27 Ocak 2009 Salı

süt



Yusuf’un karanlık odalarında

Kaçanlardandı Yusuf, doğup büyüdüğü yere sığamayanlardan, hayalleri küçük köyünün ötesine taşan, çıkış yolu arayanlardan. Kendini konuşarak değil yazarak anlatanlardan. Ve sonuçta elinde, avucunda pek de bir şey olmadığını görenlerden. Belki de bunu bile önemsemeyip, sorgulamak yerine kaçanlardan. Kaçıp unutanlardan. Kalan kazanır derler ya hep. O, gidene istediği anlamı yükler, istediği gibi yaşatır hayalinde ve bu süreçte biriktirdiği bir sürü şey olur hep cebinde. Gidense gitmiştir zaten ve kaçtığı o “şey”i, “yer”i hayatından çıkarma çabası içinde, geride bıraktıklarını aklına bile getirmemeye çalışır. O yüzdendir belki de farkına varamaması kaybettiklerinin. Ama ya dönmek zorunda kalırsa? Her şey bıraktığı gibi mi kalmış olacaktır acaba? Peki, bir de bir kez daha gitmeye, terk etmeye çabalasa da gidemese? Geride bıraktıklarına uyum sağlayabilecek midir yeniden? Yumurta, doğup büyüdüğü kasaba kendisine dar gelen, İstanbul’a “kaçıp” yalnızlığı seçen Yusuf’un hikayesinde bu sorulara cevap arıyordu. Yusuf bu hikayenin gideni, ölümüyle kendisini doğup büyüdüğü, sonra kaçıp uzaklaştığı kasabaya geri döndüren annesiyse kalanıydı. O da oğlunu, sadece kendisi için değil tüm kasaba halkı için istediği gibi yaşatmıştı hayalinde. Onun yerine kasabalıya kitaplar, hediyeler göndermişti! Yumurta, Yusuf’u, Bunuel’in Mahvedici Melek’inde bir eve hapsolan burjuvazi misali, zorunlu dönüş yaptığı kasabasından dışarı çıkartmıyor, Yusuf gitmek istiyor, gidemiyor ama o filmdeki gibi bir çözülme de yaşamıyordu. En azından görünürde. Çünkü Yusuf çok da açık bir karakter değildi. Kendi içinde yaşayan, tepkisiz, geçmişini tamamen silmiş –ya da silmeye çalışmış-, ilginç bir şekilde tanıdığı –neredeyse- herkesi unutmuş biri.

Süt’ün girizgahını Yumurta’yla yapmamız boşuna değil. Semih Kaplanoğlu’nun bir insanın içsel evrimini anlatan Yumurta, Süt, Bal üçlemesi birer sinema filmi olmanın ötesinde, beraber değerlendirildiğinde psikanaliz terapisi etkisi yaratıyor. Sanki Yusuf bir taraftan beyaz perdede bizlere konuk olurken aynı anda bir terapistin koltuğuna oturup sessizce anlatıyor kendini. Şimdiki zamanda otuzlarının ortasındaki Yusuf’u Yumurta’da tanıdık, Süt’le ilk gençliğine döndük, seansın sonunda Bal’la çocukluğuna gidip soru işaretlerine cevap bulacağız belki de. Aslında Yusuf çok da sıra dışı bir karakter değil. Her gün etrafımızda gördüğümüz ya da bir şekilde hikayelerine tanık olduğumuz bir sürü insandan farklı bir tarafı yok. Yusuf’un iki dünya arasında kalmışlığı, o dünyaların hangisinde olduğunu tam olarak oturtamaması, dolayısıyla dengeyi de tam olarak kuramamış olması yönetmenin cümleleriyle O ve benzerlerinin yaşadığı durumu açıklıyor: “Günümüz Türkiyesinin taşrasında yahut şehirlerin varoşlarındaki erkeklerin genel olarak yaşadıkları çok önemli bir mesele bu. Ya çok büyük bir savrulma meydana geliyor, bir tür nihilizm hali oluşuyor, bir sekülerleşme yaşanıyor yahut tam tersi de bir tür ataerkil sofuluğa doğru gidiyor. Ama bence bu ikisinin arasında orta yolun bulunabileceği bir nokta var. Bu da işte vicdanla, kendi köklerini tanımakla, bu konuda çaba sarfetmekle olabilecek bir şey.”

