22 Ekim 2008 Çarşamba
.
mideme taş gibi oturan, hazmedemeyip gittiğim şu hayatı kusabilsem keşke...
9 Ekim 2008 Perşembe
anlaşma
Gelmeden, gelsem de yapacağım şeyi yapmadan önce kendilerine biraz zaman tanımamı isteyen pek çok kişi oldu. Çoğunun gerekçeleri anlamsızdı -bana göre en azından- ve bu da yeterliydi. Neden adil olmalı ki? Ama bazıları -ki gerekçeleri saçma olanlar da vardı içlerinde- beni, kendilerine biraz daha zaman tanımaya ikna ettiler. İyi demagogdu hepsi, belki de buna kandım. Ben de aptal sayılmam aslında, anlamıştım boş konuştuklarını. Yine de benim de inanmaya ihtiyacım var bir şeylere. İnsanlık için hala bir umut olduğuna mesela. En çok da buna hatta. Bananeyse insanlıktan, mesleğin onlarla ilgili olunca “banane” diyemiyorsun tabii. Herneyse koşullarım vardı, çok bekleyemezdim öncelikle. Sonra kısa zamanda anlardım içten olup olmadıklarını. Dolayısıyla anlaştığımız tarihten erken gelebilirdim. En önemlisi pişmanlık duymamalarıydı, pişmanlık asla artı puan kazandırmaz aksine gelişimi hızlandırırdı. Tüm hayatlarının hatadan ibaret olduğunu düşünüyor olsalar da geçmişe hayıflanmamalıydılar. Çünkü geçmiş, geçmiş gitmiştir, bu kadar basit. Dertleri anlaşma yapmadığım diğerlerininkinden farklı değildi. Belki de günahları daha ağırdı. İşin aslı ben de kendimle çelişiyorum, onlara zaman tanıdım çünkü geçmişte yaptıkları hataları düzeltmelerini mi istiyordum? Ya da geçmişte adım attıkları bir şeyi bitirmelerini mi? Hani geçmiş, geçmişte kalmıştı? Bu kadar ağır bir yükü siz sırtlanmış olsaydınız ve inisiyatif tamamen size verilmiş olsaydı eminim siz de afallar, belki benden daha büyük çelişkiler yaşar, daha büyük hatalar yapardınız. O yüzden yargılamayın, işte benim on emrimden biri: Aynısını yaşamadan yargılama! Başka bir deyişle önyargıdan uzak dur! Garipsiyor musunuz? Çok saçma, bilmediğiniz bir yerden gelen emirleri yaşamınızın temel taşı olarak kabullenebiliyorsunuz da kendinize emir veremiyor musunuz? Verseniz de tutamıyorsunuz değil mi? Çünkü size çoban lazım illa ki! Yoksa marangoz mu? Sürüden ayrı bir yerde olduğunu veya başkalarının değerleriyle yontulamayacağını düşünenlere gülümsüyorum küçümseyerek… İşin garibi inanın bunu yüzde doksanınız söylüyor. Hiç düşünmediniz mi peki, madem o kadar fazlasınız böyle düşünen kişiler olarak, niye bir o kadar yalnızsınız? Cevaplayayım mı? İçten değilsiniz. Derdiniz dışarıda bir yerde durmak değil, sizi aralarına almamaları. Dikkatle izlerseniz siz de görürsünüz. İçinizden bazıları tutunmaya başladı mı, dertlenmeleri de biter. Çünkü artık o tür şeyleri düşünmeye vakti ve de maddi çıkarları uygun değildir. Ama ben size hikaye yazacaktım. Hikaye! Ne ironik! Hikaye anlatacağım, alışkınsınız dinlemeye, anlatmaya. Belki de bu kelimeden ibaretsiniz.
