7 Ocak 2009 Çarşamba

SONBAHAR



“her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…”



“Yaşam kutsaldır, teslim olun. Ailenizi, arkadaşlarınızı düşünün...”


Bu cümleleri duyduktan, bu cümlelerin kurulmasına sebep olan cehennemi yaşadıktan yedi yıl sonra bir doktor muayenehanesinde şimdi Yusuf. “Senin gibilerin hepsi tahliye oldu” diyor doktor. O da yıllar önce bırakıp gittiği köyüne, yola düşüyor. Artık özgür ama anlamı yok. İflas eden ciğerlerine inat ardı ardına yakıyor sigarasını. Kendisine sevgiyle açılan kollara sarılacak gücü bile neredeyse yok, olsa ne fayda, zamanı geriye döndüremiyoruz ki! O da susuyor susmasına da, o suskunluğu, anlayana o kadar çok şey anlatıyor ki!

Artık ne de olsa sayılı günleri kaldığı için “devlet baba”nın insafını “hak eden” Yusuf’un hapisten salıverilmesiyle başlıyor Sonbahar. Öncesi ya da süreç, O’nun ve diğerlerinin o süreci yaşamasına sebep olanları çok da ilgilendirmiyor. Onlar benzerlerini yaşatmaya devam ediyorlar ve edecekler. İşin kötüsü dünyanın neredeyse hiçbir yerinde, hiçbir tarihte değişmiyor yaşananlar. Geriye umutsuzluk, mutsuzluktan başka çok az şey kalıyor. Ne var ki, unutmayanların varlığını bilmek iyi geliyor insana. Öyle olmasa ne Yusuf ne de diğerleri yollarını bekleyen anneleri, sevgilileri, dostları dışında kaç kişi tarafından hatırlanırdı ki? Ne de olsa çok daha önemli işlerimiz var yapacak. Bitmeyen kavgalarımız, kazanılacak küçük zaferlerimiz…

Hep öyledir ya, üç beş kişi bir araya geldiğinde bir şeyleri eleştirip durur. Konu okuldaki bir öğretmen olabileceği gibi iş yerindeki bir müdür de olabilir. Sonra kararlar alınır, konuşulacaktır, tavır alınılacaktır. Ama uygulama vakti geldi mi, beş kişiden sadece biri bilemediniz ikisi konuştuğu gibi davranır. Birbirimize saygı duymayı bir türlü öğrenemeyen bizlerin toplu yaşamı söz konusu olup, içimizden bazıları süre giden düzeni değiştirmek istediğinde de bu değişmiyor maalesef. Birileri kendilerini adıyor, diğerleri onlara uzaktan bakıyor. En fazla Sonbahar’ın Yusuf’u için yaptığımız gibi “vah yazık” deyip içlenebiliyoruz belki ama o da çok uzun sürmüyor. Çünkü salonun dışında bizi bekleyen çok daha önemli şeyler var! Peki ya bizim için de salonun dışında akan bir hayat olmasaydı? Sadece “bu işte bir yanlışlık var” deyip o yanlışlığı düzeltmeye çalışırken kendimizi F tipi cezaevlerinde, aslında her şeyin ötesinde yaşamdan tecrit edilmiş ve bu en doğal hakkımızı geri kazanmak üzere ölmeyi göze alarak açlık grevine girmiş “diğer”lerinden olsaydık? Ve sonuçta elimizde kalan yanmak, yaralanmak ve yaşamaya çalışırken ölmek olsaydı?

19 Aralık 2000’de çeşitli illerdeki 20 cezaevinde eşzamanlı yapılan ve sonucunun tam tersi çizgide “hayata dönüş” olarak adlandırılan “malum” operasyon sonucunda yaşananları filmine çıkış noktası yapan Özcan Alper dört yıllık hazırlık sürecinde, sekiz yıl cezaevinde yatmış ve F tipi deneyimini yaşamış bir çocukluk arkadaşının yardımına başvurmuş. Cemil Aksu’nun o yıllarda ailesine, arkadaşlarına, sevgilisine yazdığı mektuplar hem ona hem de Yusuf’u canlandıran Onur Saylak’a yol göstermiş. Bizlere unuttuklarımızı hatırlatan bu filmin Alper için daha kişisel tarafları da var; cezaevinde öldürülen bir arkadaşı, ölüm orucunda olan bir başka arkadaşı, operasyonu televizyondan öğrendiğinde ulaşmaya çalıştığı içerdeki arkadaşları gibi. Film belki onun için bu anlamda bahsi geçen kişilere bir çeşit saygı duruşu ama onun ötesinde “2000’de öldürülenler, bizden çok uzak değillerdi. Estetikle, sinemayla ilgili olmasam onlardan biri olabilirdim. Onlar benden daha az yetenekli değillerdi” cümlelerini kurarak aynı zamanda içinden geldiği kuşağa da bir çeşit vefa borcu ödüyor yönetmen. Onun için filmin kişisel taraflarından biri de memleketi Artvin’de çekilmiş olması. Sonrasında ilk galanın da yine Artvin’de yapıldığını ekleyelim.

