26 Mayıs 2009 Salı

Gece ya da gündüz, her an olan bir şey


Yine başladılar sağımda solumda cirit atmaya. Sinirlendiğimi belli etmemeye çalışıyorum ki kaybolup gitsinler etrafımdan. Gölgeleri de gitsin, kendileri de, çatır çatır seslerini de bırakmasınlar geride. Sonunda beni yine çıldırtacaklar, anlamıyorum niye bütün dünya üzerime geliyor ki? Ben burada oturmuş hikayemi yazıyorum sadece. Kimseye kötü bir şey yapmadım. Bana kötülük yapanlardan intikam almaya kalksam neler olurdu kimbilir, ama ben yapıyor muyum, yok! O halde onlar ne istiyor benden? Hem kendileri de gelmiyor şekil yolluyorlar bana. Duvara bakma, tuvalete gitme, gözünü kapama, e ben ne yapayım o zaman. İlla ki bir iple tavana mı asılacağım yani? Ben de bağırıyorum “gelin ulan gelin, tek tek değil hep beraber gelin” Onlar da tabii hemen çullanıyorlar üzerime bunu duyunca. Böyle zamanlarda yine de gözlerimi, kulaklarımı sımsıkı kapayıp düşünmeye başlıyorum. Kulaklarımı kapatınca en azından seslerini duymam diyorum ama onlar kafamın içine de giriyorlar tabii. Olsun yine de papatyalar açmış diyorum, bu defa da papatya toplarken uyuyakaldığım zamanlarda oramı buramı ısıran karıncalar, çeşit çeşit kır böcekleri gelip onlara katılıyor. Ben de aldığım hediyeleri, uzun süren takip günlerimi, gecelerimi düşünüyorum. Sonra ansızın beni farketmesini, sonra şikayet etmesini, sonra yanlışlıkla ölmesini. Al işte bu defa koca koca kafalarıyla ölüler gelip katılıyor onlara. Ölülerin artık olmadıklarını bilsem de gördüklerime inanmaktan başka ne yapabilirim ki?

Gördüklerimi siz de görseniz bir dakika dayanamazdınız. Hepsi bir olup dört duvarımın arkasına geçiyorlar, sonra da gülüşerek ittirmece oynuyorlar. Ben küçücük kalıyorum, ellerimi uzatıp duvarları tutuyorum ama sadece iki elim olduğundan yetmiyor durdurmaya. Hem ben tek kişiyim, onlar yüzlerce, binlerce, sayılarını bile bilmiyorum. Böyle anlarda bazen düşünmeye başlıyorum, bir türlü anlam veremiyorum neden birinin bile çıkıp da beni savunmadığına, bir kişi olsun yanımda durmadığına. Onlar benim katil olduğumu düşünüyorlar, bence hepsi benden daha katil. Ben yanlışlıkla yaptım, onlarsa gözlerinin önünde olup bitene üç maymunu oynayarak, hatta göz yummak bir yana dursun olan biteni destekleyerek benden daha masum mu oluyorlar? Hem zaten yeni değil ki gelişleri. Onların yüzünden kaç gece uykusuz kaldım ben. Önceden de, hep gelirlerdi, bu aptal oyunu oynayarak eğlenip giderlerdi. Benim ne düşündüğüm hiç umurlarında olmadı. Ben de onların ne düşündüğünü umursamazdım zaten. O yüzden hiç anlaşamadık zaten, oyunun dışında kalan da ben oldum ama. Bunu da önemsemiyorum, tek istediğim artık bu gereksiz ziyaretlerin bir son bulması. Sonra yine gürültü olacak, onları duyacaklar, sonra da gürültüyü benim yaptığımı zannedip benden çıkaracaklar acısını. Burada elektrikle işkence yapıyorlar. Bazen de iğneyle. Uyandığında öyle yorgun oluyorsun ki dünya yansa umurunda olmaz. Ama ne oluyor işte, bir an, bir süre, ne kadar sürüyor bilemiyorum ama sonra yine geliyorlar. Bunu buradakilere anlatamazsın, bazen onların da bu hain plana ortak olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen maske takıp geldiklerinden tanıyamıyorum ama içlerinden bazıları buradakiler, eminim. Sahtekarlar, kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz? Biliyorum ama söyleyemiyorum işte. Söylesem de inanacak kimse yok ki! Bir iki defa söylemeye çalıştım da başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. Kollarımdan, bacaklarımdan zorla bağlayıp yatağa yatırdılar, sonrası malum işte, bastılar elektriği. Bayağı direndim ama işte yetmedi. Tüm dünyaya karşı bir kişi. Ne kadar dayanabilirsin ki? Böcekleri elleriyle tutup gülüyorlar bana, parmaklarının arasında çatır çatır ezip üzerime salıyorlar. Canı yanan zavallı böcekler tüm hırslarını benden alıyor sonra. İşte yine geliyorlar. Kaçmam lazım, daha fazla yazamayacağım.

