30 Aralık 2008 Salı

yolculuk


Bu kadar çabuk sıkılmasaydım böyle olmazdı. Ne gerek var ki yorulmaya? Ama şu şartlarda var işte! Kimsenin suçu değil, hiçbirinin… Benden dolayı, kimseden değil. Çok zamandır böyle, itiraf edeyim pek gücüm kalmadı, durmak istiyorum birinde. Hayır, kişilerin değil hayatların, hayatlarımın. Artık hangisi olduğuma, hangisine sığdığıma, hangisinin bana uyduğuna karar verip durmalıyım. Bunun da sonu yok sonuçta. Ama öyle kolay sayılmaz hani. İnsan bir kere alıştı mı dolaşmaya, kolay kolay sabitlenemiyor bir yerde.

Her yerden ayrı anılar, izler küçük odamda. Bazen neyin, bana neyi hatırlatması gerektiğini bile hatırlayamıyorum. O kadar çabuk oluyor geçişler bazen. Nasıl mı yapıyorum, pardon aslında ne mi yapıyorum? Ben hayattan hayata atlarım. Sıkılır, giderim. İşin garibi içimden gelen tek şey eylemsizlik. Oturup kalmak, yaşlandığım yerde sessizce ölmek istiyorum. Ama buna bile izin vermiyorlar. Bana da yapacak başka şey kalmıyor. Aynı hayata, farklı insanları sokmaktansa başka hayatlarda başka insanlarla tanışıyorum. Mesela, çocuklarım var benim bilmediğim şehirlerde. Merak etmediğim, bir defa olsun sarılmadığım, adlarını bile koymadığım çocuklarım. Ama ne olursa olsun, biliyorum ki onlar da bensiz yapabiliyorlar, belki akıllarına bile gelmiyor “ben”sizlik. Hayat hiç de öyle kafa yorulacak kadar karmaşık bir şey değil. O yüzden bırakıp gitmeler, geride kalanı düşünmemeler. Hem böyle de yaşanıyor, illa kök salmak gerekmiyor. Biz insanlarda değişime bu denli uyum sağlama hızı olduktan sonra…

Hepiniz az çok bilirsiniz ya, yine de nasıl anlatmalı size hayatımdan geçen onca insanı? Hepsi aslında aynı ama bir taraftan da çok farklı. Sanırım genelde sizin onlara nasıl davrandığınıza göre değişiyorlar aslında. İstediğim zaman, istediğim kişiye sırdaş oldum ben ama istersem de düşman oldum. Birazcık gülseniz, dinleseniz hemen ısınıverirler size, surat astınız mı varlığınızın bile farkına varmazlar. Bazıları da farkına varır da hoşlarına gider can acıtmak, en azından acıttıklarını zannetmek. Belki yer yer haklıdırlar ama muhtemelen sadece yer yer! Tabii kimse herhangi bir ilişkide bu kadar etkisiz olduğunu kabullenmek istemez. Çünkü kimse bu kadar edilgen olduğunun farkında olmaz zaten. Ben bile. Fark ettiğim güne kadar tabii. Ondan sonra mı başladı gitmelerim acaba? Belki somut anlamda evet ama bazen geriye dönüp düşündüğümde, çocukluğumu mesela ya da gençliğimi, görüyorum ki sabit görünsem de ben hep gezmedeydim. O yüzdendi uyumsuzluğum belki de. Böyle düşününce gitmek kalana yapılan iyiliktir aslında.

Bazı gidişlerim zor oldu ne yalan söyleyeyim. Ama tam da bunu düşündüğüm anda, kendime “burada kal artık” dediğimde gittim. Çünkü biliyordum ki, biraz daha kalsam düşüş başlayacaktı. Hep tepede olmak gerekmez zaten, ondan da sıkılırdım eminim. Ama insan bu işte, istiyor ki tepe noktasında olabildiğince uzun kalsın. Ne mümkün, illa ki düşersin. O yüzden düşmeden gitmeli, vardır ya hani, süreç ne kadar iyi olsa da, kötü biten bir şeyi kötü hatırlarsınız. Ben bunu istemedim işte, istedim ki geri dönüp baktığımda iyi hatırlayayım olabildiğince yaşananları. Pişmanlık duymakla ilgili de değil. “Keşke” lerim yoktur benim. Siz olsanız bana belki “şunu da yapmasaydın” dersiniz ama ben kendime bunu hiç söylemedim. Yapmamam gerekenleri yapmadığımdan değil, söylemek istesem çok söylerdim tersine. Ama hep düşündüm ki, “öyle istedim, öyle oldu, iyi kötü, öyle oldu”.

Ben bir otobüsüm, yolcularım var. Bazıları tek duraklık, bazıları iki, olmadı üç. Benimle yolculukta trafikte sıkışıp kalmak diye bir şey olmaz. Trafik sıkışacaksa indiririm onları hemen. O yüzden hiç sıkılmazlar, küfür etmez, şarkı söylemezler, bırakın beni, birbirlerinden nefret etmezler durduk yere. Onlar düğmeye basmadan ben kapıları açarım. İndikten sonra ne derler, bunu bile bilmem, bilmek istemem. Ne derlerse desinler, önemli olan benim ne dediğim değil mi? Bense hiçbir şey söylemem. “Tıkanıyorduk, inmeleri gerekti” derim en fazla.

Bazı hayatlarımda susup izledim sadece. Onlar konuşurken ben içimden gelen sesleri dinliyordum. O yüzdendi yanlış anlamalarım, anlatmalarım. Aynı anda, aynı yerde olamıyorduk ki! Ama gel de bunu anlat. Bırakırdım gülsünler, saflığıma versinler.

“İnsanlar” diyordum, insanlar… Hepsinin koca koca dünyaları var merkezine kendilerini oturttukları. Sanki dünya her birimizin etrafında dönüyor. Dönüyor da aslında. Hepimiz kendi hayatlarımızın başrol oyuncularıyız. O yüzden kötü adamlara tahammülümüz yok, o yüzden hep mağdur hissediyoruz kendimizi. Oysa biz de kötü adamlarız belki başkalarının hayatlarında. Hem de figüran cinsinden. Üç kuruş paraya, tesadüfen hayatlarına dahil olmuşuz, üç gün sonra unutulup gideceğiz. Sonra da bozuluruz yerli yersiz. Sanki biz hiç unutmaz mıyız? Bizim hayatımızın figüranları yok mu?

Ben pırıl pırıl ambalajlı bir bisküviydim sonra. Bir taneniz açmaya görsün hepiniz hırsla saldırdınız. Ben ne olduğunu anlamadan yiyip bitirdiniz. Bazılarınız yavaş yavaş çiğnedi, bazılarınız tek parça attı ağzına. Sonra ben boş bir ambalajdan ibaret kaldım. Siz ambalajımı buruşturup çöpe atmaya çalışırken benden çıkan sesleri “hışırtı” mı sandınız? Onlar benim hıçkırıklarımdı oysa! Ben de sizi ağlattım, biliyorum. Ama hiçbir bisküvi sonsuza dek rafta kalmaz ki!

Anlatılacak o kadar çok şey var ki, ama başta da söyledim ya ben çok sıkılganım! Gördüm ki, ne istediğini sonuna kadar bildiğini zannedenlerin bile ne istediklerine dair en ufak bir fikri yok. Benim de yok. Anlaşılmıyor mu gidip durmamdan? “Bir de şunu deneyeyim”, dene bakalım, ne olacaksa? Doğumla ölüm arasındaki boşluğu doldurmaktan başka ne işe yarar hayat dediğimiz şey?

19 Aralık 2008 Cuma

"maske" fragman


Küçük bir el uzandı kuru toprağın üzerine, boş değildi bu eller, bir tane, tek bir tane gülü bırakıyordu usulca, üzeri henüz toprakla örtülmüş mezara. Sonra o ellerin sahibinin dudaklarından iki cümle döküldü; “Bir gün sana dönecek meleğim, söz veriyorum. Lütfen bana kızma, başka türlü yaşamam mümkün değil”. Gözyaşları toprağı ıslatırken eğilip eğri büğrü tahta parçasına yazılmış isme dokundurdu dudaklarını. Sonra… Sonrası terk edip gidiş, gitmek zorunda oluş, sonra hayat devam edecekti, hep öyle olmamış mıydı? Olmuştu ya, hem de başlar hep dimdikti, eğilirse bir gün yenilmiş olunurdu kimliği belirsiz düşmanlara. Oysa onun düşmanları belliydi aslında. Belki bugüne kadar hep saklamış, yokmuş gibi davranmayı başarmıştı ya, şimdi onu engelleyecek meleği uçup gitmişti sonsuza, o halde ne yaşatırdı ki onu intikamdan başka? Ya ölecek ya öldürecekti. Öldürmeyi seçti…

Yıllardır biriktirdiği her şeyi bırakıp gitme zamanıydı şimdi. Ondandı evin dört tarafına saçılmış bu koca koca kutular. Şimdi boyundan büyüktü kimbilir hangi hayata taşınacak planları. Üstesinden gelip yoluna devam edebilecek miydi, ötesi, var mıydı gidilecek bir yol? Belki biraz, biraz ama ya sonra? Sonrasını düşünen kimdi ki, şimdilik yola çıkmak yeter de artardı ona. Öyle yaptı, yüklenip kaldırması güç ağırlıkları yola çıktı, yeni hayatına. Son bir bakış, kendi gidiyordu belki ama bakışları kalacaktı bu gecekonduda. Elindeki sararmış fotoğrafa sıkıca sarılıp geçmişini ardında bıraktı sarı bir taksiyle. Belki başkası olsa umutla bakardı yarınlara, yeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanıyla dolardı içi. Ama hayat bazı insanları çok erken eksiltirdi, hatta başlamadan biterdi bazıları için. O da onlardandı işte. Onu yaşatan nefretti sadece, varsın öyle olsundu, herkes mutlu olmak için mi yaşardı ki?

Hiç de aşinası olmadığı yeni duvarlarına astı bir bir geçmişini. Belki de unutmalıydı ama unutursa nasıl devam edebilirdi ki? Şimdi sadece fotoğraflarda kalan o gülüşlerin bir avantajı vardı hala yaşayanlarla kıyaslandığında. Onların gülüşleri asla solmayacak, hep nasılsa öyle kalacaktı ama onlar ki gülüşlerini bizzat solduracaktı en mutlu olduklarını zannettikleri anda. Belki kaldırıp sandığa koyacaktı meleğin gülüşünü zaman zaman bu yolda, belki kendinden, şimdiye kadar olduğu şeyden, olması istenen şeyden uzaklaşmak durumunda kalacaktı. Unutması gerekirse unuturdu her şeyi, sadece onlara yakın olmayı başarmak yeter de artardı ona artık.

Boy boy, çeşit çeşit maskeleri odanın her köşesinde. Birini bırakıp diğerini alıyordu eline. Hepsinin yüzünde hapsolmuş duygular. O nasıl isterse öyle kalmışlar, çoğu yarım kalmış hatta. Kimini gülümsemesi dudağında, kiminin gözyaşı yanaklarında ama hepsi yarım. Bir oyundu iki tanesini alıp yan yana koymak, güzel bir oyun. Hem güldürüp hem ağlatabilmek, hem şüphe duymalarını hem sonuna kadar güvenmelerini sağlamak. Belki çok sıkıldığında kaldırıp çöpe atmak. Ya atılmak, gün gelip sıkılınan bir eşya olarak çöpe atılmak? Sonra gecenin işçileri tarafından toplanılıp çöp kamyonunun öğütücü dişleri arasında ezilerek ebedi istiratgahına, martılara yem olmak üzere koca şehir çöplüğüne bırakılmak. Ne zaman etrafına baksa kendi gibileri görüyordu aslında. Bütün yüzler aynıydı eninde sonunda. İfadeler de pek değişmiyordu, yaşanacak ne kadar duygu vardı ki zaten hepi topu? Olanları da herkes aynı şekilde yaşıyordu işte. Öyle olmasa aynı şarkılara, şiirlere aynı tepkiler nasıl verilebilirdi ki? Şimdi yarın ölümü yaşayanlar duyduğu kederi derinden hissedecek, anlayarak sarılacaktı ona, diğerleriyse yalandan asarak yüzlerini taziye dileyecekti.

İnsan çabuk alışıyor yeni hallere. Ne garip… Buna da alışıyordu işte. Bazen küçük oyunlar oynuyordu kendi kendine. “Alışma oyunları”. Andan zevk almasını sağlayacak ufak tefek, öylesine şeyler. Her yerin bir adeti vardı. O da kendince uyum sağlıyordu ya da kendi adetlerini yaratıyordu. Akşamları iş dönüşü oturup tekli koltuğuna bir bira içmek, o evi mutlu kılan bir şeydi mesela. İstediği zaman değiştirebileceği küçük küçük adetler edindi böylece kendine. Yalnızca evinin değil hayatının da yeni adetleri vardı. Bir falçata taşır olmuştu mesela cebinde. Korunmak için değil, zarar vermek için, insana değil nesneye. Parım parım parlayan sözde statü sahibi lüks arabaların yanından geçerken ufak da olsa da iz bırakmak hoşuna gidiyordu. “Ben buradan geçtim, ben ve benim gibiler de var bu dünyada” diyordu sahiplere. Onların algısı elbette bunu anlamayacaktı ama çok da önemi yoktu, o biliyordu, onun gibiler biliyordu. Bir ev vardı sonra izlediği. Kendi evine hiç benzemeyen bir ev, içinde yaşayanların onun dünyasındakilere benzemediği bir ev...