İÇİNDEKİLER:
Aynı anneden doğduk, aynı evde büyüdük. “Anneler çocuklarını ayırmaz” derler ama bazen ayrıldığımızı düşünürdük. Sonra bir gün geldi, gerçekten ayrıldık. Buna sebep ne annemiz, ne evimizdi. Biz kısaca “hayat” diyorduk ama sebep o muydu, bunu da çok düşünmüyorduk. Gerçek olan tek bir şey vardı; yine çemberin dışında kalmış, oyuna alınmamış çocuklardan olmuştuk.
Pandora’nın Kutusu’nun barışamayan üç kardeşi diğer Yeşim Ustaoğlu karakterlerine benzer şekilde çemberin dışında kalanlar kesiminden. Her ne kadar Nesrin ve Güzin dışardan bakıldığında çapın içinde gibi görünseler de “mış gibi” yaptıklarını hem kendileri hem de hikayelerine ortak olan izleyici biliyor. Hatta kötü (?) bir mahallede, izbe (?) bir evde yaşayan Mehmet’in en azından ne olduğunun ya da olmayacağının bilincinde olması açısından kardeşlerinden daha iyi durumda olduğunu düşünmek çok da yanlış olmaz. İşin aslı her ne kadar farklı dünyaların insanlarıymış gibi görünseler de aslında aynı dünyada, kendilerini farklı şekilde ifade etmeye çalışan ama bir şekilde ve belki de mecburen aynı noktada buluşan karakterlerden bahsediyoruz. Sadece algılayışları farklı ama bu da onları ayırmaya yetiyor. Kardeşleri zorunlu bir, bir aradalığa mecbur bırakan Alzheimer hastası anne ise filmin belki de en manidar sahnelerinden birine imzasını atıp Nesrin’in o çok pahalı halısına işeyerek, halıyı değil de temsil ettiklerini kirletiyor ki, bu durum yönetmenin cümleleriyle de özetlenebilir aslında: “Burada bir kapitalizm eleştirisi var aslında. Tüketim toplumu olma hali, modernite, modern bir topluma geçme, fikri sancılar, geleneksel ve modern yapı arasındaki çatışmalar, iletişimsizlik, birinin diğeriyle, ötekiyle olan ilişkisi gibi meseleler var. Her şeyden önce bir orta sınıf eleştirisi var. Bu filmde esas tartışılan, eleştirel bir bakışla da ele alınan olgular bunlar. Tabii ki film meseleye insan temelinden baktığı için, orta sınıf mensubu bir aile içinden baktığı için günümüz toplumunu da masaya yatırmış oluyor.” 1980’lerin günümüz Türkiye’sine armağanı tüketim çılgınlığı, sahip olma arzusu, yetinememezlik, bu ve benzeri arzuların yoğunlaşmasıyla sürüklenilen iletişimsizlik. Özellikle büyük kentlerde istediğimiz her şeye kolaylıkla erişebiliyor, sahip olma bilincimiz geliştikçe daha fazlasını istiyoruz. Pahalı eşyamız, düzenli, temiz evlerimizde huzuru duvarlarımızı açık renklere boyayarak bulmaya çalışıyoruz. Sonra sanal dostluklar kuruyor, bilgisayarımızın başına heyecanla oturuyoruz. Sonuç olarak bırakın başkalarını kendimize bile yabancılaşıyor, dolayısıyla iletişim kurma yetimizi kaybediyoruz. Bu durum herkeste farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor, kimi Nesrin gibi kocasına dokunamaz, oğluna sarılamaz oluyor, kimi Güzin gibi aslında olmadığını çok iyi bildiği bir ilişkiyi belki de sırf daha az yalnız hissetmek adına sürdürmeye çalışıyor, kimi de Mehmet gibi dışarıda olup biteni neredeyse tamamen boş verip teselliyi başka şeylerde arıyor. Bu noktada annenin hastalığının Alzheimer olması daha bir manidar oluyor. Klasik söylemle çağımızın hastalığı unutkanlık, aslında fizyolojik sebeplerden hatırlamayan annede değil yaşama, en azından onun maneviyata yönelik kısmına dair pek çok şeyi unutarak yaşayan çocuklarında ve onların kişiliğinde yansıyan günümüz insanında daha acınası şekilde yaşanıyor.