Öyleyse;
Bir kadındı. Kırılgandı. Hepsi öyle olduklarını zannederler ya. Bu da diğerlerinden farksızdı anlayacağınız. Hikayenin sıradışı kahramanları olmayacak zaten bunu baştan söyleyeyim. İçinizde sıra dışı olan yok ki! Onlar kendilerini öyle zannetseler de. Sadece ruh halim seçti onları. Nerede kalmıştık, kırılgan bir kadın, evet. Hep sevdiğini zannederdi o kadın. Çok aşık oldu, çok kişiye, belki de herkese. Aslında yaşama, yaşamın devamına. O yüzden okuduğu kitaba, izlediği filme, bastığı toprağa, dinlediği müziğe, dokunduğu adamlara, her şeye işte… Şimdi içinizden kimbilir kaç kadın “ben de, ben de öyleyim” diyor. Erkeklerse küçümsüyor, belki içlerinden “ben de” diyenler de vardır ama onlarınki sadece kendilerini sevmelerinden. Bizim kadınsa uzun yıllardır gelişimi bekliyor, bana hazır olduğunu zannediyordu. Ama bir gece ortalık sessiz ve karanlıkken geldiğimde gerçekten hazır olmadığını fark etti ki yalvarmaya başladı. Yalvarma da denemez ya, akıllıca “dur” dedi bana. Hiç korkmuyordu, bu yüzden ben de durdum. Korkakları sevmem, hemen alır giderim. Öylesiyle ne benim ne sizin (?) işiniz olur. Ama bu kadındaki korku değil yarım kalmışlıktı gerçekten. Bitirmeden gitmek istemiyordu. Antonius* gibi satranca da davet etmemişti beni. Hem onun oyununda da karlı çıkabilirdim, bir kişi daha eklenebilirdi listeme. Hiç de mantıksız gelmedi, ben de “tamam” dedim, oyun başlasın. Ve başladı.
Kadın ertesi güne çok hafif başladı. Artık her şey gitmiş, bir tek o kalmıştı hayatında. Hedefe kilitlenecek, onu gerçekleştirecekti, gerisi boştu. Bunu her zaman biliyordu ama benim varlığımı hissetmek daha derinden ve net bir şekilde anlamasını sağladı. O uğraşadursun…
Ben listeme yeni eklenen adama doğru yola düştüm. Arada o an, orada canını almamak için kendimi zor tuttuğum bir sürü insan çıktı karşıma ama o ayrı hikaye. Ben şimdi asıl hedefimi dinlemeliydim. İtiraf etmeli ki kadından daha korkak çıktı, zaten genelde böyledir. Onu alıp götürmemek için de kendimi tutmam gerekti, bu benim değil, kadının işiydi, anlaşmamız böyleydi. Ben sadece dinledim o yüzden: Çok masumdu kendince. Bunlara sorsanız zaten, hepsi sütten çıkmış ak kaşıktır. Ben alıştım artık hikaye dinlemeye. Hem vakit de geçirtiyor, eğlenceli oluyor. Gerçi bir yerden sonra hepsi aynı, hem de yüzyıllardır dinlediğimi düşünürseniz. Neyse ki unutkanım, bana da bahşedilmiş bu özellik. Sırf insanlara mahsus olsaydı, halim nice olurdu! Adamımız da unutkandı işte. Yaptığı, yapmadığı her şeyi daha doğrusu birçok şeyi yok sayıyordu. Hepsi için geçerli bir açıklaması vardı en kötü ihtimalle. Onun da ne kadar hatasız da olsa kendince, affedilmeye ihtiyacı vardı. Ve o anda kafamda bir ampul yandı. Madem istediği buydu, verecektim ama o farkında olmasa da benim koşullarımla alacaktı istediği adaleti. O sevinedursun…
3
Adamla aramızda geçen konuşmayı bir bir anlattım. Kadın da sabırla sırasını beklemeye karar verdi. Öbür türlü oyunumuz ortaya çıkabilirdi. Bu da benim tarafsızlığıma gölge düşürürdü. Gerçi zaten yaşayanların hemen hepsi bundan kuşku duyuyordu ya… Öyle ya, ben çok adaletsizim onlara sorarsanız. Kimse bana sormuyor ama. Olan biten her şeyin bir sebebi var oysa. Ben ister miyim kötü bilinmek? Aslında çok da umrumda değil ya onların ne düşündüğü, neyse. Kadın için sabırsız bir bekleyişti bu, kimbilir kaçıncı sırasındaydı listenin. Ama elinden bir şey gelmiyordu, bekleyecekti. O bekleyedursun, ben de onunla beraber sıkılacak değilim ya, yapacak çok işim var, her gün, her saat.
4
Adam için bitmek bilmeyen telefon görüşmeleri zinciri başlamıştı. Kendisine kırgın olduğunu bildiği herkesi tek tek arıyor, olmadı yüz yüze görüşüyordu. Ve çoğu tarafından affediliyordu. Çünkü iyi bir yalancıydı ve huzurla gitmeye ihtiyacı vardı. Hastaydı, çok hastaydı (!) ve geride kırık kalpler bırakmak istemiyordu. Zamanında her ne yaptıysa bile isteye, kötü niyetle yapmamıştı. Hem öyle bile olsa şimdi hatalarının farkındaydı ve af diliyordu. Evet, geçmişi değiştiremezdi ama en azından farkına varmak da bir erdem değil miydi? Sırf bu yüzden bile hak etmiyor muydu affedilmeyi? Konuştuğu herkes onu tanıyor olsa da son kez inanmak istiyordu, hem ne fark ederdi ki, nasıl olsa üç beş günü kalmıştı, dünyanın en affedilmez insanı bile olsa affedilmesinde sakınca yoktu. İşin aslı herkes takılan maskelerin farkındaydı. Kendisi de biliyordu konuşulanların, söylenenlerin gerçek olmadığını. Her zaman olduğu gibi şimdi de oynuyorlardı birbirlerine. Ama yapacak pek bir şey yoktu, artık yoktu. Kör, sağır, dilsiz olmak en kolayıydı ve zorlaştırmanın manası yoktu.
5
Ve sıra kadına gelmişti, ben başka işlerle meşgulken neredeyse kaçırıyordum bu eğlenceli anı. Tabii, benim de eğlenmeye hakkım var işimin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünecek olursak.
Kadın, diğerleri gibi alttan almadı, ne de olsa adamın ölmek üzere falan olmadığını biliyordu, en azından şifasız bir hastalıktan ölmeyecekti. Adam ne kadar dil döktüyse, ne kadar duygu sömürüsü yaptıysa kar etmedi. Olmadı, eski yalanlarını çıkardı bir bir cebinden. Kadın önce bunlara da kanmadı ama sonra düşündü de inanmış gibi görünmeyi başarabilirdi. Bu, neden işine gelmesindi ki? Böylece görüşmeye karar verdiler. Yüz yüze konuşmak başka olurdu ne de olsa. Niyeyse? Beden diline neden bu kadar önem veriyorlar, anlamıyorum. Ne kadar evrilseler de kelimeleri kullanmayı öğrenemediler yüzyıllardır. Gerçekte, hiç hak etmiyorlar affedilmeyi, zamanı ama dediğim gibi biraz eğlence bana da iyi gelir.
6
Buluşmadan bir gün önce kadını izlemeye aldım. Bana yalan söylüyor olabilirdi. Ve gördüğüm pek de hoşuma gitmedi. Madem tek derdi yarım kalmış bir işi bitirmekti neden uyuyamadı saatlerce? Hem adam artık umrunda değilse evden çıkmadan önce o süslenip püslenmeler de ne oluyordu? Yok, hiç hoşuma gitmedi bu. Bir de adama bakayım dedim, yoksa kadını o an orada alıp götürmem gerekebilirdi, benim sabrımın da bir sınırı var sonuçta. Adam her zamanki gibi umursamazdı. Her gece yatmadan önce ne yapıyorsa onu yaptı, sabah uyandığında da değişen bir şey yoktu, günlük ihtiyaçlar yapılması gerekenler, falan filan. Kadına hak verdim bir an. Gerçek bir oyuncuydu bu adam, en sevmediğim türlerden. Güce sahip olup da kullanamamak nasıl bir şeydir, bilir misiniz? Öfkeyi kontrol altında tutmayı başarmak? Siz bu konuda pek başarılı değilsiniz, o yüzden bilmezsiniz, en fazla yuttuğunuz haplarla bir derece ket vurabilirsiniz ama benim sizin gibi terapilere ayıracak zamanım da yok. Zamanım olsa da bunu yapacak kimse yok bizim alemde zaten. O yüzden varolduğum günden beri bana bahşedilen iyi-kötü tüm özelliklerle savaşmak zorunda kaldım. Tanrı, bana sizden farklı davranmadı anlayacağınız. Attı ve bıraktı.