12 Mayıs 2009 Salı

aşk üzerine kısa bir film



“seni uzaktan sevmek…”

‘Biz var ya, biz sevemeyiz küçüğüm. Aşk, yanılsamaların en tensel olanıdır. Dinle: Sevmek sahip olmaktır. Peki, sevdiğimiz zaman neye sahip oluruz? Bir bedene mi? Bedene sahip olmak için maddesini kendimize mal etmemiz, onu yememiz, içimize sindirmemiz gerekir… Olmayacak şey ama, tut ki oldu, bu bile geçicidir, çünkü bedenimiz de devinir, dönüşür, hem biz kendi bedenimize değil, sadece onun verdiği duyguya sahibizdir ve ayrıca sevdiğimiz o bedeni bir kere ele geçirdik mi o bizzat biz olur, bir başkası olmaktan çıkar ve öteki varlığın yok olmasıyla aşk da biter.’ *

Bu yüzden aşk öldürmektir, bu yüzden belki de gerçekten aşkların en güzeli uzaktan sevmektir… Dokunmak değil de dokunmayı hayal etmek hatta belki onu bile beklememek. Varlığının farkında bile olmayan bir insanla yaşamak, akşamlarını ama tüm akşamlarını ona göre ayarlamak, her akşam bundan heyecan duymak ve fazlasını istememek. Sahip olduğu-olmadığı tüm özelliklerin ötesinde, hepsinin uzağında ona o kadar yakın ve tamamen uzak olmak.

İşin aslı Kieslowski’nin, Dekalog serisinden Aşk Üzerine Kısa Bir Film’in Tomek’i için Magda bile isteye seçilmiş bir arzu nesnesi bile değil. Hayattaki yegane arkadaşının giderken adeta miras bıraktığı bir röntgen unsuru yalnızca; kendi aralarındaki şifreyle B.K.H.V. Ancak işler Tomek’te arkadaşında olduğu gibi sırf izlemek ve arzulamakla sınırlı kalmıyor, bir sonraki adımda aşka dönüşüyor, sonrasında bir çeşit saplantı haline geliyor. Tomek her gün ve her gece aynı şeyleri yapıyor, her akşam tam sekiz buçuğa, Magda’nın eve geliş saatine kurulu çalar saati çaldığında, dürbünden teleskopa evrilen röntgen aracının başına geçip O’nu izlemeye başlıyor. İlk zamanlar başka adamlarla birlikteliğini izlerken arzu, aşka dönüştüğünde böyle anlarda teleskopunun üzerine atıverdiği örtüyle yalnızca onu değil kendisini de saklıyor aslında. Üzerine örttüğü örtüleri farkında olmadan açmaya çalışıp kendini arayan bilinci Magda ile –biraz öteye gidersek- bir köle-efendi ilişkisine götürüyor O’nu. Karşı tarafa fayda sağlamak, belki de bir şekilde hizmet etmek adına sabahın erken saatlerinde kalkıp siteye süt dağıtmaya başlıyor. Sebep O’nu görmek, iletişim kurmaktan öte kendi arzusunu doyurmak.

Arzu mu, istek mi?

