağlamak değil mi esas olan? O zaman kalan sağlar bizim mi? Bizim, ötekiler, ötekiler işte gidiyorlar, unutuluyorlar, çünkü hayat olanca çirkinliğiyle devam ediyor.