12 Kasım 2007 Pazartesi

YUMURTA


“YUMURTA” AYRINTILARDA SAKLI

Gitmek mi zor kalmak mı? Kalan kazanır derler ya hep. O, gidene istediği anlamı yükler, istediği gibi yaşatır hayalinde ve bu süreçte biriktirdiği bir sürü şey olur hep cebinde. Gidense gitmiştir zaten ve kaçtığı o “şey”i, “yer”i hayatından çıkarma çabası içinde, geride bıraktıklarını aklına bile getirmemeye çalışır. O yüzdendir belki de farkına varamaması kaybettiklerinin. Ama ya dönmek zorunda kalırsa? Her şey bıraktığı gibi mi kalmış olacaktır acaba? Peki, bir de bir kez daha gitmeye, terk etmeye çabalasa da gidemese? Geride bıraktıklarına uyum sağlayabilecek midir yeniden? Yumurta, doğup büyüdüğü kasaba kendisine dar gelen, İstanbul’a “kaçıp” yalnızlığı seçen Yusuf’un hikayesinde bu sorulara cevap arıyor. Yusuf bu hikayenin gideni, kalansa ölümüyle kendisini doğup büyüdüğü, sonra kaçıp uzaklaştığı kasabaya geri döndüren annesi. O da oğlunu, sadece kendisi için değil tüm kasaba halkı için istediği gibi yaşatmış hayalinde. Onun yerine kasabalıya kitaplar, hediyeler göndermiş! Demiş ki; “benim oğlum memleketini unutmadı, İstanbul’da koca şair oldu ama kalbi burada, buradakilerde”

Yumurta, Yusuf’u zorunlu dönüşün ardından, Bunuel’in Mahvedici Melek’inde bir eve hapsolan burjuvazi misali köyünden dışarı çıkartmıyor. Yusuf gitmek istiyor, gidemiyor. Ama o filmdeki gibi bir çözülme de yaşamıyor. Çözülse de belli etmiyor. Çünkü Yusuf çok da açık bir karakter değil. Kendi içinde yaşayan, tepkisiz, geçmişini tamamen silmiş –ya da silmeye çalışmış-, ilginç bir şekilde tanıdığı –neredeyse- herkesi unutmuş biri. O yüzden az önce bahsi geçen kaybettiklerinin farkına varması durumu söz konusu bile olmuyor görünürde. Görünürde çünkü onu ve hikayesini anlatan Yumurta’yı anlayabilmek için ayrıntılara dikkat etmeniz gerekiyor. O ayrıntılar da öyle sevimli yerleştirilmiş ki filme, o geçmişindeki insanlara dönmeye çalışırken –ki aslında çok da hevesli değil belki- yaşanan diyaloglar, ufak tefek detaylar gülümsetiyor insanı. Trajik bir şekilde doğduğu yere dönen, aslında kaçtığı yerde de mutluluğu yakalayamamış bir karakterin aynı şekilde trajik ilerleyen öyküsünde insanları gülümsetmeyi başarmak önemli ve başarılmış da. Filmin aynı zamanda senaryosunu da yazan yönetmen Semih Kaplanoğlu, temelde bireyin yalnızlığını anlattığı filminin finalinde de bir şeyleri gözümüze sokup “ben yazdım, böyle oldu” demek yerine “siz anlayın artık, nasıl isterseniz öyle yorumlayın” diyerek karakterinin kaderini izleyicinin takdirine bırakıyor. Yusuf’un yaşamı gelecekte nasıl yönlenecek bilinmez ama biraz beklersek öncesini öğreneceğiz. Yani Yusuf’un bulunduğu duruma gelmeden önceki halleri, ölümünü garip bir soğukkanlılıkla karşıladığı annesiyle ilişkisi, çocukluk ve ilk gençlik döneminde hayatında yer eden insanları nasıl olup da unuttuğu üçlemenin diğer ayakları olan Bal ve Süt’te saklı. Üçlemeden bahsetmişken Kaplanoğlu’nun filmlerini sondan başa vizyona sokmayı tercih ettiğini belirtelim.

Yumurta çok yalın, doğal bir dille, dallandırıp budaklandırmadan anlatmış derdini. Öyle samimi ki yönetmen kendi karakterlerini yabancılaştırsa da izleyiciyi hem kendisine hem de filmlerine yakınlaştırıyor. Tabii mekanın Anadolu’nun küçük bir kasabası olup figürasyonun da orada yaşayan sade, doğal insanlardan oluşması işini kolaylaştırmıyor değil. Ama mekan her zaman yönetmenin lehine olur diye bir şey yok, o yüzden Kaplanoğlu’nun hakkını teslim etmek gerekir. Mekandan bahsetmişken kasabanın görsel olarak filme katkısını da yazmadan geçmek olmaz tabii.

Her ne kadar başarısı aldığı ödüllerle tasdiklenmiş olsa da Saadet Işıl Aksoy’un bu film için yeterli olduğunu söylemek zor. Oyuncu özellikle filmin ilk bölümünde tutuk, çok inandırıcı değil. Gerçi ilerleyen bölümlerde karakteriyle bütünleşmeyi, tanışmayı başarmış ve artan bir başarı eğrisiyle tamamlamış rolünü ama bunu bizimle birlikte değil bizden önce yapması gerekirdi galiba. Nejat İşler ise Yusuf rolünde iyi. Son dönemde kendisini tekrarlamaya başladığı hissi yaratan oyuncu Barda’dan sonra Yumurta’da da başarılı bir performans sergiliyor. Oyuncularla ilgili bir notu –gülümseyerek- eklemeden geçemeyeceğim: Ufuk Bayraktar’ın kaderi oldu sanki; Zeki Demirkubuz’un Kader’inde olduğu gibi Yumurta’da da imkansız bir aşka teslim olup bu teslimiyeti olgunlukla kabullenmek yerine hırs yapıp traji-komik durumlara düşmekten kurtulamayan bir karakteri başarıyla canlandırıyor.

Aslında Yumurta’da anlatılanlar Kaplanoğlu sinemasını takip etmiş olanların çok yabancılayacağı mevzular değil. 2001 yapımı “Herkes Kendi Evinde” de de benzer bir temayı konu alan yönetmenin -her ne kadar kendisi bunun bilinçli bir şekilde yapılmadığını söylese de- köklere dönüş sancıları üzerine söyleyecek çok şeyi olmalı. Ancak 2004 yapımı Meleğin Düşüşü’nü de dahil ederek düşünürsek yalnızlık, yabancılaşma gibi olguların, yönetmenin derdi olan konular olduğu sonucuna varıyoruz.

Yumurta bizlere, yüksek bütçeli filmin iyi film olmadığını bir kez daha hatırlatan, gerçek sinemanın peşinde olanların mutlaka izlemesi gereken kendi halinde bir film. Promosyon mucizelerinden bıkanlardansanız sade yapısıyla, samimi çekilmiş başarılı bir Türk sineması örneği izlemek için mutlaka görün ve “sinema”da lütfen!