“BOŞLARI ATIN, ŞİŞELERİ VE VÜCUTLARI”
Dünyanın neresinde olursanız olun, atılacak boşlar, vardır; şişeler ve vücutlar... Köprüüstü Aşıkları’nın popülasyonunu, çoğunluğun dışında kaldıkları, onlardan farklı yaşadıkları için, “atılası” şeklinde nitelendirilenlerin oluşturduğu, bu filmin onları anlattığı, ilk birkaç dakikada, yine atılasılardan biri tarafından ironiyle söyleniyor seyirciye. Sıcak bir “yuva”ya, kendilerini ısıtacak bir çift ele sahip olmayanlar, şehrin nispeten korunaklı köşelerini kendilerine mekan edinip hayatın ne kadar dışında görünseler de, içinde olduğunu sananlardan belki daha çok yaşarlar, kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünen insan daha cesur karşı durur, risk almanın ölümcül olabilecek zevkini daha kolay yüklenir, acı pik yaptığında çizginin öteki tarafına geçip başkalarının göremediklerini görür, onların hissedemediklerini deneyimler. Yine de bu tartışılabilir belki ama şehri daha çok yaşadıkları tartışma götürmez herhalde. Her şey onların gözünün önünde olup biter. El ayak çekildiğinde cafcafı sönen sokakların gerçek sahipleri olarak onlar yaşarlar geceyi. Bazen çok ağırlaştığında hayat, Alex (Denis Lavant) gibi alınlarını, üzerinden bastığı yeri bilmeyen, ifade ettiklerini düşünmeyenlere inat sokaklara sürterler. Belki bazıları savunma kalkanları her daim açık olan genelin aksine, belki yine onlara inat, ölüme en yakın uçta durur, kaybedecek bir şeylerinin olmamasından öte zaten hayatın kaybedecek şeyleri düşünecek kadar uzun ve ciddiye alınacak bir şey olmadığını ifade etmek üzere tehlikeye atarlar gelecek yıllarını. Alex, film boyunca aksamasına sebep olacak kazayı işte böyle bir gecede yaşar. Gözlerini kaybetmek üzere olan ressam Michelle’le, farkında olmadan tanışması da böyle olur. Michelle (Juliette Binoche) varlıklı ailesini terk edip sokaklarda yaşamaya başlamıştır. Ne gariptir ki, buna da sebep aşktır. Hemen oracıkta bilinçsiz yerde yatan Alex’in portresini çiziverir. Öldüğünü sandığı bu adamı, ertesi gün yatağını çaldığı, Fransız Devrimi'nin 200. yıl kutlamaları için restore edilmeye başlanan Paris'in en eski köprüsü Pont Neuf’te tekrar gördüğünde, yeniden, belki çok daha şiddetli bir aşk yaşayacağını henüz bilmiyordur. Amiyane tabirle “her topalın bir kör alıcısı vardır” misali aslında adı çok da konulmamış, bir taraf için saplantı, diğeri için daha çok bir çeşit sığınış olan bir aşk başlar ikili arasında. Köprünün üçüncü sakini Hans, Alex’in tehlikeli bir şekilde aşık olduğu bu kadının köprüde kalıcı olmasını istemez ama ok çoktan gelip Alex’e saplanmıştır.
“Aşk yatak odasında olur, rüzgarlı sokaklarda değil”
Alex’in, Michelle’e olan ani ve şiddetli aşkını bu cümleyle çürütmeye çalışır kendini Seine nehrinin sularına bırakıp, filmden ani bir şekilde giden Hans. Ama Alex için rüzgarlı sokaklar, en sıcak yatak odasından daha uygundur aşka. Ondandır, metroda Michelle için verilen kayıp ilanlarını yakması, bu uğurda ilanları yapıştıran adamın canına kastetmesi, O karşısında yanarken sadece donuk gözlerle izlemesi. Aşk bencildir oysa ki, bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Michelle değil midir, “artık küçük şeyleri göremiyorum, hafif bir şekilde gülümsersen bunu göremem, kocaman gülmen gerekir” diyen? İşte Alex için bu yeterlidir, Michelle’in gördüğü son gülümsemenin kendisine ait olmasını ister sadece. “İnsan sevdiğini öldürür” derler hem. Kaç kişi, “uzakta olsun, mutlu olsun” der ya da buna gerçekten inanır? İlla ki ne olursa olsun sevdiklerimiz yanımızda olsun isteriz. Alex’i uyutan ilaçları, sokakların gündüz sahiplerinin içkilerine katıp cüzdanlarındaki paraları alarak zengin oldukları zaman Michelle başka yerleri görmek istediğinde, Alex’in O’nun görmemesinden istifade ederek o paraların nehrin sularına gömülmesini sağlaması da bu yüzdendir. Nedir ki, Alex’in tüm çabaları boşa gider, Michelle duymuştur görebileceğini, hem de bunu kendisinden saklayan Alex’e sarılırken. Duvara yazdığı “beni unut” notuyla bir sabah ansızın ortadan kaybolup ışığa koşarken Alex yine karanlığa gömülür. Yapacak fazla bir şey yoktur, şehrin diğer sakinleri devrimi havai fişeklerle kutlarken, onların köprülerinde dans edip diğer kurşunlarını havaya sıktıkları silahla, o geceden kalma tek bir kurşunla “kimse bana unutmayı öğretemez” diyerek eline nişan alıp tek parmağını kaybeder. Yine diğerlerinin bir adım önündedir, onlar bir şeyleri unutmamak için parmaklarına ip bağlarken O sevgilinin gidişiyle eksilen parçasını bu şekilde işaretlemiştir bedenine. Kaldı ki silah da Michelle’dir aslında, hem sebep, hem sonuç, hem de araçtır Michelle bu anlamda. Aşk bencildir, öyle ki istediğimiz zaman sever, isteğimiz zaman unuturuz. Reddedilenlerin, terk edilenlerin arzu nesnesine yöneltilen şiddetini üçüncü sayfa haberlerinden iyi bilmiyor muyuz? Yönetmen Leos Carax’ın Alex’i de yaşam tarzıyla, tavrıyla, duruşuyla üçüncü sayfa haberlerinin manşetlerinde yer alan kahramanlardan biri olarak değerlendirilebilir. Alex’in hayatını minimum düzeyde olsa da devam ettirmesini sağlayan mesleği de bu bakışa uygundur. Alev üfleyen bir sirk cambazıdır Alex. Her ne kadar öfkenin bu filmde çok da var olmadığı söylenebilecek olsa da, Alex belki de hayat denen kısır döngüye tepkisini böyle dile getirir. Sirklerde “diğerlerini” memnun etmek üzere ip üzerinde yürüyüp hayatlarını tehlikeye atanların, yaşamı devam ettirmeye yönelik içgüdüye başkaldırışları Alex’te vücut bulur. Bu kadar gözü kara yaşayan Alex aslında sevgilisine karşı bir o kadar naiftir diğer taraftan. Michelle, yanında yatıp ona sarılarak Alex’e uyumayı öğrettiğine inanırken, Alex onu üzmemek adına, sevgilisi uyuduktan sonra ilaçları almaya devam eder, ilk zamanlar hiç tanımadığı bu yabancının yerinde yatmasına izin verir. Öte yandan saplantılı bir aşk yaşayan Alex gibi görünse de Michelle’in de Alex’e yönelik olmasa da böyle bir hikayesi vardır. Yaşadığı hayal kırıklığının ardından evini terk eder etmesine ama buna sebep olan adamı unuttuğunu ya da naif bir şekilde unutmaya çalıştığını söylemek pek de doğru olmaz. Aslında O da Alex gibi aşk ve saplantı arasındaki ince çizginin neresinde olduğunu tam da belirleyemeyen, sınırı çizemeyenlerdendir bu anlamda.
“Biri seni sever, sen gök beyaz dersin, O ise ama bulutlar siyah der, o zaman aşık olduğunu bilirsin” Michelle’in günlüğüne yazdığı, Alex’in de O’ndan habersiz okuduğu, bir gün yeri geldiğinde Michelle “bugün gök beyaz” deyince, “ama bulutlar siyah” diyerek tamamladığı bu cümle ister istemez Yin Yang ilkesini getirir akla. Aşkta var olan denge-dengesizlik ilişkisi, zıtlıkların birbirini tamamlaması… Michelle ile Alex de normal şartlarda belki de birbirlerinin varlığından habersiz olarak yaşayacak, bir araya gelmeleri fiziksel şartlar bakımından zor olan iki insan. Ancak üzerinden gelip geçilen mimari bir yapı gibi görünen ama aynı zamanda mesafeleri kapatan, uzağı yakınlaştıran bir simge olan “köprü” olgusu bu iki zıt hayatı da bir araya getirip bir daha da ayrılmayacakları bir ilişkiye sürükler. Çoğu zaman Michelle o köprünün uzak yakalarına baksa da Alex hep onu izler, gitmesine izin vermez. Hayattan vazgeçmeyi göze alabildiği halde sahip olacak herhangi bir şey bulduğunda ondan vazgeçemez. Belki bir umut, olabildiğince mutlu, biraz daha “yaşamak” ister, ama öylesine nefes alıp vererek değil, hissederek.