Sonbahar’da yaşayarak oynayan karakterlerden biri de Yusuf’un annesini canlandıran Gülefer Yenigül. Çünkü ’80 dönemi ve sonrasında onun da ailesinde pek çok tutuklanma ve gözaltı yaşanmış. Ve biz onun oğluna seslenişini, arkadaşlarına oğlunu evlendirme isteğini anlatışını artık neredeyse kullanılmayan bir dille, Hemşinceyle dinliyoruz filmde ki, bu da, Hemşincenin kullanıldığı ilk uzun metrajlı film yapıyor Sonbahar’ı.

Sonbahar, izleyicide empati duygusunu tepe noktasına çıkaran filmlerden. Oysa çok da anlatmıyor Yusuf kendini. Anlatacak çok şeyi var belki ama anlatmasının anlamı yok. Aslında sadece o değil, ölmeye geldiği köyünde uğruna ölüme gittiği “dava”sını sorgulayan çünkü tam da o “dava”nın mağduru olup bilmediği yerlerde, sevdiklerinden uzakta “çalışmaya” gelen, gelmek zorunda kalan Eka’nın da anlatacak çok şeyi var ama ondan duyduklarımız da sınırlı. “Arkadaşım bu karakterler için biri yaşamın çok dışında, biri de inanılmaz ortasında, ama yalnızlıkları aynı demişti. Bu cümle benim iki karakterimi kesiştiren şeyi yansıtıyor, yalnızlık ve özgürlük” Özcan Alper’in bu cümleleri sadece Yusuf ve Eka’yı değil filmde yer alan diğer karakterleri, hatta böyle bir dünyada varolmaya çalışan herkesi anlatıyor. Eka pek farkında olmasa da, ölüme giden ama bunu kimselerle paylaşmayan Yusuf’u son günlerinde ayakta tutan şey oluyor. Yatağından kalkmakta zorlanan Yusuf, Eka’ya aşık olduktan sonra, her ne kadar ortak bir gelecek hayal edemese de onu görmek uğruna sıkça şehre iner oluyor. Aslında durum Eka için de farklı değil. O ölmeyecek belki ama çok da yaşamıyor bir taraftan. Yusuf’un uğruna mücadele verdiği sosyalizm, Sovyetler Birliği’ndeki çöküşüyle onun bir anlamda hayatını çalıyor. Bir taraftan Gürcistan’da kalan kızını özlerken bir taraftan Yusuf’la kaçıp gitmeyi hayal ediyor o da. Bir de tanışmalarını sağlayan Mikail var, köyde kalan ender gençlerden. Bir zamanlar deli gibi aşık olduğu karısını şimdilerde hayat kadınlarıyla aldatıyor. O da yalnız, yabancılaşmış. Sadece karısına değil, içinde bulunduğu coğrafyaya ve onun barındırdığı tüm insanlara. O bunları anlatırken Yusuf dinliyor. Ve biz de onun da aslında farklı şekillerde de olsa pek de “yaşamadığını” anlıyoruz.

Konu itibarıyla çok müsait olsa da hiç duygu sömürüsüne başvurulmadığı halde Sonbahar’ı bu kadar özel yapansa samimiyeti olsa gerek. Ya da belki amatör ruhunu kaybetmemiş bir ekibin elinden çıkmış olması, belki de Yusuf’u ve onun gibileri anlayan, kendilerini yerlerine koymayı başarabilen bir ekibin ürünü olması ama muhtemelen hepsi.

Ağır ağır anlatıyor Özcan Alper derdini. Yaşananlardan çok, bunun bireyin üzerindeki etkisine tutuyor kamerasını. Öyle ya olan biteni hepimiz biliyoruz zaten ama o sırada “orada” olanların şimdi ne yaptığından kaçımız haberdarız? Genelden özele daraltılmış kurgusuyla, bireyin içinde bulunduğu ruh haline odaklanılınca, aksiyona alışık izleyiciyi sıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor film belki ama bu riskin göze alınması çok sayıda sinemaseverin de salondan buruk bir mutlulukla ayrılmasına sebep oluyor. Buruğuz çünkü… Çünküsü “malum”. Mutluyuz çünkü son yıllarda Türk sineması adına yapılan en iyi işlerden birini izledik. Ve bir kez daha mutluyuz çünkü artık yeni filmlerini umutla bekleyeceğimiz bir yönetmenle daha tanıştık.

Hiç yorum yok: