5 Mart 2010 Cuma

sömürgenler


Uzun süren hayatımı anlamlandırma çabalarım nihai bir amaca kavuşmamla son buldu. Oysa bir taraftan hayatımı anlamlandırma söz dizisi de kulağıma gayet tırmalayıcı, ruhuma gayet iç bunaltıcı geliyordu. Liseli kızlar, oğlanlar gibi… Ne hayatı, ne anlamı? Hem zaten anlamlandırılması gereken bir şey olsa bile geç kalınmamış mıydı? Ayrıca kendime yalan söylediğimi bilmiyor muydum ki? Bir de niye anlamı olsun ki hayatın? Hayat işte, yaşıyoruz bitiyor, gidiyor. Her ne ise, zaten aslında “anlamlandırma” da öylesine uydurulmuş bir kelimeydi, duruma uyduralım misali. Bundan sonra ne için savaşmaya çalışacağımı bulmuştum. Tabii sıkılana, yorulana kadar. Asla tutarlı bir insan da olamadım ki çıktığım yolun sonunu göreyim! Ama yola düşmek de bir şeydir, ne bileyim belki durağanlıktan iyidir, belki… İşte galiba asıl büyük sorun buydu; Hiç emin olamadım ki ben kendimden. Gerçekte hiç de yapmak istemediğimden, kendimi yapmak istediğime inandırdığım bir sürü şey yarım kalmış, hakkı verilmemiş girişimler olarak kişisel tarihimin tozlu raflarına kaldırıldılar. Bir de bazen fark ediyorum ki, inatla devam etmeye çalıştığım boş uğraşlarım genelde kendime değil başkalarına. İşte böyle göstermelik, şunu da yapıyorum, bunu da yapıyorum. Of bir yetenekli, bir doluyum sormayın! Küçücük ceplerimi anca dolduran bir dolu gereksiz uğraş. Bir yere varmayan, varması gerekmeyen, varsın diye yapılmayan. Sırf bir şeylerle uğraşmazsam nefesim kesilip, ezile büzüle iyice küçücük kalırım diye. Bir balon gibi hissediyorum kendimi bazen. Patlayasıya şişirilmiş, ufacık bir iğne bekleyen… Bir dokunsalar içimdeki tüm kötülükler Pandora’nın kutusu misali bir bir saçılacak etrafa. Olanca çirkinliğimi hiç çekinmeden dışa vuracağım. Belki de bu gerekiyordur bana. Bazen yapıyorum da, hiç suçluluk hissetmiyorum. Eskiden birini kırdığımda üzülürdüm ben. Artık umursamıyorum bile. Neyse ne deyip geçiyorum. Savunma mekanizmasından başka bir geliştiremedim kendim için. O da benden kaynaklı değil, zaten var olan bir şey. Kendime dönük bu uzunca girizgah vesilesiyle asıl konumuz olan sömürgenlere geçebiliriz. İşte benim gibilere “duygu sömürgenleri” deniyor. Bu gibi tipler etraflarında uçan kaçan her şeyi etinden, sütünden, bilumum demirbaşından faydalanmak suretiyle yer de yerler. Oldukça aç gözlü, maymun iştahlı olduklarını söylemek yersiz olmaz. Seçici değildirler, bakkal amca, banka memuru/memuresi, patron, arkadaş, anne, baba, kardeş, sevgili ve dahi kitap, müzik, sinema, aklınıza ne gelirse işte önlerine çıkan her şeyi bitirene kadar sömürürler. Bunca aç gözlülüğün, yiyip bitirmenin doğal sonucu olarak bu tipler ruhen oldukça şişkin ve de pişkindirler. Şişkin olacaklar tabii, onca sömürüyü nerene koyacaksın? Nasıl atacaksın içinden? Genelde kendilerine söylemeseler de midelerinde belli bir ağırlık yaratır içlerine aldıkları. Dolayısıyla bu gibi tipler ağırkanlı, hantal ve de hımbıl olurlar. Bıraksanız o ağırlıkla gün boyu uyur, günler boyu uyur, asırlar boyu uyurlar. Hem işlerine gelen de budur. Çünkü insan içine karıştıklarında aslında çok çabuk yorulurlar. Eh, siz de sürekli birileriyle iletişim kurmaya çalışırken sürekli kendinizi haklı çıkaracak savunma mekanizmaları üretmeye çalışsanız durum farklı olmaz. Pişkinlik kısmına gelince, bu da döngünün doğal sonucudur. Pişkin olmazsa sömüremeyeceğini anlayan duygu sömürgeni en sağlam mekanizmasını devreye sokarak “ne münasebet”i kendine şiar edinir. Kendisine atfedilen herhangi bir suçlamayı ya da serzenişi bu iki kelimecikle geçiştiriverir. İşin garibi buna gayet inanır. Az biraz akıllı olduklarından basit bir iki kelime oyunuyla zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkıverirler.

Ancaaakkk…

Tam bu noktada duygu sömürgenleri ikiye ayrılır; geceleri rahatça uyuyanlar ve uyuyamayanlar. Birinci gruba dahil sömürgenlerden bir bok olmaz. Dünya yansa bir avuç otları yanmaz onların. Vicdan dediğimiz şeyle uzaktan yakından alakaları olmadığı gibi vicdan sahibi insanları yadırgayabilirler. Kullanmaktan en zevk aldıkları cümleler arasında "sanane canım", "ne alakası var ya", "öf banane", vb. bir takım umursamaz kalıplar yer almaktadır. Bunlar artık dibe vurmuş ya da bir başka bakış açısıyla pik yapmıştır. Hiçbir şekilde iflah olma şansları yoktur. Bu rahatlıkla yüzyıllarca yaşayabilir, evren üzerindeki canlı cansız her türlü varlığı sonuna kadar sömürebilirler, ne de olsa aslında hiç de öyle bir şey yapmıyorlardır.

İkinci gruba giren gece uyuyamayanların durumuysa kendi içlerinde aslında çok daha vahimdir. Bir şey yapıyorsun madem arkasında dur derler insana. Ama bunlar hem gider, hem ağlarlardandırlar. Genel söylemle "ezik" dediğimiz tipler muhtemelen bunlardırlar. Sömürü sistemleri de bu eziklikleri üzerine kurulmuştur zaten. Kendilerine acımaları en belirgin ve en zavallı özelliklerindendir. Kimselere belli etmemek için gündüzleri dik duran bu grup insanları, gece geldi miydi, sessiz sessiz ağlar, öğlen kırdıkları insanların yasını tutarlar. Ama hemen savunma mekanizmaları devreye girerek onları başkalarına değil, kendilerine acımaları gerektiği konusunda uyarır. O noktadan sonra “ölsem kimler, nasıl üzülür” şeklinde ipe sapa gelmez saçma hayaller kurmaya başlayarak kendi zavallı hayatlarına, ölümlerine ağlarlar. Sanki yaşarken bir boklarmış gibi. Hangi hayatlarına ağlarlar bilinmez ama ağlarlar işte. Yine de esas olan bunların aramızda kalmasıdır. Ne kadar mutsuz ve daha da kötüsü umutsuz olduklarını kimse bilmesin diye en güçlüyü oynamak zorunda kalırlar hayat boyu. E bu da yorucudur doğal olarak. O nedenle tıpkı ilk grup sömürgenler gibi bu sömürgenler de ruhen oldukça şişkin olup, pişkin olmayı becerememe konusunda diğerlerinden ayrılırlar.

