"Şimdiden cesedimi kaçırıp saklamanızı, avukatlarımı engellemenizi görür gibiyim... Hayır, Ulrike Meinhof'u göremezsiniz. Evet, kendini astı. Hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. Hiç kimse izleyemez. Sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararını verdi. Meinhof kendini astı. Ama boynunda asılma izi yok... Boynunda hiçbir morarma lekesi yok... Buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... Öteye gidin, dönün, bakmayın! Fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. Cesedimi incelemek yasaktır. YASAK. Düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! Evet hepsi yasak! Ama kendi aptallığınıza, her katile özgü bu klasik aptallığınıza gülmemizi asla yasaklayamazsınız."
(Dario Fo, Ben Ulrike, Bağırıyorum)
Birilerinin tüm dünyanın, tüm görenlerin yüzüne baka baka dolaylı ya da direk işlediği tüm cinayetler meşrudur çünkü. Ve onlar “terörist” de olmazlar. Başkalarının topraklarına girip çocuklarını öldürmek, kadınlarına tecavüz etmek, erkeklerini anlamsız kavgalarına mecbur bırakıp yok etmek de terörizm değildir, o da meşrudur “sözde” gücü elinde tutan için. Onların cinayet malzemeleri boy boy serilip bir masaya “suç” kanıtı olarak kamuya sunulmaz, katliamları lanetlenmez, ölüleri uğurlanmaksızın çukurlara atılmaz. Onların polisleri işkenceyi çok sever, olur olmaz uygulamaktan kaçınmaz ve bu en doğal haklarıdır zaten. Öldürülen ne de olsa ölümü hak etmiştir. Suçu ise yapılan haksızlıklara karşı durmaya çalışmaktır sadece. Oysa tıpkı diğerleri gibi “beyaz” vatandaş olarak yaşasa, sırf biraz daha para ve dolayısıyla biraz daha güç için masum insanların hayatlarının kararmasına ses çıkarmasa hatta tüm bunların farkında değilmiş gibi davransa O da “yaşayarak” ölmeyi hak edebilir. Yukarıdaki satırlarda geçtiği üzere düşünmese, tahmin etmese, konuşmasa, yazmasa o da sevdiği insanlarla, mutlu olabileceği bir hayat sürme şansına sahip olur. Ama bunu yapması için görmemeyi öğrenmelidir, aksi halde o karanlık eller gören gözleri söndürme hakkına da sahiptir. Çünkü dünya onlarındır, onların kalacaktır, bundan da çok emin olmuşlardır her zaman. Hep kazanıyor görünmek, emeğiyle erk sahibini daha da güçlendirip karşılığını bekleme hakkı bile tanınmayan üçüncü sınıfların ve bir sonraki adımda katledilen binlerce insanın vicdani sorumluluğunu taşımak ya da taşıyamamak nasıl bir duygudur ki katili bu kadar kör eder?
How many roads must a man walk down Ne kadar yol almalı ki bir insan
Before you call him a man? Ona insan denebilsin?
How many seas must a white dove sail Ne kadar denize yelken açmalı ki beyaz bir güvercin
Before she sleeps in the sand? Gün gelip kumda uyuyabilsin?
Yes, 'n' how many times must the cannonballs fly Daha ne kadar uçuşmalı ki mermiler
Before they're forever banned? Sonsuza dek yasaklanabilsin?
The answer, my friend, is blowin' in the wind, Cevabı dostum, esen yelde
The answer is blowin' in the wind. Cevabı, esen yelde…
“İnsanın kafasının infilak ettiği duygusu, hücrenin hareket ettiği duygusu. İnsan bu duygudan kurtulamıyor. Çaresi olmayan müthiş bir saldırganlık duygusu. Tecrit hapsinin en feci yanı bu. Kurtulma şansının olmadığının bilincinde olmak."
Ulrike Meinhof
Oysa diğerleri bu duyguyu da bilmez, asla yaşamayacaklarının bilincinde olduklarından anlamaya bile çalışmaz. O yüzdendir şartları daha da ağırlaştırmaktan çekinmemeleri. İnsanın, insanlığın empati yetisini kaybetmesi karşısındakine, -kim olursa olsun- olabildiğince acımasız yaklaşmayı başarabilmesinin herhalde en önemli nedenidir. “Herhalde” çünkü bazıları da onlar gibi düşünmeyi beceremez. Suçlu “bulduğun”, mahkum ettiğin bir insandan nasıl bu kadar nefret etmeyi başarabilmişsindir ki dört duvarın ötesine mahkum edersin? Bu kadar mı korkarsın, bu kadar mı korkaksın? Bu kadar mı önemli sahip oldukların, kaybetmeyi gözse alamadıkların? Oysa senin terörist diye adlandırıp aşağıladıkların en nihayetinde senin gibi doğmuş insanlardır. Suçları ise senin yaptıklarını görüp, yüzüne vurmaları, böylelikle senin sözde huzurunu bozma girişimleridir. Çünkü hepimiz biliriz ki, senin halkın, başkalarının huzuruyla falan ilgilendiğin yoktur. İktidarın daim olduğu sürece dünyanın geri kalanında ne olup bittiğinin de önemi yoktur. O yüzdendir senin yüzünden bu dünyadan gidenlerin ardından döktüğün timsah gözyaşları. Nitekim öldürmeye devam dersin, hafızan da unutmaya programlanmıştır. Öbür türlü vicdan denen duyguya sahip olman gerekirdi, öyle olsaydı nasıl devam edebilirdin ki yaşamaya?
Yes, 'n' How many years can a mountain exist Evet, kaç yıl var olmalı ki bir dağ
Before it's washed to the sea? Eriyip denize kavuşsun?
Yes, 'n' how many years can some people exist Daha kaç yıl var olmalı ki bazı insanlar
Before they're allowed to be free? Bir gün özgür bırakılsın?
Yes, 'n' how many times can a man turn his head, Kaç kez başını çevirebilir ki bir insan
and Pretend that he just doesn't see? Görmezden gelebilmek için?
The answer, my friend, is blowin' in the wind, Cevabı dostum, esen yelde
The answer is blowin' in the wind. Cevabı, esen yelde…
O halde dünyadan adalet beklemek fazla mı safça, fazla mı ahlaksızca, hatta fazla mı cüretkar o kitleye dahil olmayanlar için? O halde hepimiz tecrit edilenlerden, işkenceye uğrayanlardan, faili meçhullerin kurbanlarından olmamak için susmalı, dünyanın bir çok yerinde tüm bunlar olmuyormuş gibi mi yaşamalıyız? Ve ötesinde ok bize çevrildiğinde bile diğer yanağımızı mı çevirmeliyiz? Öyle ya bizim küçük dünyalarımız da bu zihniyette insanlarla dolu. Fırsat verildiğinde bahsi geçenlerden pek de farklı davranmayacak binlercesiyle. Onlara da boyun eğmiyor muyuz bir şekilde, eğmeyenler oyun dışına atılmıyor mu? Bir çeşit toplumsal tecrite mahkum edilmiyor mu?
Filme dair
Uli Edel’in neredeyse belgesel formunda çektiği ve ironik bir şekilde geçtiğimiz yıl eleştirdiği Amerika’nın Oscar ödüllerine Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan filmi Der Baader-Meinhgof Komplex 1960’ların sonundan 1998'de kendi kendilerini feshettiklerini açıklayana kadar faaliyet gösteren RAF’ın (Rote Armee Fraktion) oluşumunu, en büyük eylemlere imza attıkları dönemi anlatıyor. R.A.F’ın temelleri, 1967’de İran Şah’ının Almanya ziyaretinde atılır. Bu ziyareti ve Şah’ı protesto etmeye yönelik gösteriler esnasında Benno Ohnesorg adlı öğrenci Batı Alman polisinin açtığı ateş sonucu ölür. Amerika’nın o dönemde Vietnam’da yaptıklarına büyük tepki duyan ve zaten devletin polis devleti olma yolundaki ilerleyişinden de rahatsız olan bir grup bu ölümün ardından harekete geçer ve örgütün önemli isimleri Andreas Baader ve Gudrun Ensslin’in de içinde bulunduğu dört kişi bir alışveriş merkezinde bombalı eylem yapar. Ardından hapse giren eylemciler kendilerini destekleyen gazeteci Ulrike Meinhof’un kaleminden çıkan yazılarla kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Eylemleri aslında Amerika’nın Vietnam’dan çıkmasını sağlayacak derecede, dünya çapında büyük yankı uyandırmak amacı taşısa da olayların akışı onları kaçak hayatı yaşamaya ve daha büyük eylemler gerçekleştirmeye iter. Zaman içinde örgütün önemli isimleri birer birer yakalanıp tecrit hücrelerine konulunca ve içlerinden biri ölüm orucu sonucu hayatını kaybedince örgütün ikinci, üçüncü nesil üyelerinin eylemleri de sertleşir. Baader ve Ensslin’in de birebir planlamadığı, müdahale edemediği bir dizi kanlı eylem yürütülür. Ne var ki bu eylemlerin genel başarısı her ne kadar tartışılabilse de hapisteki arkadaşlarını kurtarmaya yetmediği kesindir. Tecrit altındaki örgüt üyelerinin ölümlerine intihar süsü verilse de ölüm şekilleri ve sonradan yapılan incelemelere göre –her ne kadar filmde dahi intihar olduğu bir üyenin ağzıyla söylense de- suikast ihtimali oldukça yüksektir. Kaldı ki, henüz sona gelmeden önce Ensslin zaten avukatına öldürüleceklerini işaret eden bir not bırakmıştır: “Eğer geriye hiç mektup bırakmadan ölürsem, bilin ki suikaste uğramışımdır” Örgütün ikinci nesil temsilcilerinden Christian Klar’ın hapse girdikten 26 yıl sonra, geçtiğimiz sene “iyi hal” nedeniyle salıverildiğini de film dışı bir not olarak ekleyelim.
Filmin örgütü nasıl ve ne kadar gerçekçi anlattığıysa tartışmalı. Kimilerince oldukça başarılı bulunan film, kimilerine göre fraksiyon üyelerini olabildiğince açık ve gerçek kişiliklerine sadık kalarak anlatmıyor, hatta çarpıtılmış karakter betimlemeleriyle Baader-Meinhof mitosunu yıkma amacı güttüğü bile söyleniyor. İşin aslı filmin nerede durduğunu pek açık etmediği bir gerçek. Tarafsız denilebilecek orta noktada durma anlamında bir “yer”sizlik değil bu. Belki uzun yıllara yayılan, kökeni dönemin siyasi olaylarının etraflıca bilinmesine dayanan bir konuyu kısıtlı sürede anlatma girişimi ve bu esnada neyin önemli olduğu, neyin olmadığının netlikle belirlenememiş olması veya tüm bunların ötesinde kafası karışık bir ekibin elinden çıkmış olması ihtimali söz konusu olabilir. Bu noktada örgüte ve faaliyetlerine uzak izleyici açısından en azından merak uyandırmayı, girizgah yapmayı ve incelemeyi sağlama işlevi gördüğü söylenebilir.
“the answer is blowing in the wind”*
How many times must a man look up Kaç kez yukarı bakmalı ki bir insan
Before he can see the sky? Gökyüzünü görebilsin?
Yes, n how many ears must one man have Kaç kulağı olmalı ki insanın
Before he can hear people cry? Ağlayan insanları duyabilsin?
Yes, n how many deaths will it take till he knows Evet, daha ne kadar insan ölmeli ki
That too many people have died? Bu kadarı da fazla densin?
The answer, my friend, is blowin in the wind, Cevabı dostum, esen yelde
The answer is blowin in the wind. Cevabı, esen yelde…
Bu sorular insanlık var olduğundan beri rüzgarla birlikte uçup gidiyor ve muhtemelen asla cevaplanamayacak ve biz sadece sorduğumuzla kalacağız. Cevaplara ulaşmak her ne kadar çok zor olmasa da, birileri ulaşılmasını istemediği için, cevapların bulunmasıyla birilerinin çıkarı zarar göreceği için. Ve biz gözlerimizi kapatıp, kulaklarımızı tıkayıp, dudaklarımızı mühürleyeceğiz ki onurlu ölmeyi hak edebilelim…
*Bob Dylan