Süt’teki Yusuf bir taraftan şiirler yazıp İstanbul’daki dergilere gönderen bir şair adayı olarak entelektüel bir görüntü çizerken diğer taraftan “baba” olgusunun yokluğunda çekirdek ailenin iki öğesini tek vücutta toplayan annesinin başka bir adamla yakınlaşmasına şahit olduğunda dengesini kaybedip, ne yapacağını şaşıran klasik Türk tipi erkek tarafını yansıtıyor. Bir yanı durumu kendi içinde kabullenmeye çalışırken diğer yanı annesini gizliden gizliye takip ediyor. Annenin de bu durumu kendi içinde yaşıyor olması, ikisinin de oturup birbirleriyle bu konuda konuşmuyor olmaları aslında insanın temelde ne kadar yalnız olduğunu, en yakınındakileri bile hayatına sokmak konusunda ne kadar cimri olabileceğini gösteriyor. Bir de işin iletişimsizlik boyutu var tabii. Yumurta’da doyurulmuş ve hatta belki artık küllenmiş bir arzu olarak karşımıza çıkan şairlik sevdası Süt’te filizlenirken, Yusuf’un ısrarlı çabaları sonucu bir dergide yayınlanan şiiri annesinde çok başka düşünceler uyandırıyor. O, oğlunun başarısına değil, şiirde anlattığı kıza odaklanıyor. Belki bunu da bir yakınlaşma çabası olarak görebiliriz ama aşkı sadece yazdıklarında yaşayan Yusuf, annesinin ısrarlı sorularından “Düşler” isimli dergiyi alıp odasına kaçarak kurtuluyor. Derginin isminin “Düşler” olması da bir tesadüf olmasa gerek. Yusuf ve nicelerinin, en basitinden Süt’te sevgiyle kucakladığı belki de tek kişi olan şiir yazan başka bir arkadaşının bedenen o kasabaya sıkışıp kalmış hissetseler de manen çok başka yerlerde gezindiklerini işaret ediyor. Belki de diyalogların arasındaki uzun boşluklar, sorulara cevap vermeyişler bu yüzden. Bir “evet”, bir “hayır”, en azından “bilmiyorum” bekliyorsunuz yer yer ama karakterler o kadar cimri ki cümle kurmak konusunda! Akıllar, sorulara verilecek cevaplar çok başka yerlerde çünkü. Düşünceleri anlatmanın tek yolunun cümle kurmak olmadığının kanıtlarından Süt. Gözler de, ufak mimikler de çok şey anlatıyor anlayana. Ve Süt’te gözler hep uzaklara, nerede olduğunun çok da önemi olmayan başka hayatlara bakıyor.

Yusuf’un hayatında her iki filmde de üzerinde durulmayan çok önemli bir eksiklik var: Baba. Annenin varlığı ve yokluğundaki Yusuf’u biliyoruz ama “anne” olgusuna eşlik eden rol model alınacak bir “baba” olsaydı durum farklı olur muydu, bundan çok emin olamıyoruz. O rol model baba Yusuf’u şimdi olduğundan farklı bir yere götürür müydü, bunu da bilemiyoruz. Muhtemelen bunu daha net anlayabilmek için Bal’ı beklememiz gerekiyor ama çok olağan üstü değişiklikler olmasa da bir şeylerin daha farklı olacağını tahmin edebiliriz en azından. Belki Yusuf yine gidecekti ama model alınacak babanın niteliğine göre O’nun karakteri de daha farklı gelişecekti. Geçim kaynakları olan sütü baba sağacak, anne o sütü sadece peynire dönüştürecek, onu pazarda satma işini de baba üstlenecekti. Bu durumda anne biraz daha zayıf bir karaktere dönüşecek, belki Yusuf’un hayatı biraz daha kolaylaşacak, bu durum O’nu kitaplarla dolu odasına daha çok kapatacaktı. Aslında tam olarak “baba” olgusunun yerine koyma çabası gibi düşünülmesi doğru olmasa da kendinden daha güçlü, yardım eli beklenen bir model var Yusuf’un hayatında. Ya da Yusuf oldurmaya çalışıyor desek daha doğru olur. Ancak ne gariptir ki, şiirlerini okuttuğu, hayatına dahil olmaya çalıştığı öğretmeni de o kasabadaki çoğu insan gibi sessizliği tercih ediyor. Ne şiirleriyle ilgileniyor, ne yakınlaşma çabasına karşılık veriyor. Hatta karşısında oturup beraber içtiklerinde bile neredeyse Yusuf yokmuş gibi davranıyor. Öğretmenin bu haliyse ister istemez Yumurta’daki Yusuf’u çağrıştırıyor, kim bilir O’nun neden, nerelerden kaçtığı, o boşluk anlarında aklından neler geçtiğini düşündürtüyor.

Her üç film de adlarını doğadan, bozulmamış olandan alıyor. Bunların içine doğan Yusuf’sa pek de bozulmadan kalamıyor. Yumurta da, süt de bal da sadece dünyaya gelme sebepleri olan amaca hizmet etmekle yetinebilen canlılardan elde edip, hayatımızı idame ettirmekte kullandığımız ürünler. İsimlerini bu ürünlerden alan her üç filmde de, o varlıklardan ”sözde” üstünlükleriyle övünen insan türünün o kadar temiz kalmayı başaramayıp, bozulmaya ne kadar müsait olduğuna işaret ediliyor. Bozulmaktan öte hayatı anlamlandırma çabasının belki de ne kadar boş olduğu, nihai amacının ne olduğu bir türlü anlaşılamayan “insan”ın kendini anlama çabasını bile yer yer fark edemeyip nasıl boş yere savrulduğu. Bu arada bize sunulanların varlığını yok sayıp verdiğimiz zararı. Bu ürünlerle geçiniyor, karnımızı doyuruyor ama bunu düşünerek yaşamıyor, belki de verilmesi gereken değeri veremiyoruz. Ve asla onları bize sunanlar kadar temiz, özümüze yönelik yaşayamıyoruz. Böyle bir konuyu anlatmak için seçilen tarzın da tesadüfi olmadığıysa yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun cümlelerinde kendi açığa vuruyor:“Aslında tamamen bir soyut yapı vardır bizim sanatımızda. O soyut yapı, dünyayı olduğu gibi, dünya ötesini de işaret eder. O bağlantı, mimarî ile ilişkiyi kurmaya çalışır. Ben de filmlerimde aslında bu tür ilişkiler kurma çabası içinde düşünmeye çalışıyorum. O yüzden hikâye anlatmaktan ziyade; anı, oluşu ve durumu kavramaya yönelik bir yol izlediğim söylenebilir.”

“Ancak, şunu da özellikle vurgulamam gerekir ki benim filmlerim seyirciden katkı bekleyen filmlerdir. Yani, bağlantıları kurmak için düşünmelerini istiyor, kalplerini açmasını istiyor. Kalbinizi açmadığınız takdirde, bazı şeyleri algılamanız çok da kolay değil. Klişelerle, bugüne kadar gelmiş ticarî sinemanın kalıpları içinde durduğumuz sürece, bu tür bir “şey”i algılama noktasında sorunlar yaşayabilirsiniz.

Bu noktada Kaplanoğlu sinemasını takip etmiş ve yönetmenin bahsettiği katkıyı “kendince” yapmış olanların Yumurta ve Süt’te anlatılanları çok da yabancılamayacağını söyleyebiliriz. 2001 yapımı “Herkes Kendi Evinde” de de benzer bir temayı konu alan yönetmenin -her ne kadar kendisi bunun bilinçli bir şekilde yapılmadığını söylese de- köklere dönüş sancıları üzerine söyleyecek daha çok şeyi olmalı. 2004 yapımı Meleğin Düşüşü’nü de dahil ederek düşünürsek yalnızlık, yabancılaşma gibi olguların, yönetmenin derdi olan konular olduğu sonucuna varabiliriz. İşin aslı bahsi geçen filmleri “sıkılmadan” izleyen, anlayan, ötesinde hisseden her izleyicinin derdi değil mi bunlar?

7 Ocak 2009 Çarşamba

SONBAHAR



“her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…”



“Yaşam kutsaldır, teslim olun. Ailenizi, arkadaşlarınızı düşünün...”


Bu cümleleri duyduktan, bu cümlelerin kurulmasına sebep olan cehennemi yaşadıktan yedi yıl sonra bir doktor muayenehanesinde şimdi Yusuf. “Senin gibilerin hepsi tahliye oldu” diyor doktor. O da yıllar önce bırakıp gittiği köyüne, yola düşüyor. Artık özgür ama anlamı yok. İflas eden ciğerlerine inat ardı ardına yakıyor sigarasını. Kendisine sevgiyle açılan kollara sarılacak gücü bile neredeyse yok, olsa ne fayda, zamanı geriye döndüremiyoruz ki! O da susuyor susmasına da, o suskunluğu, anlayana o kadar çok şey anlatıyor ki!

Artık ne de olsa sayılı günleri kaldığı için “devlet baba”nın insafını “hak eden” Yusuf’un hapisten salıverilmesiyle başlıyor Sonbahar. Öncesi ya da süreç, O’nun ve diğerlerinin o süreci yaşamasına sebep olanları çok da ilgilendirmiyor. Onlar benzerlerini yaşatmaya devam ediyorlar ve edecekler. İşin kötüsü dünyanın neredeyse hiçbir yerinde, hiçbir tarihte değişmiyor yaşananlar. Geriye umutsuzluk, mutsuzluktan başka çok az şey kalıyor. Ne var ki, unutmayanların varlığını bilmek iyi geliyor insana. Öyle olmasa ne Yusuf ne de diğerleri yollarını bekleyen anneleri, sevgilileri, dostları dışında kaç kişi tarafından hatırlanırdı ki? Ne de olsa çok daha önemli işlerimiz var yapacak. Bitmeyen kavgalarımız, kazanılacak küçük zaferlerimiz…

Hep öyledir ya, üç beş kişi bir araya geldiğinde bir şeyleri eleştirip durur. Konu okuldaki bir öğretmen olabileceği gibi iş yerindeki bir müdür de olabilir. Sonra kararlar alınır, konuşulacaktır, tavır alınılacaktır. Ama uygulama vakti geldi mi, beş kişiden sadece biri bilemediniz ikisi konuştuğu gibi davranır. Birbirimize saygı duymayı bir türlü öğrenemeyen bizlerin toplu yaşamı söz konusu olup, içimizden bazıları süre giden düzeni değiştirmek istediğinde de bu değişmiyor maalesef. Birileri kendilerini adıyor, diğerleri onlara uzaktan bakıyor. En fazla Sonbahar’ın Yusuf’u için yaptığımız gibi “vah yazık” deyip içlenebiliyoruz belki ama o da çok uzun sürmüyor. Çünkü salonun dışında bizi bekleyen çok daha önemli şeyler var! Peki ya bizim için de salonun dışında akan bir hayat olmasaydı? Sadece “bu işte bir yanlışlık var” deyip o yanlışlığı düzeltmeye çalışırken kendimizi F tipi cezaevlerinde, aslında her şeyin ötesinde yaşamdan tecrit edilmiş ve bu en doğal hakkımızı geri kazanmak üzere ölmeyi göze alarak açlık grevine girmiş “diğer”lerinden olsaydık? Ve sonuçta elimizde kalan yanmak, yaralanmak ve yaşamaya çalışırken ölmek olsaydı?

19 Aralık 2000’de çeşitli illerdeki 20 cezaevinde eşzamanlı yapılan ve sonucunun tam tersi çizgide “hayata dönüş” olarak adlandırılan “malum” operasyon sonucunda yaşananları filmine çıkış noktası yapan Özcan Alper dört yıllık hazırlık sürecinde, sekiz yıl cezaevinde yatmış ve F tipi deneyimini yaşamış bir çocukluk arkadaşının yardımına başvurmuş. Cemil Aksu’nun o yıllarda ailesine, arkadaşlarına, sevgilisine yazdığı mektuplar hem ona hem de Yusuf’u canlandıran Onur Saylak’a yol göstermiş. Bizlere unuttuklarımızı hatırlatan bu filmin Alper için daha kişisel tarafları da var; cezaevinde öldürülen bir arkadaşı, ölüm orucunda olan bir başka arkadaşı, operasyonu televizyondan öğrendiğinde ulaşmaya çalıştığı içerdeki arkadaşları gibi. Film belki onun için bu anlamda bahsi geçen kişilere bir çeşit saygı duruşu ama onun ötesinde “2000’de öldürülenler, bizden çok uzak değillerdi. Estetikle, sinemayla ilgili olmasam onlardan biri olabilirdim. Onlar benden daha az yetenekli değillerdi” cümlelerini kurarak aynı zamanda içinden geldiği kuşağa da bir çeşit vefa borcu ödüyor yönetmen. Onun için filmin kişisel taraflarından biri de memleketi Artvin’de çekilmiş olması. Sonrasında ilk galanın da yine Artvin’de yapıldığını ekleyelim.

