4 Nisan 2009 Cumartesi

bilinç işte akıyor




Her gün aynı şey. Şimdilerde aslında çok uzun zamandır herkesin dilinde aynı şey. Zaman çok hızlı akıyor, bazen ben dururdum, çevremdekiler benim duruşuma inat iki kat hızlı akıp giderdi. Ben izlerdim sadece, ne yorum yapar, ne ne olup bittiğini düşünürdüm. Başım dönerdi bazen. Bu kadar hız niye, merak ederdim. Koştuğun bir yer de yok ki! Hepsi etrafımda dönerdi, “ne dönüp duruyorsunuz lan sürü gibi” diye bağırırdım. Acaba gerçekten bağırır mıydım yoksa bağırdığımı mı hayal ederdim? O zamanlar bile ikisi arasındaki farkı ayırt edemezken, şimdi, üzerinden bu kadar zaman geçmişken nasıl hatırlayabilirim ki? Benim kafamdaki müziğe göre hareket ederdi onlar aslında ama bunu asla bilmediler, bilemeyecekler. Beni çok eğlendirirdi ama, orası kesin. Bazen öyle mutlu olurdum ki, neredeyse bir gün her şeyin çok güzel olacağına inanasım gelirdi, hatta belki inanırdım. Belki de olmuştur da ben kaçırmışımdır. Sonra ben susar, izlerken öyle çok şeye şahit oldum ki… Bazılarından çok korkardım, hırslı insanlardan mesela. Onlar en ufak fırsatta, dişlerine göre buldukları herhangi birini böcek gibi ezmeye çalışırlardı. Bir defa ezmek yetmez, bir de topuklarıyla bastırı bastırıverirlerdi posası çıkıncaya kadar. Ben böcek öldürmezdim. Bazen tuvalette falan karşılaştığımda zavallı bir karafatmayla mesela (neden zavallıysa, benim kadar zavallı mıydı?) o kaçar, ben kaçardım, o durur ben daha çok dururdum, sonunda dayanamayıp altıma işeyeceğimi bilsem kapıyı kapar çıkardım. Nasıl olsa bir sonraki gidişimde orada olmazdı, en azından ihtimal dahilindeydi. Ben birkaç defa, belki çok defalar, neyi kıstas alarak niceliği belirleyebileceğimi bilemiyorum, biraz çabaladım tutunmak için. Ama işte aslında ne yaptığımı çok da bilmeyerek yapıyordum bunu. Bu yüzden önceki cümleyi iptal ediyorum, silinebilir de tabii ama bilincim akıyor ve ben geri dönüp hatalarımı düzeltmek istemiyorum. Hatalarımı seviyorum çünkü, hatta belki en çok onları seviyorum, belki buna mecburum doğrularım olmadığından. Asla erken uyanmaya, günü diğerleriyle birlikte karşılamaya alışamadım, sabahları dairedeki arkadaşlar bazen alenen bazen kıs kıs dalga geçerdi benim algı kıtlığımla. Oysa ki bilmezlerdi ki ben çok başka yerlerdeyim, belki de aslında evet mutlaka hiçbir yerdeyim. Ben hepsinin içine girerdim, bu konuda da iddialıyım ki, en yakınlarından iyi bilirdim onları, hangisinin iktidarsız olduğunu, hangisinin hangisini kıskandığını, hangisinin aslında böyle biri olmak istemese de değiştirmeye gücü olmadığını. Bazen hakkımda ne düşündüklerini merak ederdim ama çok da umursamaz, “neyse ne” deyip geçerdim. Bazen canım isterse bir anda açık ederdim kendimi, anlayan anlardı, ben anlayanları bilirdim. Ben çok sevdiğim insanlara bile yakın duramadım, belki de bu yüzden, ilk defa birine sevildiğini, en azından buna aday olduğunu hissettirmeye çalıştım ama bunu da elime yüzüme bulaştırdım. Şimdi kimbilir nerelerde olan anneme sarılabilmeyi isterdim ama muhtemelen yanımda olsa bunu yapmazdım. Çünkü (bu kelimeyi de sevmiyorum, her şeyin bir açıklaması olması gerektiğini düşündürüyor bana) insanların bir şeyleri bilmek için duyması gerektiğine inanmaları sinirimi bozuyor ve gereksiz geliyor bana. Ben “seni seviyorum”u duymayı hiç önemsemedim, buna rağmen sevildim, biliyorum. Söylemeyen bir sürüsünün de beni sevdiğini biliyordum, biliyorum. Çok küçük yaşlardan kalma hatıralarım var, askerler geçip dururken evimizin önündeki ana caddeden, adamın biri annemin şeffaf bir kutuya koyduğu o çok sevdiğim badem krakerimden bir tane aldığında yanındaki iki kızın onun pervasızlığına! güldüğünü hatırlıyorum mesela. O da aklınca adam olmuştu işte. Bu olduğunda ben üç dört yaşlarındaydım. Hafıza ne garip şey, dünü unuturken, geçmişten bazı anların bu kadar canlı kalabilmesi. Çocukluğum o caddedeki kavgaları, kanları, bıçakları, polisi, askeri izleyerek geçti. Başka şeyler de vardı tabii ama hepsini anlatmaya kalksam… Yine yarım kaldım.

Hiç yorum yok: