“İyi” günlerimde kazandığım üç beş kuruşu “güleryüzlü” dostlarla harcayıp tüketmemden hemen sonraya rastlar bu fakir semtle ve “O”nunla tanışıklığım. Bu mahalle hem boş olan cüzdanımdan daha fazla çalmayacak hem de cüzdanımla eşzamanlı boşalan ruhumu yeni hayatlarla dolduracaktı belki, kimbilir, en azından böyle umut ediyordum. Ve bana bağlıydı, kafamı çıkarıp dışarı bakmam görmemi sağlayacaktı ve burada beton blokların arasında saklı mutsuzluktan çok daha fazla görülecek şey vardı muhtemelen ki, bu da benim umudumdu. Alışmam kolay olmadı, ne de olsa küçük burjuva bir ailenin şımartılmış en küçük oğluydum. Bizim evimizde de mutsuzluk saklıydı hep. Annem babamın başka kadınlara gidişini kendi yastığına anlatırdı sessizce. Babamsa asla sevmediği, denese de sevmeyi başaramadığı bir kadından olma sevimsiz çocuklarını okşamanın kendisi için ne kadar zor olduğunu parasıyla satın aldığı o kadınlara anlatırdı asla dinlenmediğini bildiği halde. Ağabeylerim… Onlar gerçekten hiç düşündüler mi mutsuz olduklarını, bundan emin değilim, asla olamayacağım. Aşksız bir birleşmenin zavallı meyveleri kendilerine sunulanla yetinmeye, ondan sahte gülücükler çıkarmaya çalışıyorlardı. İkisi de babamın istemsizce saçlarımıza dokunan sert ellerinin şefkat dolu okşamalar değil, hayatın kendisini götürdüğü yerle barışma çabası olduğunu asla fark etmediler. En azından bu, aramızda hiç paylaşılmadı ve böylelikle, tarafımdan bu şekilde algılandı. Sonuç itibarıyla onların da artık duvarlarına her bireyinin acılarını tek tek haykırdığı sessiz tuğlaların içine kurulmuş üç beş kişilik aile “kurum”ları vardı. Ve hep gülümserlerdi, hep yeni atılımlarından, planlarından bahsederlerdi. Çocukların okuldaki başarılarına armağan edilen yaz tatilleri, sömestr tatilleri ve o tatillerden kalma mutlu anılardan ibaretti anlatılanlar. “Evimiz” derken bile içimi burkan o evdeki kederi fark edip de ayrılışımdan sonra sadece bayramlarda dinler olmuştum bu başarı, mutluluk hikayelerini. İşin aslı her ne kadar yeni yeni fark ediyor olsam da beni besleyen, şimdi birkaç dergide yazılarımın yayınlanmasına sebep olan yegane şey de o evdir. Hepsine ayrı ayrı hikayeler uydurdum ve sanki gerçek hayatta esin kaynağım yokmuş gibi başkalarına sattım geçmişimi. Herkes hüzünlü hikayelerimin yalnızlığımdan beslendiğini sanıyordu, oysa tam tersi hüzünlerimdi yalnızlığımın nedeni. Ama geçmişten gelip içime yerleşen o hüzünleri yazarken yenilerini biriktirmeyi unutmuş, ailemden miras kalan mutsuzluğu akıllıca değerlendirip “yazarak” kazandığım paraları tamamen akılsızca tüketmiş, içi bomboş bir yazar eskisi olarak yeni bir hayata başlamak zorunda kalmıştım… kaldım… Şimdi eski hayatımın eşyasını sermaye yaptığım bu yeni hayatımı nasıl yeniden dolduracağımı düşünüyorum. Üstelik bu kadar yalnız, bu kadar kimsesizken. Beni acıtacak hiçbir şey yok hayatta. Adettendir, mutsuz insanların hikayeleri olur ama ben mutsuz bile değilim. O yüzden bir vampir ruhu taşıyorum, başkalarından emdiğim hayatla, onların acılarıyla varolmaya çalışıyorum. Bu yüzdendir masamın pencere kenarında olması. Bu yüzdendir mutluluğunu da mutsuzluğunu da hakkıyla, utanmadan, korunmadan göstere göstere yaşayan bu mahalleye taşınışım.
***
Şimdi biriktiriyorum gördüklerimi. Haftada bir merdivenleri silmeye gelen kapıcı kadını mesela. Öyle muhtaç ki anlatmaya, hiç de öyle yetiştirilmediği halde yabancı bir adama bir kova su dolumundan ibaret boşluk anında bir bir döküyor içindekileri. İçini yiyip bitiren hastalığı kendisini ölüme götüren kocasının gün be gün durumunu, arada bir kendisiyle birlikte apartmana gelen ifadesiz kızını, var gücüyle okutmaya çalıştığı, umudunu bağladığı büyük oğlunu, okulundan, arkadaşlarından koparıp hasta babasının yanına refakatçi koymak zorunda kaldıkları küçük oğlunu, bu zor dönemlerde kendilerine el vermeyen kocasının kötü kalpli ailesini, kendilerini topraklarından koparıp büyük şehre gelmelerine sebep olan terörü ama en çok da parasızlığı anlatıyor. Bazen o anlatırken dalıp gidiyor, düşünüyorum da sanki bir gün bu insanlara piyangodan büyük ikramiye çıksa, tüm sorunları tıpkı benim ve çevremdeki o süslü ailelerinki gibi duvarların arkasına, yastıkların altına atılıp yok sayılacak. Bu, bile bir şeydir aslında becerebilirseniz. İşte bu yüzden elime üç beş kuruş fazla para geçse kadının ya da kızının eline tutuşturup umut gönderiyorum evlerine. Hem aslında bana esin kaynağı olan gerçek hikayelerinin bedelini ödeyip bir çeşit manevi tatmin sağlıyorum kendime. Kanatsız melek sandıkları bu yabancının hayat emip, para kazanan kötü kalpli bir vampir olduğunu bilseler ne düşünürlerdi acaba?