Bu duygular onları kendi içlerinde ne kadar büyütse, güçlendirse de koca dünyada ne kadar küçük oldukları boşalmış şarap şişelerinin yanında küçücük kalıp sızdıkları sahnede simgesel bir şekilde izleyiciye yansıtılır. Bol şarap, yok oluşun içinde küçücük varlıklar… Dünya büyük ama biz küçüğüz. Hepimiz kendimiz için ne kadar özel olsak da koca dünyanın umurunda değiliz.
Michelle’e ışık Rembrandt’ın tablosunda mı?
Michelle gözleri kör olmadan önce Rembrandt’ın 1660 tarihli bir oto portresini görmek ister. Ne tezattır ki, Rembrandt ışığın ve gölgenin üstadı olarak bilinir. Michelle karanlık müzede mum ışığıyla tabloyu incelerken detayları gerçekten ne kadar görmüştür bilinmez ama gerçekte de karanlık hayatını küçük ışıklarla aydınlatmaya çalıştığı kesin gibidir. Fizyolojisinin O’na oynadığı oyunla görsel algısını dış dünyaya tamamen kapatmaya hazırlanırken, karanlığa gömüldükten sonra ne kadar hatırlayıp canlı tutabileceğini bilemesek de, imgeleminde kalan son birkaç şeyden birinin Rembrandt’ın ışık ve gölge oyunları olmasının manidar olduğunu düşünmemiz garip kaçmaz. Müzeye illegal yollarla girmesini sağlayan Hans’la yakınlaşmasının Alex’in –her ne kadar bu yakınlaşmadan haberdar olmasa da- ışığını söndürmesi, Hans’ın aniden gidişini hazırlaması bağlamında Michelle’in Rembrandt’ta gördüğü ışığın tabloda sıkışıp kaldığını, ne O’nu ne diğerlerini aydınlatmadığını düşünmek de ayrıca yanlış olmaz herhalde.
"Rüyalarında gördüğün insanları, uyandığında aramalısın. Hayatı daha kolay yapar"
Michelle terk edişinden bir kaç yıl sonra Alex’i görmeye bir rüyası sonunda karar verir. Alex O’nun uğruna hapiste, Michelle’se artık görmektedir. Alex hapisten çıktığında aşklarına mekan olan o köprüde tekrar buluşmaya karar verirler. Bir şişe şarapla, Michelle onun resmini bu defa tamamen görerek çizecektir. Ve yönetmen Carax’ın filmin çekimlerini yapmak üzere özel izin aldığı, çekimler uzayınca da Montpellier gölünün kıyısına birebir ölçülerde bir dekorunu hazırladığı, o dönemde gerçekten de restorasyonda olan Paris’teki orijinal Pont-Neuf köprüsünün kullanıma açılmış halinde tekrar buluşup, bir zamanlar yatakları olan köşede otururlar. İkisi de kaldıkları yerdedir aslında, Michelle yine gitmek ister ama Alex bu defa izin vermez. Bir zamanlar belki de sevgilisini başka yerlerde, başka insanlarla paylaşmayı istemediğinden paralarını attığı göle bu defa onunla beraber atlar. Alex’in yine kendi hayatından ama bu defa ek olarak Michelle’den başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Dibe vurduklarında yaşanan bir çeşit arınma, yaşamla ölüm arasındaki incecik çizginin tam ortasında var olmayı ama ille de birlikte var olmayı seçme hali onları bir zamanlar Michelle’in havai fişekler altında illegal bir şekilde su kayağı yaptığı gölün yüzeyine çıkarıp bir gemiyle uzaklara, neresi olduğunun çok da önemi olmayan yerlere yol aldırır.
Fransız Yeni Dalga akımının son kuşak temsilcilerinden Leos Carax’ın Alex karakteri üzerine kurulu üçlemesinin son filmi 1991 yapımı Köprüüstü Aşıkları. İlk film yönetmenin henüz 24 yaşındayken çektiği Boys Meet Girl, ikinci filmse 1986 yapımı Mauvais Sang’dı. Yönetmen ve tabii beraberinde bahsi geçen her üç filmde Alex’e can veren vazgeçilmezi Denis Lavant son olarak İf İstanbul programında da yer alan Tokyo adlı filmle beyazperdeye tekrar konuk oldu.