Bu noktada akıllara gelen Lacan bakışıyla istek ile arzu arasındaki ayrım Tomek ve karşı tarafa duyduğu aşk-saplantı ilişkisine çok da uzak değil. Bedenin gereksinimlerinden kaynaklanan istek kendine özgü bir biyolojik öğe taşıyor; Tomek, Magda ile tanıştıktan sonra beraber geçirdikleri ilk gece O’na ilk zamanlar bedenen duyduğu arzuyu itiraf ediyor. Ancak tamamen fizyolojik olan bu durum zamanla değişen hissiyatla isteğe dönüşüyor. Bu hissiyatın ne sebeple değiştiği, nasıl olup da bir yabancıya aşık olunduğu ise hem bir muamma hem de çok aşikar. Belki kişi değil, saf saplantı saplantısı, belki de sadece boşluk doldurma çabası ya da devam eden satırlarda bahsi geçeceği üzere içe yapılan yolculukta tek başınalığın kifayetsizliği. Öyle ya da böyle Tomek’in zamanla evrilen isteği Magda’ya daha yakından bakabilmeye ama yalnızca bakabilmeye veya doyurulamayacak olan fizyolojik arzudan bilinçsizce uzak durarak arzuyu bir şekilde kendi içinde beslemeye ve hatta bu yolla kendi bilincini beslemeye yol alıyor. Bu yüzden Tomek’in küçük oyunları; Magda’nın posta kutusuna, çalıştığı postaneye gelmesi, O’ndan -hiçbir anlamı olmasa da- talepte bulunmasını, bir şekilde iletişim kurmayı istediği için sahte bildirimler bırakması. Küçük oyununda başarılı da oluyor, bu yolla Magda ile tanışıp aşkını itiraf ediyor. Ancak tecrübesiz ve arayıştaki bilinç eyleme geçtiğinde hazırlıksız yakalanıyor ve bir taraftan yakın durmaya çalışırken diğer taraftan kaçak oynuyor. Dolayısıyla o çok istenen kadın kendisiyle ilgili bedensel arzularını sorguladığında beklenmedik bir şekilde istenmediği yanıtını alıyor. Beden istenmiyor belki ama ötesinde istenenin ne olduğu da bilinmiyor bir taraftan. Bu da bizi yine asıl mevzuya; başkası/başkaları aracılığıyla kişinin kendini aramasına götürüyor.

“İstek, istek olarak kalabilmek için doyumdan olabildiğince uzak tutulur”

Oysa bir yabancıyı izlemenin, izleyen erkek, izlenen kadınsa yaygın kanıyla cinsel amaçlı olduğu düşünülür. Magda da farklı yaklaşmıyor bu duruma ve Tomek’in kendisine duyduğu ilginin bedenine yönelik olduğunu düşünüyor, bunu tavırlarıyla O’na da ima ediyor. Hatta Tomek’in kendisine verdiği küçük, masum bir hediyeyi “ben kötüyüm, verme onu bana” diyerek almak istemiyor. Ama o gece yapmaya çalıştığı şey hiç beklemediği bir şekilde karşılık buluyor, çünkü Tomek yalnızca seviyor (ya da sevdiğini düşünüyor) ve ötesini istemiyor aslında. İşin aslı kendisi çok farkında olmasa da tam da büyünün bozulacağı noktada durmayı tercih ediyor bir bakıma. Karşılıksız aşk sendromunun, hele de söz konusu aşkın hedefi olan taraf pek de tanınmıyorsa en önemli sebebi kendini tanıma isteği olmalı. Siyah beyaz hayatına katılmaya isteksiz olduğu söylenemeyecek bu özel kadına karşı duruşuyla Tomek’in köleliği son buluyor, dolayısıyla O artık ürettiği ilişkinin sahibi oluyor ve o noktada duruyor. Tomek tüm bunları bilinçli şekilde yapmasa da dahil olduğu yaş grubu ve kişisel geçmişi düşünülünce “yetişkin” dünyasında henüz emekleme aşamasındaki bu genç adamın, kendini tanıma yolunda araç olarak tamamen yabancı ama “karşı” yabancı cinsi seçmesi şaşırtıcı değil. Bu bakışla, o gecenin öncesinde kadından sadece buluşma sözü alan Tomek’i, süt arabasını bir çocuğun yeni oyuncağıyla parkta koşturması gibi kullanırken gören izleyicinin, ilk gecenin utancıyla bu defa O’nu hayattan vazgeçerken görmesi durumunu abartılı bulmaması da garipsenemez herhalde. Neticede Tomek için çok farklı şeyler ifade eden o duygular, sahipleri tarafından belki de bir anlamda kirletiliyor, bilemediniz ciddiye alınmıyor ya da Tomek’in bulunduğu noktadan çok farklı noktalara alınıp taşınıyor. Aşk, O’nu ölüme götürüyor, çünkü aşk başkalarınca O’nun için olduğundan çok başka şeyler ifade ediyor ya da belki o güne kadar O öyle olduğunu zannediyor ve öbür taraftan bakmayı kaldıramayarak yokluğu seçiyor. Belki de aslında en doğrusu o noktada artık Tomek’in Magda’sı ölüyor, diğer Magda sert gerçekliğiyle O’nun canını yakıyor.