Filmin genel dışavurumundan biraz daha özele inersek kan bağını sorgulamaya kadar vardırabiliriz işi. Çoğu insana acımasız bir söylem gibi gelebilecek olsa da kardeşlik, akrabalık sadece kan bağıyla mümkün olmuyor. DNA’lar bağlasa da hayat ayırabiliyor insanları. Bir yerde mecburiyetler, böyle gelmiş, böyle giderler bir arada tutuyor sadece. Anne, birbirinden kopma noktasındaki üç kardeşi birleştiriyor gibi görünse de bunu o bile başaramıyor. Belki de babanın gidişiyle ya da gidişinin sonrasında annenin çocuklarına olan tavrı da bugün geldikleri noktada etkili oluyor ama O’nun kayboluşuyla, görece zor günlere maruz kalan kardeşler çoğu zaman insanların birbirine tahammül etme sınırlarını belirleyen olguya, yola çıkıyor ancak ne anneleriyle, ne birbirleriyle ne de kendileriyle barışamıyorlar. Köye varana kadar geçen süreçte hayatlarından hiç bahsetmiyor değiller belki ama bu bahsediş pek de keyifli olmuyor. Zor zamanların insanları bir araya getirdiği düşünülür, dolayısıyla bu da onların tekrar bir araya gelmeleri adına bir “umut” olarak değerlendirilebilir belki. Nedir ki, bu umut boşa çıkıyor ve ne yol ne de ortak dertler onları tam olarak yan yana koyamıyor. “Canım”lar, “nasılsın”lar lafta kalıyor, tahammülsüzlükler yüzeye çıkıyor ve zorunluluklar sona erdiğinde herkes kendi hayatına kaldığı yerden devam ediyor ya da zorunluluk sürecinde bile bunu yapmanın yollarını arıyor. “İşte, evet bütün hayat sistemli. Orta sınıf mensubu olarak hepsi köşeye sıkışmış olduklarının farkında değiller. Görüntüler de bir çeşit bürokrasiyi ve yalnızlığı yansıtıyor. Hiçbir şeyi dillendiremiyorlar, iletişimsizler ve etkileşimsizler. Kendi hayatlarında akıp gitmeyen şeylerin farkına varamayan insanlar. Hepsi kendi hayatlarının içinde sıkışmış insanlar. Öyle ya da böyle hayatlarında bir çözüm bulamıyorlar.” Yeşim Ustaoğlu’nun bu şekilde nitelediği o karakterler aslında bir taraftan itici portreler –özellikle Nesrin ve Güzin- çiziyorlar. Her ne kadar böyle bir dünyada yaşayan bizler de aynı dertlerden muzdarip olsak da karakterlerle empati kurmaya yönlendirilmiyoruz. Öte yandan bahsi geçen köşeye sıkışmışlığın görsel yansıması da karakterlerin yaşadığı mekanlarda, onların dış dünyaya açılan pencerelerinin kısır manzarasında -iki bina arası yol, vs- dillendiriliyor.
Filmin barındırdığı tüm ilişkiler göz önüne alındığında belki de en gerçeğini, birbirini en az tanıyan anneanneyle torun yaşıyor. Yaşamın çok farklı iki ucunda tutunmaya çalışan bu iki karakter birbirini çok da fazla sorgulamadan biri için kaçış, diğeri için sığınışı ifade eden doğaya dönüyor ki, burada seçilen mekan –doğal olarak- şehirdekinden çok farklı, hatta kabuğun dışına çıkmak adına önünde oturulması gereken bir pencereye bile ihtiyaç yok, çünkü alabildiğine boşluk, ötesi açıklık sözkonusu. “Daha doğal olana, dokunulabilinene gidiyorlar. Kurulu düzenin ve duvarların arasında çok fazla şey kaybediyoruz hayatta biz. Onlar da vahşi olana, doğal olana, sahici olana gidiyorlar. Ait oldukları yere varıyorlar.” Nesrin’in ailesinden olabildiğince uzaklaşmış oğlu Murat, anneannesinin sosyal yozlaşmadan daha kirli olmayan iç çamaşırını yıkayabiliyorken, annesi Nesrin halısının aynı yolla kirletilmesini neredeyse sinir krizi geçirerek karşılıyor.
Film belki de Pandora’nın kutusunun çoktan açıldığını, barındırdığı tüm kötülükleri dünyanın dört bir yanına çoktan saçtığını ve bunun farkında değilmiş gibi davranmanın, umudu kutunun içinde saklayan en önemli neden olduğunu işaret ediyor. Takipçisine verdiği umutsa, Yeşim Ustaoğlu’nun Türk sinemasına kadının adını büyük harflerle yazdırmaya devam eden -maalesef- ender yönetmenlerden biri olmasının tetikleyici etki yaratacağına inanmak olmalı.