Hikayelerim sadece yoksunluk ve yoksulluktan beslenmiyor. Umut da oluyor penceremin ardında akan hayatlarda. Cüzdanları boş da olsa kalpleri dolu genç kızların hayatları onlar. Onları, hiç tanımasalar da sevdikleri “yeni” erkeklerine uğurlarken bellerine masumiyet kemeri takan babaları, yıllarca televizyon başında başka kadınların hikayelerini dinlerken gelin olacak kızlarına ilmek ilmek umut dokuyup, o gün geldiğinde sevinç gözyaşları döken anneleriyle birlikte. Ve bir de arkadaşlarının o “mutlu” gününde en güzel kıyafetlerini giyip kendilerini onun yerine koyarak hayallere dalıp giden diğer genç kızların hayatları. Arabaların aynalarına takılan bembeyaz havlular, beni öğlen uykumdan uyandıran haber verici klaksonlar, ailenin maddi durumu biraz halliceyse o mutlu güne ortak edilen davul-zurna ekibi bu mahallenin en güleryüzlü günlerinin sembolleri.
Sonra sokak köşelerinde ayrılan kaçamak sevgililer. Sanki burada tüm ilişkiler, o ilişkilerin iyi-kötü tüm yanları sokak köşelerinde yaşanıyor. Bazen kavgalara şahit oluyorum, bazen kaçak göçek öpüşlere.
Bir kapı komşum var; Ayşe hanım teyze. Aynı zamanda ev sahibim ve bilgi kaynağım. Yıllardır bu mahallede, herkesi tanıyor bu yüzden. Bana sebebini çözemediğim derin bir şefkatle yaklaşıyor. Bazı akşamlar kapımı çalıp o gün pişirdiği özel bir yemeği kenarları çiçekli tabağına koyup uzatıyor önüme. Öyle günlerde annem geliyor aklıma. Gençliğini feda ettiği, karşılıksız bir aşkla sevdiği babamın eksik sevgisini bizde tamamlamaya çalışan zavallı annem. Hayatta tek mutluluğu yaptığı bir yemeğin beğenilmesinden ibaret kalan annem. Ya da üzerlerine titreyerek yetiştirdiği sevgili oğullarının bir başkası tarafından övülmesinden duyduğu sevinci “mutluluk” olarak değerlendiren annem. Büyük oğullarının bayram sabahları aileleriyle çaldıkları kapısını sevinçle açan, günler öncesinden özenle yaptığı, yaptırdığı tatlıları onlara özel misafir tabaklarında sunup övülmesini beklerken o kapıyı tek başına çalan ve ömrü boyunca bunun böyle olacağını her fırsatta vurgulayan en küçük oğlunun tatlısından bir dilimi zorla didiklemesiyle tüm bayramı kendine zehir eden annem. Uzun yıllardır sürdürdüğü geleneğiyle doğumgünümü hatırlayan tek kişi olarak nerede olursam olayım kendi elleriyle yaptığı pastanın mumlarını bana zorla üflettirip, olmayan dileklerimi dilettiren annem. Çok zaman kendimi ondan saklamaya çalışsam da başaramadığım annem. Düşünüyorum da, tek mutluluğu çocuklarının mutlu olduğunu görmek olan bir insana onun değerleriyle benim mutlu olamayacağımı haykırarak acı çektirmek neden? Bu da benim kendime sorduğum, cevapsız kalan sorularımdan.
Ayşe hanım teyzenin “gün” arkadaşları var. Bazen kadın olsam da davet edilsem o günlere diyorum. Böylece hem başka hayatlar çalabilirim hem de saçlarını nedense çok merak ettiğim bazı kadınların, kadın kadına olmanın verdiği rahatlıkla hem saçlarını hem de en gizli sırlarını birbirlerine açmalarına şahit olabilirim. O kadınların tüm sırları başörtülerinin ardında saklı gibi geliyor bazen. O örtüler açıldığında bambaşka, hiç görmediğim kadar renkli dünyalar görebilecekmişim gibi. “Artık dokunabilirsin bana” diyeceklermiş gibi. “Hem tenime, hem içime…” Biliyorum ki o günlerde kocalara söylenmeyenler arkadaşlara söyleniyor. Ben çok küçükken, içine düştüğüm dünyayı anlamaya çalışırken annemin kadın arkadaşları öğretti bana bunu. Ve bu benle annemin sırrıydı. Ağabeylerim okulda, babam işte olurdu, yalnızca ikimize anlatılırdı sırlar. Misafirleri gittikten sonra annem ince parmağını küçük dudaklarına götürüp gözünü kırpar, konuşmadan “sus” derdi bana. İkimizin arasında büyük sırlar olduğunu düşündürten bu hareketini çok severdim. Annemin bunu bana kelimelerle değil beden diliyle söylemesi ayrıca hoşuma giderdi. Bazı akşamlar yemek masasında o günkü misafirlerden laf açıldığında annem duyduklarımızdan hiç bahsetmeden sıradan ayrıntıları anlatırken ben ona bakıp gülümserdim sessizce. O da belli belirsiz bir tebessümle bana karşılık verip başımı okşar, “hadi, yemeğini bitir” diyerek sadece ikimizin arasındaki konuyu kapatırdı. Bu sırrımız, sırlarımızdır, beni ilkokula henüz başlamışken yatağa hapseden, bir yıl boyunca da okulumdan alıkoyan o hastalığa üzülmeyişimizin sebebi. Annemin misafirleri geldiğinde yatağım salona taşınırdı ve biz hep gülerdik birbirimize. Evde yalnız olduğumuz zamanlarda ise bazen annem benim uyuduğumu zannederek gelip başucuma oturur, hayalkırıklıklarını anlatarak ağlardı saatlerce. Aslında belki de uyumadığımı hep biliyordu. Ama ne ben sordum, ne o söyledi, bu da aramızda kalanlardan oldu böylece. Gözlerimi açarsam annem yegane dert ortağını kaybedecek, aramızdaki büyü bozulacak diye korkardım. Çünkü o arkadaşlarını sadece dinler hiç anlatmazdı. Bazen o ağlarken içim burkulur, uykumda dönüyormuş gibi yapıp başımı yastığa saklayarak ben de ağlardım ses çıkarmadan. Kimbilir, belki bunun da farkındaydı annem.
Şimdi eminim ki, Ayşe hanım teyzenin de benim gibi bir dert ortağına ihtiyacı var. Zamansız kapı çalmalar, kirayı istemek bahanesiyle evime gelip üç beş eşyama göz süzmelerine eşlik eden mahalle dedikoduları… Sorsam neler anlatacak kimbilir, üst kattaki komşunun kocası şimdi hayatta olmayan kendi kocasına dönüşecek, belki genç kızlık heyecanları aklına gelecek, kıskanç kocasının geçmiş zaman eziyetleri gözyaşlarına dönüşecek. Ama bekar evinde o denli uzun kalınmıyor bu mahallede. Yaşı geçkin de olsa dul bir kadınsan hele. Belki de zamanla bu altın kural bozulur diye umut ediyorum, Ayşe teyzenin hayatına süzülüp ondan kahramanlar yaratmak istiyorum, dahası yaşamak için buna mecburum.
Bazen anlatılanları, gördüklerimi düşündüğümde “umut ya da umutsuzluk bunun neresinde?” diye soruyorum kendime. Sadece yaşıyorlar işte, olması gerektiği gibi, fazlasını beklemeden, fazlasını beklemek diye bir şeyin varlığından bile habersiz ya da öyleymiş gibi görünmeyi başararak. İnsan denen şey bu kadar aynıyken aynı anda nasıl bu kadar farklı olabilir? Nerede ayrıldı yollarımız da bu kadar başka şeylerin peşinde koşuyoruz? Onlarınki daha gerçek belki de. Öyle olmasa bile kime ne gerçekten? Onlar gibi olmak istemez miydim? Bugün olanla mutlu, yarın olacakla mutsuz ama hep o günü yaşamayı becerebilen. Düne, yarına takılmakla zaman kaybetmeyen. Çözemeyeceği meseleler üzerinde kafa yormaktan yaşamayı unutan birileri haline nasıl geldik biz, benim gibiler?
***
Böyle gün gün biriktirirken gördüklerimi hikayenin eksik kalan yanını gördüm bir gece. “Her gün yeni bir şey öğrendiğim halde kalem kıpırdatamayışım bu yüzdenmiş meğer” dedim kendime sonra. Bu mahallede de çoğu yerde olduğu gibi ışıklar, saat gece yarısını biraz geçince kapanıyor. O yüzden normalde ben de o saatlerden sonra miskin miskin uzanıyor, kendimi oyalamak için film izliyor ya da kitap okumaya çalışıyorum. Bazı geceler yazmaya çalıştığım da oluyor ama dediğim gibi henüz hiçbir girişimim başarıyla sonuçlanmadı… mıştı. O gece de artık ilaç olmadığını bildiğim halde bir umut olsun diye uykusuzluğuma alkolde çözüm arıyordum. Ardı ardına yuvarladığım kadehler uykumu getirmek bir yana algımı iyice açıyor hatta sinirimi bozuyordu. “Ah, bir hikayem olsa, sabaha kadar yeni bir yazı yetiştiririm” diyordum sürekli kendime.
Sonra bir his belki ya da dumanaltı odamdan sıyrılıp biraz temiz hava alma ihtiyacı beni pencereye götürdü. Yağmur yağıyordu. Küçükken ne çok severdim yağmur yağarken elimi pencereden uzatıp ıslanmayı. O günlerin anısına elimi uzattım ıslanmaya. Çapraz apartmanın, dairemin bir kat altına denk gelen penceresinden rüzgarla beraber benim pencereme doğru yükselen bir sigara dumanı fark ettim. Duman bana kızılderililerin haberleşme yöntemini anımsattı ve kendi kendime bir oyun oynamaya başladım. Biri bana bir mesaj gönderiyordu, ne olduğunu, kimden geldiğini bulmaktı görevim. Kimden geldiği sorusu kısa sürede cevaplandı; O’ydu. Bir taraftan sigarasından hızlı nefesler çekip bir taraftan ağlarken arada da gökyüzüne bakıyordu. Sanki cevaplarını bilmediği soruları ya da çözemediği sorunları vardı da Tanrı’dan ya da herhangi bir şeyden medet umuyordu. O an içimden “benim, benim, mesajı aldım ben” diye bağırmak geldi. Ama bunu yapmak yerine beni görüp de içeri kaçar diye bir adım geri çekildim. Hem O’nu ürkütmek hem de başını ve başımı derde sokmak istemezdim. Bir an sonra biri farkında değilken onu izlemenin ya da yaygın adıyla röntgenciliğin ne kadar zevkli olduğunu fark ettim. Ve O’nu unutarak belki perdesi açık bir pencere yakalarım diye uyku kokan dairelere bakınmaya başladım. Hiç malzeme bulamayınca başım yine O’nun penceresine döndü ama yoktu. Demek sigarasını bitirip içeri girmişti, belki şimdi o da diğerleri gibi derin bir uykuya dalıp bu dünyadan bir süreliğine göçecek belki de annem gibi yastığıyla dertleşecekti. Ama benim gibi içeceğine hiç ihtimal vermiyordum. Sanki burada oturan hiç kimsenin alkol gibi “kötü” huyları olamazmış gibi, en azından buradaki kadınların. Belki de onları hiç tanımıyordum ki, muhtemelen böyleydi. Ben yalnızca keşfe çıkmış bir züppeydim. Kimbilir neler bulacaktım iyice bakabilirsem. Tüm bunlardan duyduğum heyecan ve yeni keşfim beni sabaha kadar uyutmadı. Arada pencereye çıkıp O’nu tekrar görür müyüm diye umutlandım ama ya hiç denk gelmedik ya da O, o gece bir daha hiç sigara içmedi. Ben de O’na bir hayat uydurdum. Aslında sıradandı her şey. Tutucu bir aile, en az üç kardeş ve O’nu sigarasını pencerede içmeye, hayatının kurtulmasını mucizelerin gerçekleşmesine bağlayan bir ruh haline sürükleyen yasaklar. Belki kısmen belki tamamen doğruydu tahminlerim, belki de doğrunun yakınından bile geçmiyordu ama karar vermiştim, öğrenecektim. Hem bir oyun bulmuştum kendime, O’nun sigara dumanları benim tanışmadığım bir dosttan gelen mesajlarım olacaktı. Bu bana iyi bir hikaye de yazdırabilirdi.
Mahalle sakinleri yeni bir güne uyanırken ben yine pencereme koştum. Gözüm bu defa çökkün omuzların taşıdığı kolların kapattığı diğer apartmanların kapılarında değil sadece O’nun oturduğu apartmanın kapısındaydı. Eğer o kapıdan bir üniformayla çıkarsa henüz liseye gidiyor olduğunu anlayacaktım, yok normal giysileriyle çıkarsa hem giyim tarzından nasıl biri olduğunu tahmin edebilecek hem de ya üniversite öğrencisi ya da çalışan biri olduğunu bilecektim. Ya hiç çıkmazsa? O zaman da ya aşka aşık olduğundan ya da tutucu ailesinden uzaklaşmaktan başka bir niyeti olmaksızın başka bir erkeğin hükümranlığını kabullenmeye razı, kısmet bekleyen bir ev kızıdır, diyecektim. Bu düşüncelerle pencereden bakarken kendimi sorgulamaya başladım: Neden O’nu bu kadar merak ediyordum? Gece bir saatte pencerede sigara içip ağlayan tek insan O muydu? Olağanüstülük bunun neresindeydi? Hiç, hiçbir yerinde tabii ki. Sadece hissiyattı benimkisi. Belki de alkol yapmıştı bunları bana. Olan biteni olağandışı görmeme, hissetmeme neden olan alkoldü ama buna ihtiyacım vardı, dedim ya yaşamak için yazmam, yazmam için çalmam gerekiyordu.
***
Çalan zile uyandım, uyanmaya çalıştım, her tarafım ağrıyordu. Sendeleyerek kapıya ilerlerken “bir dahakine en azından yatağımda sızmalıyım” diye söyleniyordum. Ayşe teyze ve çiçekli tabağında zeytinyağlı dolmaydı gelen. Merakla baktı yüzüme, henüz uyandığım daha doğrusu hala uyanamadığım fazlaca belli oluyor olmalıydı. Açıklamak zorunda kaldım:“Sabaha kadar çalıştım da”. Anlayışla gülümseyerek tabağı uzattı. Şimdi düşünüyorum da belli belirsiz bir saygı da vardı bana yaklaşımında. Başkalarına göstermediği, aslında hepsinden daha az hak ettiğimi bilmediği bir saygı. “Fark ettin mi?” diye sordu ben teşekkür etmeye hazırlanırken. “Kusura bakma” geldi ardından. Kapıcı kocasını kaybettiğinden bu hafta temizliğe gelememiş, merdivenler de böyle çer çöp içinde kalıvermiş, gençlik günlerinde olsa böyle boş bırakmaz, kendi silermiş ama şimdi nerdeymiş o eski Ayşe, ondan başka kimsenin de umurunda olmazmış böyle şeyler, onlar ancak sigara izmaritlerini, yedikleri ıvır zıvırın ambalajını atmayı bilirmiş merdivenlere, bir de utanmadan zavallı kapıcı kadıncağıza verilen üç kuruş parayı çok bulur, yaptığı temizliği beğenmezlermiş, girip de evlerini görmeliymiş, bakma eski komşularmış da ondan ses etmez, görmezden gelirmiş ama bu haliyle bile o genç kadınları, kızları cebinden çıkarırmış, sonra o Leyla temizlikten haberi olmadığı gibi ne sabah kalkıp kocasına kahvaltı hazırlar ne akşam yemeğinde güleryüz gösterir de sonra niye kocası eve geç geliyor, yok başkası mı var diye şüphelenir dururmuş, benim de başımı ağrıtmış, işimden gücümden alıkoymuş, “kal sağlıcakla oğlum…”
Ayşe teyzenin nefis dolmalarını yerken kapıcının evini düşündüm. Gelenleri, gidenleri, yüzlerdeki acı maskelerini, kadıncağızın acısını yaşamaktan ziyade eve gelen gideni ağırlama telaşına düştüğünü. Onlar da evi birer birer terk edip gittiğinde reisini kaybedip artık dört kişi kalan bu ailenin geçim derdini. Belki de en çok omuzlarına binecek olan yükün ağırlığıyla şimdiden ezilmeye başlayan, annesinin umut kaynağı, okuyup adam olacak büyük oğlanı. Belki şimdi o da okulu bırakıp çalışmak zorunda kalacak, belki bu defa umutlar küçük kardeşe bağlanacak, yani ölme eşeğim ölme olacak. Bu insanların ellerine geçen, geçmeyen üç kuruş parayla yarattıkları mucizelere inanasım gelmiyor. Ve onları düşündüğümde kendimden, çevremdeki sefil hayatlardan daha çok nefret ediyor, uzaklaşıyorum. Sonra da “hayat böyle, herkes aynı şartlarda doğmuyor, yaşayamıyor” deyip kendimi avutarak kaldığım yerden devam ediyorum. Ettim ve bir bira açtım.
Ayşe teyze sayesinde yemek masrafımdan bayağı kısmıştım, o belki bana iyilik yaptığını sanıyordu ama yemek için ayırdığım parayı alkole yatırdığımı bilse muhtemelen bana hakkını helal etmezdi. Ya da ne yaparsam yapayım tüm haklarını helal ederdi bana. Henüz bunun tam olarak ayırdına varacak kadar tanımıyordum onu. Çok da düşünmüyordum işin aslı, şu ara halimden memnundum, bu da yeterdi. Güzel bir öğle uykusu, Noel babanın çuvalıyla hediye getirdiği nefis dolma ve günün ilk birasının verdiği keyifle bilgisayar başına oturup “ekmek parası bir yazı” sallayarak dergiye yolladım.
***
Saati gelmişti artık, çıkıp bir sigara içecekti, belki bu gece sigaraya gözyaşları değil telefonu eşlik edecekti. Belki bir sevgilisi vardı, dün akşam kavga ettiler, ondan ağlıyordu. Her ne olursa olsun bana eşlik edecekti kısa süreliğine de olsa. Sabah da çıkmamıştı kapıdan ya da ben onu beklerken kendimi, koltukta hala sırtımda izlerini süren ağrılı bir uykuya verdiğim sırada çıkıp gitmişti. Belki giderken yanında annesi vardı, belki yalnızdı. Belki bir ara çıkıp mahallenin kızlarıyla apartman önünde biraz sohbet etmişti. Yo, bence böyle bir şey yapmamıştı, diğerlerinden farklı olduğunu hissedebiliyordum. Belki de aslında öyle biri yoktu, benim sarhoş kafam öyle bir hayal üretmiş, sonra ona inanmış, şimdi de saplantı haline getirmeye çalışıyordu. Saat üçü geçmiş ve o hala pencereye çıkmamış olduğuna göre durum bu olmalıydı. Evin içinde sigara içemiyor, sigara içmek için herkesin yatmasını bekliyorsa mutlaka çıkmış olmalıydı bu saate kadar. Ama bu evin tek penceresi benimkine bakan değildi ya, diğer odalardan birinin penceresiyle aldatıyor olabilirdi beni. Ve bu aldatma, düşünmek bile istemiyorum, günlerce sürebilirdi. Bu delice, gereksiz düşüncelerden sıyrılmam gerekiyordu. Kim olduğunu bile bilmediğim, olup olmadığından bile emin olmadığım birini bekliyorum. Ne o, Kızılderililer gibi mesajlaşacakmışız, buradan bana bir hikaye çıkacakmış. Bu hikaye için gerçekte bir şeyler olmasına gerek yok ki, oturur, uydururum. Öyle yapmaya çalıştım ve o geceyi aklımdan sildim.
***
Güneşin ortaya çıkmasıyla balkonları mekan edinen insanların sanki sayfiye yerindeymiş gibi şemsiyelerini açmaları hüzünle karışık bir mutluluk veriyor bana. Asla tatile gidemeseler de olmayan “yazlık” larını kışlık evlerinde yaşatma çabası içindelermiş gibi. Oysa onlara sorsanız bu sadece yazı geçirecekleri balkonu güneşten korumak adına basit bir eylemdir. Olsun, ben yine de karanlığa uyandığımız günlerin sona erdiğinin müjdecisi o şemsiyeleri seviyorum. Altında oturanları da… Anlayamasam da, o tarafta olamasam da… İstiyorum ki karanlığın gölgesinde kurulan hayalleri gerçek olsun, onlar kurdukları hayallerin farkında olmasalar bile.
Bir de bana çocukluğumun yazlarının geçtiği kendi yazlığımızı hatırlatıyorlar. O zamanlar her ne kadar bir çok şeyin farkında olsam da ya da öyle olduğumu düşünsem de etrafımda saklı karanlığa rağmen mutlu olmayı başarabiliyordum. Bütün gün denizde yazlıktan arkadaşlarla oynadıktan sonra akşam yemeğinde beni bekleyen patates kızartmalarını nasıl da keyifle yerdim balkonumuzdaki şemsiyenin altında. Şimdi bu toz içindeki, güneşten sararmış, rengi kaçmış şemsiyeleri görünce hem geçmişteki güzel günlerin hatırına biraz mutlu oluyor hem de o günlere artık ne kadar uzak olduğumu düşünerek hüzünleniyorum.
Kapıcı geldi bugün, ne yapacağımı bilemedim, klasik söylemle geçiştirmek istedim; “başınız sağolsun”. Dostlar sağolacaktı elbet, yapacak başka bir şey var mıydı ki? Kaderdi, Allah böyle istemişti, yerinde dinlendirecekti. Bir şeye ihtiyaçları yoktu çok şükür, rahmetlinin emekli aylığı bağlanacaktı, şimdi o işlerle uğraşıyorlardı. İhtiyaç bitmezdi de her şey halledilirdi bir şekilde. Hayat devam ediyordu öyle ya. Çocukları vardı, şimdi onlar için yaşayacaktı, zaten ilk çocuğunu kucağına aldığı andan itibaren hep böyle olmamış mıydı? Allah razı olsun, konu komşu ilgileniyor, akşamdan akşama bir tas, bir tencere olsun yemekleri eksik olmuyordu. İnsanı ayakta tutan dostlarıydı, komşularıydı. Öyle ya, dostlar…
Dost bilinenler, demek hala vardı böyle insanlar! Düştüğünde elinden tutup kaldırıyorlardı. Bir yerlerde komşuluğu, dostluğu hala böyle yaşayabilen insanlar da yaşıyordu hala. Belki de insanların sana bunu yapabilmesi biraz da sana bağlıydı, istemek yetiyor muydu acaba? Bu kadın istemiş miydi de böyle oluyordu? Bunu yaptıysa bile diliyle değil ruhuyla yapmıştı, eminim. Sadece açmıştı kendini, saklanacak bir şeyi yoktu. Zor durumdaydı ve yardım istemekten utanmıyordu. Bizimse, benim gibilerinse kurşungeçirmez duvarlarımız vardı, başımız her zaman dikti yine de. Bizim için önemli olan buydu. Birbirimizden borç para, iş, vs. istemeye utanmaz ama yardım istemeye utanırdık, “çok yalnızım, elimden tutun” diyemezdik. Aklımıza bile gelmezdi hatta böyle bir cümleyi kurmak. Yine de dediğim gibi hala böyle yaşamayı başarabilen insanlar olması umut verici. O yüzden seviyorum bu mahalleyi, bu insanları. Balkonlarından hiç tanımadıkları bir komşunun evinden çıkan cenazeyi izlerken gözyaşı dökebilen o teyzeleri seviyorum. Her şeye rağmen insan olmayı başarabilen, güven denen binlerce kez kırılmış, parçalanmış duyguyu sapasağlam yaşatabilen insanları seviyorum.
