10 Aralık 2009 Perşembe

sürgün

“Öldürmek istiyorsan öldür, affetmek istiyorsan affet”


“Hamileyim” der kadın… Ve ekler “Senden değil”… Sonrası uzun bir karar sürecidir adam için. Öyle yetişmiştir, etik değerleri bunu emreder; “maalesef onu öldürecektir”. Ama bir engel vardır: çocukları. Sorunu karısını öldürmek değil, çocuklarını bir daha görememe ihtimalidir. Kadın sadakatsizliğiyle ölümü zaten hak etmiştir. Ağabeyi de onaylar; öldürmesi gerekiyorsa öldürecektir. İnsan hayatı dediğimiz şey bu kadar kolay alınasıdır onun için. Bağışlayıp yücelik gösterebilir ya da asıl hak ettiğini verip öldürebilir karısını. Vera da hazırdır zaten olacaklara. O bile kabul etmiştir bu oyunu oynarken “hak ettiğini almayı”. Oysa tersi durumda muhtemelen kendisi kocasının ölmesi gerektiğini düşünmeyecektir. Çocuğu ve diğer kadını kabullenme ihtimali bile vardır. Erkek güçtür, kadın nedir?


“Kıskançlık sahip olduklarını koruma isteğinden kaynaklanan bir tür korkudur”*. Ama ipin ucunun kaçırılması da an meselesidir. Sürgün’deki örnekte uç öyle kaçar ki, Alex’i geri dönülmez bir yola sokar. Hem o farkında olmasa da boşu boşuna. Belki biraz dinleyebilse ya da anlatabilse ne Vera siyah beyaz hayatını böyle sonlandıracak ne de o elinde kalan suçluluk duygusuyla hayatına devam edecektir. İş bir noktaya vardıktan sonra bile böyle büyüyen adam için kadını dinlemek söz konusu bile olmaz. Zaten Vera’nın anlatacak neyi vardır ki, anlatılacaklar onu sinirlendirmekten, kadını kırmaktan, "incitmekten" başka işe yaramayacaktır... mıdır? Sürgün belki de gidilen, gönderilen yer değil, gidilemeyen, hapsolunan yerdedir. Oradan çıkılabilse, içeridekiler dışa vurulabilse her gün ölünmeyecek, yaşam başlayacaktır. Ama bazen hatta çoğu zaman kolay olmaz içindeki sürgünden kaçabilmek. Ya da kendini açabilmek. Bir başkasının açılmasını sağlamak. Alex o kadar uzaktır ki hayata, içine doğduğu ev, köy, eski arkadaşları, tanıdıkları bile konuşturamaz, heyecanlandırmaz onu. Öyle soyutlanmıştır ki karakter, izleyicinin empati kurması neredeyse olanaksızlaşır. Alex'e dair düşünceler iki çizgi arasında gidip gelir, ne o, ne öbürü olarak bir yere oturmaz Alex izleyicinin kafasında. Öyle soğuk, öyle uzaktır. Kısmen yönetmen Zvyagintsev’in 2003 yapımı filmi The Return’deki babayı anımsatır hatta. Tek farkı ondan biraz daha yumuşak bir karakter olmasıdır. Yoksa kelimeler sınırlı, cümleler kesik kesiktir. Neden yoktur, sonuç vardır. Ve belki de en büyük sorun budur.


“Yabancılaştık”