7
Ve buluştular. Önce uzun süre sessiz kaldılar. Çok zaman geçmişti. Kadın zaman zaman “değer mi, gerek var mı” diye sorguladı kendini. Adamın tek derdiyse vicdanını rahatlatmaktı. Ama söze nereden başlasa bilemiyordu. Nasıl oynasa da inandırıcı olsa? Sonunda yine cebindeki yalanlara başvurmak zorunda kaldı. Hani kadın zaten inanmaya hazırdı da, neredeyse ben bile inanıyordum anlattıklarına. Ben kimseden böyle şeyler duymadım, ne kadar yalnızdım hayatım boyunca, bilseniz. Düşünsenize kimse sizi sevmiyor ve bunu açıkça söylüyor, şüpheye yer yok ki, tüm zamanların en sevilmeyenisiniz. Benim sıcak bir kucağa ihtiyacım olmaz mı stresli bir iş gününün ardından? Yalan bile olsa inanmak isterim güzel sözlere. Sizler gerçekten doyumsuzsunuz, sahip olduklarınızın yarısına bile sahip olmayanları hiç düşünmeyecek kadar da bencil. Bazen karanlık odamda otururken asla emekli olamayacağım bu meslekten ne kadar nefret ettiğimi düşünür dururum. Benim dünyamda asla masmavi gökyüzünün altında oturup hayallere dalmak, sonra bu hayallerin gerçek olma ihtimalini düşünerek sevinçle dolmak gibi şeyler sözkonusu değildir. Sonra renkler… İçinizden bazıları karanlığı belki tercih eder ama benim için herhangi bir konuda tercih yapmak mümkün değildir. Bir şeye mahkum edilmek ve bunun sonsuza kadar süreceğini bilmek… Ve beni alıp götürecek kimse de yok, ben intihar edemem, ölümlülük de bahşedilmemiş bana. “Çok yoruldum, yerime bilmem kim baksın, biraz tatil yapayım” da diyemem.
Uzun lafın kısası, dün akşam ben onlardan çok kendimi dinledim, fırsattan istifade neler yaptılar, bilmiyorum, kaçırmışım. Önemi de yok, sahip olduklarınızla sahip olduklarımı düşündükçe ve sizin bunları nasıl har vurup harman savurduğunuzu gördükçe kinle doluyorum zaten. “Bunlar hiçbir şeyi hak etmiyorlar, ne ikinci, ne üçüncü, ne beşinci şansı, al, götür” diyorum kendime. Nasıl olsa hiçbirini değerlendiremeyeceksiniz, biliyorum. Çünkü bu şansları görebilecek bilince sahip değilsiniz. Gözleriniz kör, kulaklarınız sağır doğmuşsunuz her biriniz.
Kadınla adam son geceyi birlikte geçirdiler, kadın inanmıştı, adam da “bir gece daha yalnız uyumamanın ne sakıncası var ki” diye düşünmüştü. Sabahı bekleyemedim, kadını uyandırdım. Bu defa karşı çıkmadı, alkol terk etmişti vücudunu, yaptığını anladı. “Tek isteğim aynı yere götürme bizi” dedi. Zaten böyle bir şey söz konusu değildi. Adamı uyandırmaya gerek bile duymadım. O yaşasa da ölse de asla uyanamayacaktı zaten. O özellik de ona bahşedilmemişti.
9
Bahsettiğim sebeplerden, bir daha kimseye şans mans tanımadım. İyi de yaptım, eğlencesi falan yok bu işin, neyse o. Ben de artık gözlerimi kapayıp vazifemi yapıyorum, etliye sütlüye karışmam, bana dokunmayan yılan da bin yaşasın. Gördünüz mü bana yaptığınızı? Ama artık muhatap olmayacağıma göre unutabilirim sizden öğrendiklerimi.
Sizi asla terk etmeyecek ama hiçbir zaman yanınızda da olmayacak “dost”unuz…
*The Seventh Seal-Ingmar Bergman


