Yusuf’un karanlık odalarında
Kaçanlardandı Yusuf, doğup büyüdüğü yere sığamayanlardan, hayalleri küçük köyünün ötesine taşan, çıkış yolu arayanlardan. Kendini konuşarak değil yazarak anlatanlardan. Ve sonuçta elinde, avucunda pek de bir şey olmadığını görenlerden. Belki de bunu bile önemsemeyip, sorgulamak yerine kaçanlardan. Kaçıp unutanlardan. Kalan kazanır derler ya hep. O, gidene istediği anlamı yükler, istediği gibi yaşatır hayalinde ve bu süreçte biriktirdiği bir sürü şey olur hep cebinde. Gidense gitmiştir zaten ve kaçtığı o “şey”i, “yer”i hayatından çıkarma çabası içinde, geride bıraktıklarını aklına bile getirmemeye çalışır. O yüzdendir belki de farkına varamaması kaybettiklerinin. Ama ya dönmek zorunda kalırsa? Her şey bıraktığı gibi mi kalmış olacaktır acaba? Peki, bir de bir kez daha gitmeye, terk etmeye çabalasa da gidemese? Geride bıraktıklarına uyum sağlayabilecek midir yeniden? Yumurta, doğup büyüdüğü kasaba kendisine dar gelen, İstanbul’a “kaçıp” yalnızlığı seçen Yusuf’un hikayesinde bu sorulara cevap arıyordu. Yusuf bu hikayenin gideni, ölümüyle kendisini doğup büyüdüğü, sonra kaçıp uzaklaştığı kasabaya geri döndüren annesiyse kalanıydı. O da oğlunu, sadece kendisi için değil tüm kasaba halkı için istediği gibi yaşatmıştı hayalinde. Onun yerine kasabalıya kitaplar, hediyeler göndermişti! Yumurta, Yusuf’u, Bunuel’in Mahvedici Melek’inde bir eve hapsolan burjuvazi misali, zorunlu dönüş yaptığı kasabasından dışarı çıkartmıyor, Yusuf gitmek istiyor, gidemiyor ama o filmdeki gibi bir çözülme de yaşamıyordu. En azından görünürde. Çünkü Yusuf çok da açık bir karakter değildi. Kendi içinde yaşayan, tepkisiz, geçmişini tamamen silmiş –ya da silmeye çalışmış-, ilginç bir şekilde tanıdığı –neredeyse- herkesi unutmuş biri.
Süt’ün girizgahını Yumurta’yla yapmamız boşuna değil. Semih Kaplanoğlu’nun bir insanın içsel evrimini anlatan Yumurta, Süt, Bal üçlemesi birer sinema filmi olmanın ötesinde, beraber değerlendirildiğinde psikanaliz terapisi etkisi yaratıyor. Sanki Yusuf bir taraftan beyaz perdede bizlere konuk olurken aynı anda bir terapistin koltuğuna oturup sessizce anlatıyor kendini. Şimdiki zamanda otuzlarının ortasındaki Yusuf’u Yumurta’da tanıdık, Süt’le ilk gençliğine döndük, seansın sonunda Bal’la çocukluğuna gidip soru işaretlerine cevap bulacağız belki de. Aslında Yusuf çok da sıra dışı bir karakter değil. Her gün etrafımızda gördüğümüz ya da bir şekilde hikayelerine tanık olduğumuz bir sürü insandan farklı bir tarafı yok. Yusuf’un iki dünya arasında kalmışlığı, o dünyaların hangisinde olduğunu tam olarak oturtamaması, dolayısıyla dengeyi de tam olarak kuramamış olması yönetmenin cümleleriyle O ve benzerlerinin yaşadığı durumu açıklıyor: “Günümüz Türkiyesinin taşrasında yahut şehirlerin varoşlarındaki erkeklerin genel olarak yaşadıkları çok önemli bir mesele bu. Ya çok büyük bir savrulma meydana geliyor, bir tür nihilizm hali oluşuyor, bir sekülerleşme yaşanıyor yahut tam tersi de bir tür ataerkil sofuluğa doğru gidiyor. Ama bence bu ikisinin arasında orta yolun bulunabileceği bir nokta var. Bu da işte vicdanla, kendi köklerini tanımakla, bu konuda çaba sarfetmekle olabilecek bir şey.”
Süt’teki Yusuf bir taraftan şiirler yazıp İstanbul’daki dergilere gönderen bir şair adayı olarak entelektüel bir görüntü çizerken diğer taraftan “baba” olgusunun yokluğunda çekirdek ailenin iki öğesini tek vücutta toplayan annesinin başka bir adamla yakınlaşmasına şahit olduğunda dengesini kaybedip, ne yapacağını şaşıran klasik Türk tipi erkek tarafını yansıtıyor. Bir yanı durumu kendi içinde kabullenmeye çalışırken diğer yanı annesini gizliden gizliye takip ediyor. Annenin de bu durumu kendi içinde yaşıyor olması, ikisinin de oturup birbirleriyle bu konuda konuşmuyor olmaları aslında insanın temelde ne kadar yalnız olduğunu, en yakınındakileri bile hayatına sokmak konusunda ne kadar cimri olabileceğini gösteriyor. Bir de işin iletişimsizlik boyutu var tabii. Yumurta’da doyurulmuş ve hatta belki artık küllenmiş bir arzu olarak karşımıza çıkan şairlik sevdası Süt’te filizlenirken, Yusuf’un ısrarlı çabaları sonucu bir dergide yayınlanan şiiri annesinde çok başka düşünceler uyandırıyor. O, oğlunun başarısına değil, şiirde anlattığı kıza odaklanıyor. Belki bunu da bir yakınlaşma çabası olarak görebiliriz ama aşkı sadece yazdıklarında yaşayan Yusuf, annesinin ısrarlı sorularından “Düşler” isimli dergiyi alıp odasına kaçarak kurtuluyor. Derginin isminin “Düşler” olması da bir tesadüf olmasa gerek. Yusuf ve nicelerinin, en basitinden Süt’te sevgiyle kucakladığı belki de tek kişi olan şiir yazan başka bir arkadaşının bedenen o kasabaya sıkışıp kalmış hissetseler de manen çok başka yerlerde gezindiklerini işaret ediyor. Belki de diyalogların arasındaki uzun boşluklar, sorulara cevap vermeyişler bu yüzden. Bir “evet”, bir “hayır”, en azından “bilmiyorum” bekliyorsunuz yer yer ama karakterler o kadar cimri ki cümle kurmak konusunda! Akıllar, sorulara verilecek cevaplar çok başka yerlerde çünkü. Düşünceleri anlatmanın tek yolunun cümle kurmak olmadığının kanıtlarından Süt. Gözler de, ufak mimikler de çok şey anlatıyor anlayana. Ve Süt’te gözler hep uzaklara, nerede olduğunun çok da önemi olmayan başka hayatlara bakıyor.

Yusuf’un hayatında her iki filmde de üzerinde durulmayan çok önemli bir eksiklik var: Baba. Annenin varlığı ve yokluğundaki Yusuf’u biliyoruz ama “anne” olgusuna eşlik eden rol model alınacak bir “baba” olsaydı durum farklı olur muydu, bundan çok emin olamıyoruz. O rol model baba Yusuf’u şimdi olduğundan farklı bir yere götürür müydü, bunu da bilemiyoruz. Muhtemelen bunu daha net anlayabilmek için Bal’ı beklememiz gerekiyor ama çok olağan üstü değişiklikler olmasa da bir şeylerin daha farklı olacağını tahmin edebiliriz en azından. Belki Yusuf yine gidecekti ama model alınacak babanın niteliğine göre O’nun karakteri de daha farklı gelişecekti. Geçim kaynakları olan sütü baba sağacak, anne o sütü sadece peynire dönüştürecek, onu pazarda satma işini de baba üstlenecekti. Bu durumda anne biraz daha zayıf bir karaktere dönüşecek, belki Yusuf’un hayatı biraz daha kolaylaşacak, bu durum O’nu kitaplarla dolu odasına daha çok kapatacaktı. Aslında tam olarak “baba” olgusunun yerine koyma çabası gibi düşünülmesi doğru olmasa da kendinden daha güçlü, yardım eli beklenen bir model var Yusuf’un hayatında. Ya da Yusuf oldurmaya çalışıyor desek daha doğru olur. Ancak ne gariptir ki, şiirlerini okuttuğu, hayatına dahil olmaya çalıştığı öğretmeni de o kasabadaki çoğu insan gibi sessizliği tercih ediyor. Ne şiirleriyle ilgileniyor, ne yakınlaşma çabasına karşılık veriyor. Hatta karşısında oturup beraber içtiklerinde bile neredeyse Yusuf yokmuş gibi davranıyor. Öğretmenin bu haliyse ister istemez Yumurta’daki Yusuf’u çağrıştırıyor, kim bilir O’nun neden, nerelerden kaçtığı, o boşluk anlarında aklından neler geçtiğini düşündürtüyor.
Her üç film de adlarını doğadan, bozulmamış olandan alıyor. Bunların içine doğan Yusuf’sa pek de bozulmadan kalamıyor. Yumurta da, süt de bal da sadece dünyaya gelme sebepleri olan amaca hizmet etmekle yetinebilen canlılardan elde edip, hayatımızı idame ettirmekte kullandığımız ürünler. İsimlerini bu ürünlerden alan her üç filmde de, o varlıklardan ”sözde” üstünlükleriyle övünen insan türünün o kadar temiz kalmayı başaramayıp, bozulmaya ne kadar müsait olduğuna işaret ediliyor. Bozulmaktan öte hayatı anlamlandırma çabasının belki de ne kadar boş olduğu, nihai amacının ne olduğu bir türlü anlaşılamayan “insan”ın kendini anlama çabasını bile yer yer fark edemeyip nasıl boş yere savrulduğu. Bu arada bize sunulanların varlığını yok sayıp verdiğimiz zararı. Bu ürünlerle geçiniyor, karnımızı doyuruyor ama bunu düşünerek yaşamıyor, belki de verilmesi gereken değeri veremiyoruz. Ve asla onları bize sunanlar kadar temiz, özümüze yönelik yaşayamıyoruz. Böyle bir konuyu anlatmak için seçilen tarzın da tesadüfi olmadığıysa yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun cümlelerinde kendi açığa vuruyor:“Aslında tamamen bir soyut yapı vardır bizim sanatımızda. O soyut yapı, dünyayı olduğu gibi, dünya ötesini de işaret eder. O bağlantı, mimarî ile ilişkiyi kurmaya çalışır. Ben de filmlerimde aslında bu tür ilişkiler kurma çabası içinde düşünmeye çalışıyorum. O yüzden hikâye anlatmaktan ziyade; anı, oluşu ve durumu kavramaya yönelik bir yol izlediğim söylenebilir.”
“Ancak, şunu da özellikle vurgulamam gerekir ki benim filmlerim seyirciden katkı bekleyen filmlerdir. Yani, bağlantıları kurmak için düşünmelerini istiyor, kalplerini açmasını istiyor. Kalbinizi açmadığınız takdirde, bazı şeyleri algılamanız çok da kolay değil. Klişelerle, bugüne kadar gelmiş ticarî sinemanın kalıpları içinde durduğumuz sürece, bu tür bir “şey”i algılama noktasında sorunlar yaşayabilirsiniz.