Kilit kelime de budur aslında, “yabancılaştık”. Hep böyle miydik? Böyle mi kalacağız? Karşısında kendisini anlamaya pek de niyeti olmayan, çoktan yargılamış, hüküm vermiş biri olunca Vera'nın bu sözleri havada kalır, anlamını yitirir. Kendisini sona götüreceğini bildiği halde belki de bunun da anlaşılacağına, dinleneceğine artık inancını kaybettiğinden gerçekte yaşadıklarını, hissettiklerini anlatmaya çalışmaz. Ya da konuşma çabaları geleneğe yenik erkek tarafından başlamadan bitirildiği için sonu beklemekten başka çaresi yoktur. Oysa zaten, artık bir ezberin her gün tekrarlanmasını kaldıramadığından önceden kendisi de denemiştir ölmeyi. O gece kurtarıcısı olan Robert daha sonra bir iletişim eksikliğine daha kurban giderek aşığı diye bilinecektir kocası tarafından. Küçük oğlu bir gün eve geldiğinde Robert’i annesinin yanında, babasının yatağında görünce ilkel yargısını kullanmış, kötü şeyler düşünmüştür: “O adamdan hoşlanmıyorum”. Onun kolektif bilinçaltı da bunu söylemektedir. O evin kadını, babanın arzu nesnesi, kendisinin tüm diğer kadınlarda arayacağı anne bir başkasından gelebilecek tehdit altındadır veya gelmiş olabilecek ihlali yaşamıştır. Kendi evinde değil, onların evinde, ağlayan annenin yanında, babanın olması gereken yerdedir Robert. Babanın, annenin gözyaşlarını görmeye ne kadar uzak olduğu onun farkına varabileceği bir şey değildir an itibarı ile. Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacaktır. Sonuç olarak o ana kadar muğlak olan hedef kişiyi oğlunun bu küçük yardımıyla (!) kimliğe bürüyen Alex, Robert’ten olduğuna inandığı bebeği yok etmeye çalışırken Vera’nın ölümüne neden olur. Belki karısını sevmektedir ama sebep olduğu ölümünün ardından bile hislerini sevileni kaybetme acısı üzerine değil, suçluluk duygusu üzerine kurar. Her ne kadar daha sonra dolaylı yoldan sebep olduğu ağabeyinin ölümüne tepkisi de çok farklı olmasa da Alex’i, Vera bakımından böyle düşündüren aslında yüzyıllardır kodlanan benliğidir. Öte yanda ise zayıf düşmüş bireyselliğiyle savaşmaktadır. Vera’yı sever sevmesine ama bir kez olsun söylemez, söylemenin ne yeri, ne zamanıdır. Belki de o bunu hiç düşünmemiştir ama izleyici böyle olduğuna inanmak ister. O ise yapması gerekeni yapmaya koşullanmıştır, harekete geçme sürecinde yaşadığı ikilemse ona yalnızca zaman kaybettirir. Her şeye rağmen karısını öldürmeyi göze alamasa da bir başka soyun kadının vücudunda filizlenmesini kabullenemez. Karar verilmiştir; kadın yaşayacak ama içindeki “öteki” adam ölecektir, kendisine ait olan bir şeye dokunan, bununla da kalmayıp neslini onun kadınında sürdürmeye yeltenen adam. Onun alanına girilmiş, kadın bedeninin sınırları ihlal edilmiştir. Bırakılan mayın temizlenmelidir. Ancak böylelikle eskisi gibi olup, sıfırdan başlamaları mümkündür. Vera içinse değişmez rutin sürdürülecek, o yine yüzyıllarca öncüllerinin yaptığı, halihazırda milyonlarca hemcinsinin yapmaya devam ettiği gibi sessizce verir kararını. Avazı çıktığı kadar bağırsa bile duymasını istediği duymayacaktır sesini ne de olsa. Anlatmaya kalkmaz, anlamasını istediği kapılarını çoktan kapatmıştır ona. Hem açılmayacağı da çok açıktır. Ve sessizce gider.


“bir aile faciasını sessizce takdimimdir”


Zvyagintsev’in kahramanları bağırmaz, kavga gürültü koparmaz. Zvyagintsev’in filmi ağır ağır, acele etmeksizin yol alır sona. Koşturmaz derdini anlatmak için. Büyük harflerle konuşmadan da kavga edilebileceği, kavga edilmeden de yolların ayrılabileceği, felaketin bağırmadan da geliyorum diyebileceği dersini verir usulca. İçerde fırtınalar koparken dışarıda günlük hayat devam eder. Mutlu çekirdek aile biraz tutuk da olsa mutlu numarası yapmayı sürdürür. Belki de herkes o kadar kör, onlar kadar uzaktır birbirine. Dolayısıyla Alex ile Vera arasındaki uzaklık hiç fark edilmez, olması gerekir ya, arkadaşlar üçüncü çocuğu bile sorabilir hatta. Akşam yemekleri planlanır, çocuk seslerinin doldurduğu kırlarda keyifli yemekler yenir-miş gibi yapılır. Herşey iki kişinin etrafına örülü görünmez duvarın içinde olup biter. Yalan da, anlaşılmama, uzaklaşma da, ölüm de, acı da çevreden bağımsız, rutinden kopmaksızın kendi içinde yaşanır. Yaşadıklarıyla ağırlaşan ruhlar uçsuz bucaksız yeşilin içinde kaybolurken ağır kurgu izleyiciyi onların yaşadığı gerginliğin içine alıp sarmalar.


“İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlik etme yeteneğim olsa, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar kuvvetli imanım olsa ama sevgim olmasa bir hiçim. Varımı yoğumu fukaraya dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem ama sevgim olmasa bana bir faydası dokunmaz. Sevgi sabırlıdır, şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, sevgi övünmez, böbürlenmez. Kaba davranmaz, kendi çıkarını gözetmez, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Haksızlığa sevinmez, gerçek karşısında sevinir. Hep kollar, hep inanır, hep umut eder, hep dayanır.”

Çocukları bu sözlerle uykuya dalarken sevgi aynı dakikalarda öldürmektedir. Suçlu ya da suçsuz hüküm verilmiştir. Belki kazayla gelir ölüm ama en başta niyet edilen de budur aslında. Sonraki pişmanlık gideni geri getirmeyecek, zamanı tersine döndüremeyecektir. Öyleyse sevgi yoktur, yine ol-a-mamış, yine yenilmiştir. Kişinin kendine olan alt edilemez sevgisi ötekini öldürmeyi göze almıştır bir kez daha. Sevgi yine tozlu yapraklar arasında sıkışıp kalmış, masalların, hikayelerin, özlü sözlerin dışına taşmayı başaramamıştır.