***
Ben yeni yaşam alanıma alışırken gün be gün, bir gece yine O geldi. Yine bir yaz yağmuruyla geldi. Yağmur muydu O’nu duygulandıran, ağlatan? Belki yağmurla ilgili içinden söküp atamadığı bir anısı vardı, kimbilir? O yüzdendi yağmurlu gecelerde pencereye çıkıp sigara içmesi. Belki yağmur saklar diye umuyordu gözyaşlarını. Her gece yağmur yağsa, O her yağmurla pencereye çıksa, ben O’nu her gün böyle gizlice izleyebilsem. Yüzünü bile net göremediğim bu yabancıya aşık mı olacaktım yoksa? Saatlerce sorular soracaktım kendi içimde, sonra O’nun yerine duymak istediğim cevaplar verecektim kendime. Sonra belki yeniden inanacaktım dünyada hiç kimsenin yalnız ölmeye mahkum olmadığına. Aşk da böyle bir şeydi zaten belki. Hayalinde yarattığın bir varlığı herhangi bir cisme büründürmek, bir kalıba sokmak. O yüzden sonu hep aynı olurdu ya! Bir bakardın, senin yaşattığın o kişiyle karşında duran, dokunduğun o insanın hiç ilgisi yokmuş. Sen hep onun kafandaki kişi olduğuna inandırmışsın kendini. Benim içinse, bu kızla tanışma ihtimalim olmadığına, böyle bir ihtimal olsa bile o şansı kullanmayacağıma emin olduğuma göre böyle bir tehlike yoktu artık. O pencereye çıkıp sigarasının dumanını yollasın bana, yeterdi, fazlasını ne yapacaktım ki? Sanki bunları duymuş gibi o geceden sonra her gece çıktı. Hayır, her gece ağlamıyordu. Uzun uzun gökyüzüne bakıyordu sadece. Bazı geceler gök parlak, yıldızlar çok belirgin olurdu, öyle zamanlarda sanki yüzüne belli belirsiz bir gülümseme otururdu. Ya da ben öyle hayal ederdim. Mutluluğum sadece beş, bilemedin on dakika sürerdi. Sonra o dünyaya açılan penceresini kapatıp içeri girerdi. Bense oturup büyük aşkımı yazardım sayfa sayfa. Acaba bu aşkı da hayalkırıklığıyla mı noktalayacaktım? Bu bana bağlıydı. Belki bu aşkı mutlu sonla noktalamak için bir şansım olurdu Ayşe teyzeyi daha çok dinlesem, annemi görmeye gitsem, kapıcı kadınla ilgilensem. Hayatın bana verdiğiyle yetinmeyi onlardan öğrenebilsem. Bu sayede sahip olduklarımın ellerimden kayıp gitmesine izin vermesem. Ben de yeniden insan olabilsem onlar gibi.
Ertesi gün annemi ziyaret ettim. Sıradan günlerde kapısının çalınmasına alışkın olmayan annem şaşkınlıkla karşıladı beni. Böyle habersiz, bilseydi sevdiğim yemekleri yapardı, babam da gelemeyecekti bu akşam, yine toplantısı vardı. Eski sır dolu günlerimizdeki gibi gülümsedim anneme, o da yine “biliyorum” gülümsemesiyle başımı okşadı. Babamın olmaması daha iyiydi ya, ana-oğul dertleşirdik biraz. Yoksa bir derdim mi vardı, paraya ihtiyacım varsa? Karnım açtır, mutfağa geçelim, hem sohbet ederiz, hem o bana yemek yapar. Ne yerim? Patates kızartması. İlahi, ondan kolay ne var, başka bir şeyler yapsın bana. Tamam, ama onu da yapsın illa ki!
O gece anneme sarılıp uyudum. Eskiden, ben çocukken nasıl o benim küçücük yatağıma kıvrılıp beni sarıyorsa şimdi koca yatağında küçücük kalan anneme sarıldım ben de bütün gece. Birbirimiz hakkında bilip de bilmezmiş gibi yaptığımız sırlarımızı yine konuşmadık. Ama ne zaman o konuların kıyısından geçsek güldük birbirimize. O beni anlıyor, ben onu anlıyordum, dillendirmeye ne gerek vardı? Bazı şeyleri anlatmaya da anlamaya da kelimeler yetmiyordu zaten. Boşa kürek çekmedik biz onunla hiç. Ayşe teyzeden, kapıcı kadından bahsettim uzun uzun. Annem dertlerini dert edinip ağladı onlara. Zaten ağlamak için bahane arardı ya! “Gelip evini temizleyeyim bir gün” derken aslında kendisine de sırdaş aradığını biliyordum ama bunu da söylemedim ona. “Tamam, Ayşe teyzeyle de tanıştırırım seni” dedim sadece. Güldü, gözlerini kapadı.