Diğer ana grup emek sömürgenleridir. Aslında bunlar ruhları da sömürürler. Ancak insan hayatını somut anlamda zehir etme yetileri öyle gelişkindir ki, maneviyata verdikleri zarar arada kaynar gider. Bu grup da tıpkı diğeri gibi kendi içinde iki alt gruba ayrılır; kapitalist sömürgenler ve solcu geçinen kapitalist sömürgenler. İlk grup adından da anlaşılacağı üzere dünyanın köküne kibrit çakmıştır. İçinde kendisinin de olduğunu umursamaksızın yakar durur. Gün gelip beni de yakar mı bu ateş diye düşündükleri pek görülmemiştir ancak ola ki bir gün düşerlerse mağduru oynamayı gayet iyi bilirler. Düne kadar nesi varsa aldığı insanların arasına karışıp, yumruğunu havaya kaldırıverir. Ne yaptığını pek düşünmez, çünkü ilkeleri yoktur zaten. Öyle olmaya doğmuştur, kendi çıkarı korunduğu sürece geri kalanın önemi yoktur. Genel olarak emek sömürgenleri grubuna ait bir özellik olduğu üzere bu grup insanları hiç dibe vurmamayı başardıklarından akıllı geçinirler. E sizde de kösele gibi surat olsa siz de dibe vurmazsınız. En bilindik özellikleri göt yalamayı iyi bilmeleridir. Bu işte sınır tanımazlar, para gelecek yerden dil esirgenmez yani. Ola ki bu insanlardan biri patronunuz olur da, işinizle ilgili bir meseleyi çözmeyi çalışırsanız, yanlış giden bir şeyi söylediğinizde duyacağınız yanıt muhtemelen şu olacaktır: “Yapacak bir şey yok, işine gelirse”. Ayrıca “Dışarıda burada çalışmak için can atan binlerce insan var” da en beylik cümlelerindedir. Bu türe giren sömürgenlere söylenecek hiçbir şey yoktur. Ne deseniz boştur. Mümkün olsa da uzak dursanız demek isterdim ama dünyanın büyük çoğunluğunu oluşturduklarından bir gün, bir yerlerde, birine rastlamamanız imkansız gibi bir şeydir.

Diğer ve aynı zamanda en tehlikeli sömürgen grubu solcu geçinen kapitalistlerdir. Bunlar görünürde sizin ve emeğinizin yanında olup sizi en kıyak kapitalistten daha iyi düdükleme yeteneğine sahiptir. Siz hala saf, masum ve dünyanın güzel bir yer olabileceğine inanan biriyseniz umarım böyleleriyle karşılaşmazsınız. Çünkü tüm inançlarınızı, iyi niyetinizi yerle bir etme potansiyeline sahiptir bunlar. Söylediklerinize asla karşı çıkmayıp sizi desteklerler. Sallabaşçı özellikleri baskındır. Ama yanıltıcı nokta o başın herkese sallanmasıdır. Yani siz de haklısınızdır, parayı veren de. Bunların düdüğünü de genelde parayı verenler çalar, siz haklılığınızla kalırsınız. Bu tip sömürgenlerin bir diğer belirgin özelliği demagojinin kitabını yazmış olmalarıdır. Ola ki, bu türden bir yaratık patronunuz olursa, gayet kararlı gittiğiniz odasından omuzlarınız aşağıda çıkma ihtimaliniz yüksektir. O yalan söylerken, “sizin yanınızda”yı oynarken aslında siz de bunun böyle olmadığını bilirsiniz ama adam size kavga etme fırsatını vermediğinden bir şey diyemez, hala bir umut inanmak istersiniz. Bir de bunların solculuğu da, arkadaşlığı da, dostluğu da hep kendilerinedir. Nedendir bilinmez, kendi başkalarını ezerken bazı değer yargıları uçan balon gibi havada kaybolur. Kafasını kaldırıp yukarıdakileri görmek bunların aklının ucundan bile geçmediği için sözde aklıyla karşısındakini kandırmaktan övünç bile duyabilir bu tipler. Elbette kösele surat bu grubun da sahip olduğu bir özelliktir. Yoksa bu kadar riyakarlık kaldırılabilecek şey midir?

Muhtemelen hepimiz yukarıda bahsi geçen sömürgenler grubundan birine dahiliz, kendimizi kandırmayalım. Ama yine de yaşa-yabil-mek adına kendimiz korumamız ve hatta kandırmamız gerekiyor ya, biz hiçbir gruba ait olmayarak dileyelim; tanrı varsa eğer hepimizi sömürgenlerden korusun!