“yıkmak düzeltmekten, yalan söylemek ispatlamaktan daha kolaydır”


Kadına pek de güler yüzlü yaklaşmayan bir başka erkeğin, Schopenhauer’ın ağzından dökülen bu tümce aslında Andrei Zvyagintsev’in 2007 yapımı filmi Sürgün’de olan biteni de özetliyor. Alex katı duvarlarıyla farkında olmadan yıktığı ailesini toparlamaya çalışmak bir yana sebep olduğu yıkımı son ana kadar fark etmiyor. Vera ise çoktan vazgeçtiği hayatını kurtarmak için çocuğun aslında kocasından olduğu gerçeğini söyleme gereği bile duymuyor. Bir yalan söylüyor ve “bedelini” ödüyor.


*Descartes


3 Aralık 2009 Perşembe

neyim ben?



Sözler bittiğinde yardıma koşan dokunuşlarız biz. Soğuk, şeffaf şişelere umut dolu notlar yazıp açık denizlere bırakanlarız. Ola ki uyuyanlar uyanır diye sessizce bağıranlarız. Unutulanları hatırlatanlarız. Öğretilmiş tüm duygulardan sıyrılabilenleriz

Ben bir şişenin peşine düşenim. Göndereni bulmak için denizler aşanım. Yorulup yarı yolda vazgeçenim. Geri dönüp baktığında pişmanlık duymayanım. Şimdi yalnızca sabah kapımın önüne bakmak düştü payıma. Güzel günlerim oldu. Ne iyiyi ne kötüyü hatırlamıyorum ama artık. Sanki onları ben yaşamamışım, belki başkalarından ödünç mutluluklar almışım, ödünç hüzünler. İz bırakmadan çekip gitmişler üzerimde ağırlıklarını bırakarak. Nedenini bilmediğim yorgunluklarım bundan belki de. Uyuyanlarsa uyanmazlar artık. Uyumak güzeldir çünkü. Ölüm gibi güzeldir, huzurlu, sessizdir, en korkunç kabusun ortasında sesiniz kısılır, bağıramazsınız, bundandır. Rüya bozulmasın diyedir. Bu yüzden kabuslardan uyanamayız. Herkesin işine gelir uyuyanlar. Bağırırsak çoğalırız, bağırırsak kendimizi güçlü hissederiz. O yüzden uyuturlar bizi. Uyursak görmeyiz olup bitenleri, ne kadar uzun kalırsak uykuda o kadar huzurlu olur dünya. Sahte bir huzur, huzurlu taklidi yapar dünya.

Kin duyan, nefret edenim ben. Gerekirse can alanım. Asla diğer yanağımı döndüğüm görülmemiştir vurana. Unutmayan, unutmayacak olanım. Kötülerin ayaklarıma kapanarak özür dileyeceği, yukarıdan bakışlarımla onları ezeceğim günü bekleyenim. Yorulmadan bağıran. Susarsa kabullenmiş görüneceğini zanneden. Gözlerinden öfke dalgaları geçen, kendini tanıyamayan.

Ne olduğunu bilmeyenim, ne olacağını, nereye gideceğini. Arkasında bir şey bırakmayan, elinde bir şeyi kalmayan. Belki de hiçbir zaman bir şeyi olmayan. Olduğuna inanmak isteyen, boşluğu fark ettiğinde korkunç kederlerle yoğrulan, gözyaşlarında boğulan ve düşmeye doymayan. Kendini yormadan başkalarının hayatlarına ortak olan. Kendine ait bir şeyi olmadığından başkalarınınkini ödünç alan.

Her şeyi görense benim. Gördüğünü zanneden. Duracağı, yürüyeceği zamanı bildiğini sanan. Sahte gülüşleri, dokunuşları hisseden. Midesi bulanan, kusan. Sesi duyulmasın diye ağzı kapatılan. Bazen hırsla, inatla bazen sessizce kalkıp yola devam eden. Ya da yalnızca izleyen. Dahil olmak için boşuna çabalamayan, sonu bilen. Kavga etmeyen, kabullenen. Ya da yalnızca kabullenmiş görünen.

Bitmeyen bir savaşım ben. Kendini öldüren, kendinden doğan. Ölür de bir daha doğmazsam, dinlenecek bir şeylerim kalmazsa dinleyicilerin felaketine sebep olmaktan korkan. Ben bir masalım, yüzyıllardır sıkılmadan dinlenilen. Herkes kendince adlandırır beni. Oysa yaşamım ben, her biri birbirinin aynı olan. Bitmeyi, sonra yeniden başlamayı bekleyen.