***
Hayat birden hiç olmadığı kadar iyi gitmeye başladı. Kendimdeki umuda, huzura şaşırıyordum düşündükçe. Nasıl olmuş da ben böyle hiç olmadığım kadar mutlu olmuştum? Hem bu kadar mutlu olacak ne vardı ki hayatımda? Her şey aslında her zaman olduğu gibi sıradandı. Ama neyse neydi, sorgulayarak bozmak istemiyordum bunu. Ne kadar süreceği belli olmayan bu günlerin tadını çıkarmak istiyordum doya doya. Belki de terazinin öteki tarafına geçmiştim sonunda. Kainatın denge tartısı sonunda bana da torpil yapmış, kimseler görmeden mutlular kefesine getirip koyuvermişti. “Acaba benim yerime diğer tarafa geçen talihsiz kişi kimdir” diye düşünmüyor da değildim arada ama sonra bunu da boşverip keyfime bakıyordum. Kim olursa olsun ben görürken o kör olmuştu, olup biten buydu sadece. Kimseye sihirli bir el dokunmuş değildi. Yıllarca sabırla beklediğim o ağacın altında gelip bulmuştu beni nirvana ya da ben onu bulmaya hak kazanmıştım sonunda. İçimdeki dinginliği ifade edecek kelimeleri ne kadar arasam da bulamadım. O kadar ehil değiliz duyguları anlatmakta. Dünya yıkılsa umurumda değildi. Dahası artık içmesem de hep sarhoş gibiydim. Demek insanın böyle bir ruh haline bürünebilmesi için illa ki hayatında pembe renkli bir şeylere ihtiyacı yoktu. Belki ben böyle hissettiğimden, belki O da bunu hissettiğinden her gece gösteriyordu kendini bana. Dumandan mesajlarına dumanımla karşılık veriyordum, böyle sohbet ediyorduk dünya saatiyle on dakika, benim saatimle yüzyıllarca. Herkesten iyi tanıyordum O’nu, O da beni. Artık ailesini, içinde bulunabileceği herhangi bir durumu, eğitimini, işini, hayatıyla ilgili herhangi bir şeyi merak etmiyordum. Orada olması bana yetiyordu. Dersine iyi çalışan bir öğrenci gibi hissediyordum bazen kendimi. Hayatın bana verdiğiyle yetinmeyi öğrenmiştim sonunda. Ayşe teyze, kapıcı kadın, üst kattaki komşu Leyla ise hayatlarına aynen eskisi gibi devam ediyorlardı. Ayşe teyzenin dolmalarını, kadınbudu köftelerini, binbir çeşit tatlılarını yiyor, kapıcı kadının oğlunun okuldaki başarılarıyla gurur duyuyor, Leyla’nın kocasına küfür ediyor, kendisini de yeriyordum. Diğerleri de aynıydı, zaman zaman yaptığım uzun yürüyüşlerde fark ediyordum bunu. İşe giden, işten dönen solgun yüzler, birbirlerine saldırmak, kimbilir neyin acısını herhangi birinden çıkarmak için fırsat kollayan sinirli şoförler, kavga eden, sevişen aşıklar, kolkola yürüyüp birbirlerine olan kıskançlıklarını belli etmemeye çalışan genç kızlar hatta öğün çıkarmak için sokağın muhtelif yerlerine bırakılmış çöp torbalarını delik deşen eden kediler bile aynıydı. Bir ben vardım değişen, güzelleşen. Bir ben böyle gören, hisseden. Aklımda binlerce fotoğrafla eve dönüp hemen yazmaya başlıyordum. Ama bu defa yaptığım şeyi “çalmak” değil “tanık olmak” olarak adlandırıyordum.
***
Güzel günlerimi katleden de O’ydu. Ansızın yine görünmemeye başladı, ne yaz yağmurları, ne parlak gökyüzü çıkarmıyordu O’nu artık pencereye. İşte bir tek şey değişmiş, gitmiş, kendime kurduğum dengeyi altüst etmişti. Her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu o zamanlar da fark ediyor ama dillendirmiyordum, duyulur da gerçekleşir diye. Demek ki farkında olmadan fazlaca düşünmüşüm. Öyle hemen yenilmedim, birkaç gün direndim. Olmadığı günler haftalara dönüşünce çeşit çeşit bahaneler uydurdum O’nun için. Uzak bir akrabayı ziyarette olabilirdi mesela. İki ay sonunda durumumun gün geçtikçe kötüleştiğini fark ederek Ayşe teyzenin ağzını aramaya karar verdim. Bugün yarın kira için uğrardı nasıl olsa, bir yolunu bulur, araya sıkıştırırdım.
***
Evlenmiş! Bir yıldır mahallenin tüm gelinlerini, cenazelerini sessiz eşliğimle uğurlayan ben nasıl olur da O’nun düğününü kaçırırdım? Kesin o uzun yürüyüşlerden birindeydim ya da belki gelin haliyle tanıyamadım O’nu. Ama öyle olsa, o apartmandan bir gelin çıksa en azından tahmin edebilirdim O olabileceğini, o kadar da yabancı değildi yüzü. Görücü usulü kesin, sevdiğiyle olsa hiç mi telefonda konuşmazdı o gecelerde? Bu benim kendimi rahatlatma yöntemimdi.