Sonbahar’da yaşayarak oynayan karakterlerden biri de Yusuf’un annesini canlandıran Gülefer Yenigül. Çünkü ’80 dönemi ve sonrasında onun da ailesinde pek çok tutuklanma ve gözaltı yaşanmış. Ve biz onun oğluna seslenişini, arkadaşlarına oğlunu evlendirme isteğini anlatışını artık neredeyse kullanılmayan bir dille, Hemşinceyle dinliyoruz filmde ki, bu da, Hemşincenin kullanıldığı ilk uzun metrajlı film yapıyor Sonbahar’ı.

Sonbahar, izleyicide empati duygusunu tepe noktasına çıkaran filmlerden. Oysa çok da anlatmıyor Yusuf kendini. Anlatacak çok şeyi var belki ama anlatmasının anlamı yok. Aslında sadece o değil, ölmeye geldiği köyünde uğruna ölüme gittiği “dava”sını sorgulayan çünkü tam da o “dava”nın mağduru olup bilmediği yerlerde, sevdiklerinden uzakta “çalışmaya” gelen, gelmek zorunda kalan Eka’nın da anlatacak çok şeyi var ama ondan duyduklarımız da sınırlı. “Arkadaşım bu karakterler için biri yaşamın çok dışında, biri de inanılmaz ortasında, ama yalnızlıkları aynı demişti. Bu cümle benim iki karakterimi kesiştiren şeyi yansıtıyor, yalnızlık ve özgürlük” Özcan Alper’in bu cümleleri sadece Yusuf ve Eka’yı değil filmde yer alan diğer karakterleri, hatta böyle bir dünyada varolmaya çalışan herkesi anlatıyor. Eka pek farkında olmasa da, ölüme giden ama bunu kimselerle paylaşmayan Yusuf’u son günlerinde ayakta tutan şey oluyor. Yatağından kalkmakta zorlanan Yusuf, Eka’ya aşık olduktan sonra, her ne kadar ortak bir gelecek hayal edemese de onu görmek uğruna sıkça şehre iner oluyor. Aslında durum Eka için de farklı değil. O ölmeyecek belki ama çok da yaşamıyor bir taraftan. Yusuf’un uğruna mücadele verdiği sosyalizm, Sovyetler Birliği’ndeki çöküşüyle onun bir anlamda hayatını çalıyor. Bir taraftan Gürcistan’da kalan kızını özlerken bir taraftan Yusuf’la kaçıp gitmeyi hayal ediyor o da. Bir de tanışmalarını sağlayan Mikail var, köyde kalan ender gençlerden. Bir zamanlar deli gibi aşık olduğu karısını şimdilerde hayat kadınlarıyla aldatıyor. O da yalnız, yabancılaşmış. Sadece karısına değil, içinde bulunduğu coğrafyaya ve onun barındırdığı tüm insanlara. O bunları anlatırken Yusuf dinliyor. Ve biz de onun da aslında farklı şekillerde de olsa pek de “yaşamadığını” anlıyoruz.

Konu itibarıyla çok müsait olsa da hiç duygu sömürüsüne başvurulmadığı halde Sonbahar’ı bu kadar özel yapansa samimiyeti olsa gerek. Ya da belki amatör ruhunu kaybetmemiş bir ekibin elinden çıkmış olması, belki de Yusuf’u ve onun gibileri anlayan, kendilerini yerlerine koymayı başarabilen bir ekibin ürünü olması ama muhtemelen hepsi.

Ağır ağır anlatıyor Özcan Alper derdini. Yaşananlardan çok, bunun bireyin üzerindeki etkisine tutuyor kamerasını. Öyle ya olan biteni hepimiz biliyoruz zaten ama o sırada “orada” olanların şimdi ne yaptığından kaçımız haberdarız? Genelden özele daraltılmış kurgusuyla, bireyin içinde bulunduğu ruh haline odaklanılınca, aksiyona alışık izleyiciyi sıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor film belki ama bu riskin göze alınması çok sayıda sinemaseverin de salondan buruk bir mutlulukla ayrılmasına sebep oluyor. Buruğuz çünkü… Çünküsü “malum”. Mutluyuz çünkü son yıllarda Türk sineması adına yapılan en iyi işlerden birini izledik. Ve bir kez daha mutluyuz çünkü artık yeni filmlerini umutla bekleyeceğimiz bir yönetmenle daha tanıştık.