Asıl mahrem; ağlamak

Bu garip ilişkinin bir de diğer ayağı var; Magda. Filmin son bölümlerine kadar adı olmayan bu kadın Tomek’le karşılaşana kadar sevilmek ya da sevmekle çok da ilgilenmeyen bir portre çizerken kendisi uğruna ölümü göze alan birine rastlayınca afallıyor, hatta kısa bir süre öncesine kadar görüp de görmediği bu kişi olup bir şekilde ötekileşiyor. Tomek intihar girişiminin ardından hasta yatağında uyurken O, delikanlının gece rutini olan sandalyeye oturup bir zamanlar izlendiği röntgen aracının başına geçerek O’nun gözüyle kendini ve hatta ağladığı zaman kendisine uzandığını görmediği bu yabancının elini görmeye başlıyor. O anki umutsuzluğuna, mutsuzluğuna ilacın aslında ne kadar yakınında olduğunu veya olabileceğini fark ediyor ya da en azından böyle olduğuna inanmak istiyor. Temelde insanın yalnızlığı, kalabalık içinde olsa bile yalnızlığı, yalnız uyumasa bile yalnız olduğu gerçeği de böylelikle dışa vuruluyor. O da, bu garip delikanlı vasıtasıyla ötekini görüyor ve bir örtü de O’nun üzerinden kalkıyor.

Tomek kendisini izlediğini O’na ilk söylediğinde O’nu durduran, gerisini dinlettiren cümle de ağladığının izlendiğine yönelik cümle oluyor zaten. Cinselliğinin izlenmesinden rahatsız olmayan kadın daha da mahrem olarak gördüğü zayıflığının bir yabancı tarafından bilindiği gerçeğini kaldıramıyor. Çünkü böylelikle maske düşüyor, savunma kalkanları iniyor. Yine de Tomek’e yaklaşımı çok sert olmuyor, genç bir erkeğe aşkın fiziksel olduğunu dikte etmeye çalışarak ilişkileri anlatma çabasına girişiyor bir anlamda. Ama yukarıdaki satırlardan anlaşılacağı üzere bazı aşkların fiziksel olmadığını görmek O’nu da şaşırtıyor, “diğerleri”nden uzaklaştırıyor. Hatta göremediği süre içinde biraz daha zaman geçse, bir adım öteye gidilse Tomek’in saplantısının da O’na taşınacağını düşündürtüyor ki, bu da hepimizin aslında öyle ya da böyle çok da farklı olmadığımızı, önünde sonunda aynı noktalara gelme ihtimalimizin çok yüksek olduğunu işaret ediyor.

O noktadan sonra her ikisi için olaylar nasıl gelişir bilinmez ya da birkaç seçenek vardır zaten ve hepsinin sonu öyle ya da böyle aynıdır. İnsan, kadın ya da erkek, asla doymayacak, doyurulamayacaktır. Farkında olmasa da yaşamı –en azından daha sağlıklı- sürdürebilmek için kendisini her daim, herhangi bir konuda mutlak doyumdan uzak tutacaktır. Yine de her ne kadar öbür türlüsü çeşitli yollarla bıkmadan denense de Aşk Üzerine Kısa Bir Film vasıtasıyla bir kez daha, aşk söz konusuysa; tek başına, dokunmaksızın da yaşanabileceği, hatta belki böylesinin iki taraftan en azından biri için daha hayırlı olacağı düşüncesi düşüyor ister istemez insanın aklına.

*Fernando Pessoa-Huzursuzluğun Kitabı