Gidişi beni bir anda değiştirmiş, eski halime döndürmüştü. Mutlu değil, mutsuz değil, öyle ne olduğunu, ne hissettiğini bilmeyen hatta düşünmeyen, ölene kadar yaşayacak olan biri. Ne garip insanın her şeye bu kadar çabuk alışıyor, değişik durumlara, olaylara bu kadar çabuk uyum sağlıyor olması. Bir an bir yerdeyim ve biriyim, bir an başka yerde, başka biri. İşin aslı başladığım noktadan daha da gerideyim şu ara. Artık çevremde olup biten hiçbir hikaye beni ilgilendirmiyor. Onlar anlatırken ben sadece bakıyor, dinlemiyorum. Başka bir şey de düşündüğüm yok, öyle bakıyorum. Bazen de duvardaki bir deliğe, bir çatlağa kilitlenip kalıyorum. Ama buna da alışacağım.
Akşamüzeri sokağa boş boş bakarken gördüm O’nu. Yanında benim yaşlarımda bir adam, muhtemelen kocasıyla. Bu sıradan bir eşle aile ziyaretiydi. Bu gece o evde uyumayacak, pencereye çıkıp sigara içmeyecekti. Düşündüğüm şeyin ne kadar saçma olduğunu çok iyi bilsem de mantığımla savaşamayacak kadar güçsüzdüm. Çalacak bir hikayem vardı ve ben onun tadını çıkarmaya dalmışken o gidip başka yerlere konmuştu. Alışmayı reddediyordum. İz sürecektim.
***
Muhtemelen alışverişe çıkmıştı, karşısında durup uzun süre yüzüne baktım, aylarca uzaktan izlediğim bu yüze şimdi bu kadar yakın olmak çok garip, anlatılmazdı. Anlamaya çalışarak bakıyordu yüzüme. Bir solukta akşam evlerine dönerken onları takip ettiğimi, sabaha kadar evlerine yakın bir meyhanede içip kocasının gitmesini beklediğimi, kısacası bu anı yakalamak için iz sürdüğümü anlattım. Ve öncesini, bu noktaya nasıl geldiğimi. Delinin teki olduğumu düşünse de -yardıma ihtiyacı olduğundan muhtemelen- sigara içerken neden ağladığını, neler düşündüğünü anlattı. Tahmin ettiğim gibi bu adamla evlenmesi zorunlu olmuştu. Çocukluğundan beri sevdiği ve O’nun şartlarında birinin paylaşmaması gereken “şey”leri paylaştığı amcasının oğlundan koparmak için ailesinin bulduğu çözümdü evlilik. Madem O’nu bu kadar anlamıştım, yardım da edebilirdim belki yani istersem, yani O çok sevinir, hayatı boyunca minnettar kalırdı bana. Amcaoğlunun ve kendisinin telefon numarasını verip bir daha buralara gelmememi sıkıca tembihleyerek yolladı beni. Cebimde numaralar, kafam allak bullak döndüm eve. Her ne kadar öyleymiş gibi görünse de O’na olan alakam duygusal değildi. Yani belki şartlar farklı olsa başka şeyler de hissedebilirdim ama kendimi bundan korumayı başarmıştım. Hem öyle olsaydı, O’nu sevdiğimi veya sevebileceğimi düşünseydim bile benimle olmasa da mutlu olmasını istemeliydim. Böyle düşününce onların “suç”una ortak veya aracı olmanın başıma açabileceği belayı hiç düşünmeden yardım etmeye karar verdim. Ve hemen amcaoğlunu arayarak durumu kısaca anlattım. Çok heyecanlandı, çok teşekkür etti. Kaçmak için paraya ihtiyaçları olduğunu, bunu temin ettiğinde beni arayacağını söyleyerek kapattı. Ertesi sabah kocası işe gittikten sonra O’nu arayarak durumu bildirdim ve ihtiyaçları olan parayı toparlamalarında onlara yardımcı olabileceğimi de ekledim. Telefonu kapattıktan sonra o zamana kadar hiç aklıma gelmeyen bir şey kafamı kurcalamaya başladı. Bu iletişimi neden benim aracılığımla kuruyor, bu çok sıradan plan madem bir anda kurulabiliyorsa neden üçüncü ve yabancı bir şahsın aracılığına ihtiyaç duyuyorlardı? Ama harekete ihtiyacı olan sağlıksız beynim bunu da çok fazla kurcalamadı, ne de olsa bu işten benim de bir çıkarım vardı. Ayrıca düne kadar gidecek bir yol düşlemeyen hayatım kısa süreli de olsa bir amaca kavuşmuştu. Ve ben bu amaca gitmekte sabırsızlanıyordum, amcaoğlundan gelecek telefonu bekleyecek durumum yoktu. Hemen yola koyulup anneme gittim, paraya ihtiyacım varsa verebileceğini söyleyen oydu sonuçta.
***
Otogarda parayı ellerine tutuşturduktan sonra onları bir saat içinde kalkacak otobüslerini beklemeye bırakıp eve dönerken fark ettim ne yaptığımı. Hayalgücümü kısa süre sonra kalkacak otobüsle uzaklara yolluyor, eski, boş hayatıma geri dönüyordum. Yine pencere kenarındaki masama oturacak, ne zaman geleceği bilinmez ilham perimi bekleyecektim. İçimde büyük bir boşluk belirmişti birden. Birbirini seven, sevdiğini zanneden iki insanın birleşmesine yardımcı olarak iyilik yapmak bana fazla gelmişti. Sanırım beni o evin kapısını çalmaya bu düşünceler zorlamıştı. Onları ihbar ettim! Bunu neden yaptığımı aslında tam olarak bilmiyorum. Belki gerçekten de ben asla “iyi” olamayacak kadar “kötü” bir insanım. Artık yazılacak hiçbir şey kalmadı. O ağacın altına bir daha oturamayacak kadar utanıyorum kendimden. Benim kötülüğüm, baba ve kocanın öfkesi onları öldürdü. Son noktayı, son noktamı böyle koyup ölene kadar yaşamaya devam edeceğim. Nasıl olacak, bilmiyor, merak etmiyorum.


